Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Trajikomik bir Ortadoğu serencamı

Altan Tan Independent Türkçe için yazdı

Eşimin annesi, kayınvalidem geçen hafta Mardin Kızıltepe'de kalp krizi geçirdi. Birkaç yıl önce de ağır bir kalp krizi geçiren ve üç damarına stent takılan kayınvalidem, ilk müdahaleden sonra acilen Diyarbakır'daki bir özel hastaneye sevk edildi. 

Daha yolda iken yakın arkadaşım olan hastanenin başhekimini aradım ve durumu ilettim.

Sağ olsun geçmiş olsun dileklerinden sonra ilk iş olarak hastanın adını sordu, birkaç saniye durakladıktan sonra adını soyadını söyledim/söyleyebildim. 

İnsan hiç bunca yıllık kayınvalidesinin ismini hatırlamaz mı?

Sanırım birkaç saniyelik duraklamamı heyecanıma vermiş olacak ki nedenini sormadı.

Aslında gerçekten hatırlayamadım, bir anda aklıma gelmedi!

Nasıl gelsin ki?

Tam bir Aziz Nesin'in 'Yaşar ne yaşar ne yaşamaz' hikayesi!

Siyah beyaz televizyonların ilk dizilerinden de biri olan 'Yaşar, ne yaşar ne yaşamaz' Aziz Nesin'in 1977'de yayımlanan ve satış rekorları kıran en ünlü romanlarından biri.

340 sayfalık roman, nüfus cüzdanı olmayan ve başına gelmedik iş kalmayan vatandaş Yaşar'ın hikayesini, Kemal Sunal'ın Metin Akpınar'la başrollerini paylaştığı Propaganda filmi de bir başka trajediyi anlatıyor.

Propaganda filmi, Türkiye Cumhuriyeti ile Suriye arasındaki sınırın köylerini ikiye bölen demiryolu olarak belirlenmesi ile bir anda iki ayrı devletin vatandaşı durumuna düşen iki can dostun (Metin Akpınar-Kemal Sunal) ayrılışlarını ve çocuklarının aşklarının tel örgülerin iki yanına hapsedilmelerini lirik bir üslupla gözler önüne seriyor.

'Yaşar ne yaşar ne yaşamaz'ı da, 'Propaganda' filmini de absürt komedi sanarak rahat koltuklarında kahkahalarla izleyenler; gerçek hayatlardaki milyonlarca insanın trajedisini nereden bilecekler ki?

"Yazına nereden başladın nereye geldin, bunların senin kayınvalidenle, komediyle, trajediyle ne alakası var?" diye soracak olursanız anlatayım.

Var, hem de çok alakası var!

Üstelik hem 'Yaşar, ne yaşar ne yaşamaz'la, hem de 'Propaganda' ile.

Doğduğunda Musa Anter'in amcazadesi olan babası Temıka Aşireti'nin ağalarından Aliyé Davudé Mahmud'un koyduğu isimle kayınvalidem Marya Hanım'ın başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiş!

Ailenin serencamı tıpkı yüz binlerce Kürt, Arap, Süryani, Ermeni, Ezidi ve Türkmen'in başına geldiği gibi Osmanlı Devleti'nin parçalanmasıyla başlamış.

Ortadoğu sınırlarını adeta cetvelle çizen İngiliz ve Fransızlar hiçbir doğal sınır (dağ, nehir, etnik, dini, mezhebi farklılık…) bulamayınca ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı Mardin Nusaybin ovasında Marya Hanımların köyünün içinden geçen demiryolunu sınır olarak belirlemişler. 

Bir anda kardeş, dayı, amca yeğenlerin bir kısmı Suriyeli, bir kısmı ise Türkiyeli olmuş! 

Kardeş kardeşe hasret kalmış, birbirine pasaportla gider gelir olmuş ve Ahmed Arif'in dediği gibi; hiçbir zaman 'pasaporta ısınmamış içimiz.

Benim anlı şanlı tüccar büyük dedem de dahil memleketin neredeyse tamamı bir anda 'kaçakçı ve eşkıya' olmuş!

Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
karşı yaka köyleri, obalarıyla
kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
komşuyuz yaka yakaya
birbirine karışır tavuklarımız
bilmezlikten değil,
fıkaralıktan
pasaporta ısınmamış içimiz
budur katlimize sebep suçumuz,
gayrı eşkiyaya çıkar adımız
kaçakçıya
soyguncuya
hayına...

kirvem hallarımı aynı böyle yaz
rivayet sanılır belki
gül memeler değil
dom dom kurşunu
paramparça ağzımdaki...


