Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


TEMEL HAZIROĞLU’YLA KATILIM EKONOMİSİ ÜZERİNE…

Farklıbakış.net, iktisatçıTemel Hazıroğlu ile katılım ekonomisi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.

Albaraka Türk ve Türkiye Katılım Bankaları Birliği (TKBB) gibi kurumlarda çeşitli görevlerde bulunmuş, danışmanlık yapmış, ‘Katılım Ekonomisi: Yeni Zihin Yeni İktisat’ başlıklı kitabın yazarı Temel Hazıroğlu ile kitaptan yola çıkarak katılım ekonomisi ve İslam iktisadı üzerine yaplan söyleşiyi aşağıda aktarıyoruz.

Öncelikle İslam Ekonomisi ve İslam İktisadı kavramlarına nasıl baktığınızı sormak istiyoruz. Geçtiğimiz haftalarda vefat eden iktisat profesörü Sabri Orman, İslami İktisat kavramını kullanıyor örneğin ve gerekçe olarak da İslam’dan yola çıkarak iktisadı yorumlama anlamı içermesinden hareket ettiğini belirtiyor. Siz, ayrıca Katılım Ekonomisi kavramı üzerinde duruyorsunuz, bu yönde çalışmalarınız var. Hem ilk iki kavrama bakışınızı hem de önerdiğiniz Katılım Ekonomisi ile ilişkisini bize biraz anlatabilir misiniz?

Rahmetli Sabri Orman hocayla birçok sempozyumda beraber olduk, İslam İktisadı Araştırma Merkezi (İKAM) gibi İslam iktisadı çalışan bazı kuruluşlar var, o kuruluşların danışma kurullarında da beraber çalıştık. Bu sene ilk defa Sabri hocamız olmadan toplanacağız. O tartışmayı onunla da yapmıştık. Biz biraz farklı düşünüyoruz. Bununla ilgili bayağı bir tartışma oldu. Biz de birkaç yazı yazdık, gazetelerde, dergilerde çıktı. Birkaç sempozyumda da bunu işledik, henüz yolun başındayız; genel kabul gören anlayış iktisat ile ekonomiyi aynı kaba koyuyor, öyle değerlendiriyor.

İktisat ve ekonomi ayrımını biz şöyle değerlendiriyoruz: İktisat, Arapça bir kelime, kast kökünden türemiş ve bir kasta matuf, ‘ölçülü yaşamak’ anlamına geliyor. Bu anlamda bizim geçmiş literatürde de bugün de hâlâ kullanılan bir kavram. Hatta Cumhuriyet’in ilk yıllarında daha yoğun bir şekilde kullanıldı. Ancak son 15-20 senedir ekonomi, kavram olarak daha öne geçti. Ekonomi, bugün İngilizce’de yaygın olup Latince kökenli oiko ve nomia kelimelerinden türetilmiş, ‘ev yönetimi’ anlamına geliyor ve daha dar anlamda, gündelik pratik anlamında kullanılıyor. O açıdan, örneğin bugün Türkiye’nin ekonomisi denir ama Türkiye’nin iktisadı denmez genelde, iktisadi göstergeleri denir. Ülkenin ekonomisinden maksat yine sayısal göstergelerdir yani somut sonuçlardır.

Biz Sabahattin Zaim’in etkisiyle bu alana ilgi duymaya başladık; onun bir önerisi vardı bu konuda, Homo Ekonomicus yerine Homo İslamicus kavramını öneriyordu. İlk ondan duyduk biz bunu. Orada biraz Batı’daki bir kavramı, bir çerçeveyi uyarlama çabası var, ama bizdeki şimşekleri çaktıran, bize ait bir şey olması gerektiği fikriydi. Okumalarımız neticesinde iktisadın kendine haslığı ve felsefi, teorik tarafı bizi etkilemişti. Bir de o kast kavramı kafamızda bir ışık yakıyordu. Bir maksada matuf yaşamak, bir parça da insanın hayatının anlamını ortaya koyan bir çerçeve çiziyordu.

Birçok felsefeden bahsedilir biliyorsunuz; varlık felsefesi, bilgi felsefesi, ahlak, hukuk, iktisat felsefesi vs. fakat bir de hayat felsefesi vardır bütün bunların içinde. Hayatımızın temel felsefesini içeren bir iktisat tanımı bize daha uygun geldi. O açıdan biz iktisat kavramını daha teorik, daha felsefi temelde alıyoruz. Nitekim ilk kurulan fakülteler daha çok iktisat fakülteleri olarak geçiyor, daha sonra özellikle Batılılaşmış üniversitelerde ekonomi kavramı öne çıkıyor. Bu üzerinde durulacak bir konudur. O açıdan biz iktisat ile ekonomiyi hep ayrı tuttuk ve ayrı tutacağız.