900 kilometrelik Suriye sınırına boydan boya tel örgü çekilmiş, o da yetmemiş Demokrat Parti'nin 'Demokrat' hükümeti 900 kilometreye mayın döşemiş, kolunu bacağını bırakmadan geç geçebilirsen denilmiş!

Sınırdaki yarım santimetre bile olamayan tel örgülü sınırı, resmi sınır kapılarından geçerek kardeşine gitmek isteyenler Suriye'de 400 kilometre ötede Halep'teki Türkiye Konsolosluğu'na, Türkiye'dekiler ise 1000 kilometre ötede Ankara'daki Suriye Konsolosluğu'na giderek vize almak zorunda bırakılmış. 

Marya Hanım, Suriye'nin Kamışlı ilçesinden sınırdaki mayınlı araziyi kaçak olarak geçerek Kızıltepe'nin Kefertut köyündeki kayınpederime ikinci eş olarak geldiğinde, kayınpederimin (Midyatlı, benim de akrabam olan) resmi nikahlı birinci eşi nikahını vermemiş.

Uzun bir süre kaçak olarak ikamet ettikten ve çocukları doğmaya başladıktan sonra çare olarak köydeki yabancı bir ailenin kızı olarak o günün şartlarında nüfusa kaydedilmiş ve yılların Marya'sı bir anda yeni kimliği ile 'Nariman Damar' olmuş.

Bir sille de nüfus memuru vurmuş, 'Neriman' değil, Kürtçe ve Arapça telaffuzuyla 'Nariman' olarak yazmış ve Nariman adını bir daha hiç kimse ağzına almamış.

Doğan beş kız iki erkek çocuk nüfusa, amcaları Kemal ve yengeleri Hasine Hanım'ın adına kaydedilmiş. Amca olmuş baba, yenge olmuş anne!

Yıllar yılları kovalamış, Marya Hanım, biraz ayağı yer edince "Çocuklarımın amcaları adına kayıtlı olmalarını kabul etmiyorum, babaları hayatta iken adına alsın" diye diretmiş ve yedi çocuk birden nüfusta öldürülmüş (tam bir aile içi katliam!)

İlk eşin de rızası ile çocuklar babanın ve resmi nikahlı kumanın adına kaydedilmiş.

Nüfustaki isimlerin yerine her birine yeni kimlikleriyle birlikte yeni bir ad verilmiş.

Bir anda her biri İsviçre kantonlarındaki gibi üç dilli, üç isimli olmuş.

Aile içindeki isimleri ayrı, ilk kimliklerindeki isimleri ayrı, yeni kimliklerindeki isimleri ayrı.

Örneğin baldızlarımdan biri Sultané, Hasibe, Filiz olmuş!

Okula başladıkları ilk yıllarda çocukların felekleri şaşmış!

Öğretmen kimi tahtaya çağırıyor birbirine karışmış, Türkçe de bilmediklerinden kimse öğretmenin ne dediğini de anlamamış!

Aile içi bu tevlu-hevl (karma karışıklık) bugün de çözülebilmiş değil.

Marya Hanım 80'ine merdiven dayadı, bunca mücadelesine rağmen, yedi çocuğunun hiç biri hala kendi çocuğu değil!

Babaları vefat ettiğinden yeni kanunlara göre yeni bir düzenleme de mümkün değil!

Tüm çocuklarını okutmayı başaran, 60 yıla yakındır Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmasına rağmen ısrarla tek cümle Arapça ve Türkçe konuşmayan (bir çoğuna göre biliyor, anlıyor; ancak inadına konuşmuyor), ailenin Arapça konuşanlarına da icbaren Kürtçe öğreten ve nereye giderse gitsin (en sosyetik ortamlar da dahil!) Kürt milli kıyafetlerinden (Huçık-u kıras) başka bir kıyafet giymeyen, tanıyan herkesin saygı duyduğu Marya Hanım'ın hayat mücadelesi inatla devam ediyor.

Siz olsanız bir anda "Kayınvalidenizin adı ne?" diye sorulduğunda nüfusta halen bekar ve çocuksuz olarak gözüken Nariman Damar'ı hatırlar mıydınız?

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.




Anahtar Kelimeler: Trajikomik Ortadoğu serencamı