Bu ayrımın hemen ardından İslam Ekonomisi, İslam İktisadı, İslami İktisat kavramlarını masaya yatırdığımızda, bizim tercihimiz doğrudan iktisat kavramını kullanmanın daha uygun olacağı şeklindedir. İktisat bize ait bir kavram olduğu için onu bizim doldurmamız gerekir. Ama bugün modern dünyada İslam Dünyası’nın çok etkisi gözükmüyor. İslam dünyası, genel yaklaşım itibarıyla Batıya dönük bir hayatın içinde. Dolayısıyla bütün ürettiği disiplinler, kavramlar, yaklaşımlar da Batı’nın içinden neşet etmiş kavramlarla ilişki içinde. Bu açıdan biz İslam Ekonomisi kavramını, felsefi temeli ve yaşam tarzını çok fazla içermediği, kapitalizmi çağrıştırdığı için tek başına kullanmayı doğru görmedik.

Ekonomiyi bir uygulama şekli olarak değerlendirdik. Zaten ‘ev ekonomisi’ biraz daha dar anlamda uygulama anlamına geliyor ve buna ilk defa Jean-Jacques Rousseau’nun ‘Ekonomi Politik’ kitabında rastladık. O kitapta Rousseau, genel ekonomi ve özel ekonomi diye bir ayrımdan bahseder. Özel ekonomi gündelik hayatta, ailelerin, insanların, toplumların ekonomik, maddi ihtiyaçları üzerine bina edilmiş bir yaklaşımdı. Genel ekonomi ise toplumun bütünlüğünü hedef alan, daha genel çerçevede adaleti ve hakkaniyeti gözeten bir iktisadi sistem çağrışımı yapıyordu.

Dolayısıyla biz İslam Ekonomisi kavramı yerine İslam İktisadı kavramını kullanabileceğimizi düşündük. Hatta bunu geçici olarak kullanmalıyız. Zira iktisat bizim açımızdan temeldir ve o tek başına bize ait bir kavram olarak bize yeter. Ancak, ekonomiyi iktisadi anlayışın bir uygulama seçeneği olarak ele almamız gerekir. Bu açıdan da İslam İktisadı, kendine ait bir dünyanın maddi ilişkilerinin ana ilkelerini vaaz eder. Fakat onun her çağda, her toplumda bir uygulama biçimi vardır. Bu her çağda farklılık gösterebilir. Bu çerçevede küresel kapitalizmin egemen olduğu çağda, ortaklık ve katılım temelli bir ekonomik modelin öne çıkmasının daha uygun olacağını, buradan yola çıkarak Katılım Ekonomisi kavramının kullanılabileceğini gündeme getirmiştik. Burada ekonomi kavramını, iktisadın bir alt uygulaması olarak kullanıyoruz. Dolayısıyla iktisadın (ya da şimdilik İslam iktisadının) bir uygulama çeşidi olarak Katılım Ekonomisinden bahsediyoruz.

Bu konuda Mustafa Kutlu abimizle de hep tartışırız; o kanaat ekonomisi diyor, biz katılım ekonomisi diyoruz. En son çıkan ‘Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş’te de ‘Huzursuz Bacak’ kitabında da kullanıyor bu kavramı. Biz de onu takdir etmekle birlikte yetersiz olduğu bilinciyle eleştiriyor ve daha ötesini talep ediyoruz. Zira kanaat ekonomisi sadece harcama-tüketim tarafındaki bir tavrımızla alakalıdır. O açıdan hem üretimde hem paylaşımda hem de tüketimde adil bir yaklaşımın oluşabilmesi için katılım kavramı üzerinden, İslam iktisadının bir uygulama modeli olarak katılım ekonomisi kavramını gündeme getiriyoruz. Sonuçta Katılım Ekonomisi; üretimde verimlilik, paylaşımda adalet ve tüketimde kanaatkârlık üzerinden neşet eden üç boyutlu bir modeldir.

Aslında Katılım Ekonomisi yeni bir kavram değil. Türkiye’ye özgü de değil. 90’lı yılların başından itibaren yürüyen bir tartışma var bu konuda. Kitapları daha o tarihte Türkçe’ye çevrilen Michael Albert’ın Katılımcı Ekonomi modeli üzerine de çok tartışma yapıldı. Siz de kitabınızda kaynak olarak adını zikretmişsiniz. Sizin önerdiğiniz model neyi içeriyor? Bahsettiğimiz modelle farkları, benzerlikleri nelerdir? 

Bunu söylediğiniz iyi oldu. Biz o çalışmayı kaynakçaya aldık, bizim kitap taslak halindeyken iktisat profesörü bir arkadaşa göndermiştik görüşlerini almak için, o da “bak böyle bir kitap da var” dedi. Biz ilk defa ondan duyduk. Daha sonra bir kütüphanede bu kitabı bulduk ve inceledik. Onlar meseleyi biraz sosyalist eğilimle ve kooperatifler üzerinden ele almışlar. Bizim kitap taslağımız oluşmuştu bu kitapla karşılaşmadan önce ve katılım ekonomisi kavramını kullanmıştık. Fakat ondan da istifade ettik doğal olarak, alıntı da yaptık.

Bizde katılım ekonomisi daha çok katılım bankacılığı üzerinden bilinir. 1985 yılında Özel Finans Kurumları faaliyete geçti. Bu kurumlar faizsiz bankacılık yaparken sorunlar yaşadılar, özellikle yurtdışı ilişkilerinde; teminat mektubu verirken muhataplar özel finans kurumlarını banka gibi algılamıyorlardı. Bir de dünyada, bankalar ligi dediğimiz bir sistem var, bunlar banka olmadığı için o listede de gözükmüyorlar. Bu çerçevede yaşanan sorunlar ilk on sene kendi içinde absorbe edildi, dışarıya çok taşmadı.

90’lara gelince bu tartışmalar alevlendi. Biz de o dönemde, 1997 yılında Albaraka’da çalışırken bilgi işlemden sorumluyduk. Bizim teminat mektubunu Almanya’da kabul etmediler, mahkemeler kabul etmedi. Bizi döviz bürosu, faktöring şirketi gibi zannediyorlardı. Özel finans kurumu isminin getirdiği zorluklar tartışılıyordu. Biz de o zaman biraz da mühendisliğin getirdiği acelecilikle, bir isim bulalım, kendimizi aşalım diye düşündük, çünkü problem çözülmüyor. Gittik bir analitik çalışma yaptık; yani özel finans kurumlarıyla klasik bankalar arasındaki farka baktık, onları mukayese ettik. Aradaki en temel farkın, kâr ve zarara katılma hesaplarında olduğunu fark ettik, zaten bilinen bir şeydi bu. Burada özel finans kurumlarının diğer bankalardan en ayırt edici vasfının kâra ve zarara katılma hesapları olduğundan hareketle buna ‘Katılma Bankası’ denilebileceğini düşündük. Fakat bu katıl-ma gibi olumsuz bir çağrışım yaptığı için ‘katılma’yı ‘katılım’a çevirdik ve o zamanki Albaraka’da gündeme getirdik. Çok ilgi ile karşılanmadı önerimiz, hatta birkaç arkadaş tebessümle yaklaştılar.

Buna rağmen bu kavramı geliştirmeye devam ettik. Açıkça İslam Bankası demeyi doğru bulmadık. Zira İslam’ın ve İslami kavramların bugünkü Müslümanlar tarafından çok tüketildiğini, maske olarak kullanıldığını düşünüyoruz. Dolayısıyla İslam Bankası diyemeyiz, üstelik mevcut yasal süreç de ona uygun değildi. Özel finans kurumu zaten sıkıntılı idi. Faizsiz banka denebilirdi. Onu da tartıştık, faizsiz tabiri de negatif bir tanımlama içeriyor. Dolayısıyla pozitif bir tanımlamaya ihtiyaç var. Bize göre İslami Bankacılıkta en temel vasıf, toplumdaki dayanışmanın, ortaklığın açığa çıkmasıdır. İbn-i Haldun’dan beri devam eden bu dayanışarak, yardımlaşarak yaşama zaten şu anda da devam eden bir şey. Katılım Bankası kavramı bu çerçevede ortaya çıktı. Fakat hayata geçmesi tam 8 sene sürdü.

Ondan sonra 1999 yılında bankacılık yasası değişirken tekrar gündeme getirdik, o zamanki genel müdüre bu durumu anlattık. Ankara’daki yasa hazırlama komisyonuna gittiklerinde teklif etmesini söyledik, ancak Ankara’ya gitti ve teklif etmekten vazgeçti. Biz de biraz tereddüt ettik, telefon ettik “üstat teklif edeceksin değil mi” diye, “hayır etmeyeceğim Temel” dedi. “Ben onu teklif edemem çünkü hiç kimse duymadı, kabul etmezler, sen bunu biraz daha çalış” dedi ve teklif etmedi.

Bu sefer 1999’un sonuna doğru Albaraka’nın Bereket Dergisi vardı, önerimizi bir yazıya çevirdik ve arkadaşımız Mehmet Emin Özcan -o zaman teftiş kurulu başkanı idi- katkısıyla o yazıyı geliştirdik, ortak imzalı olarak çıktı ve bayağı ses getirdi. Velhasıl bu katılım ekonomisi kavramı da katılım bankacılığı kavramından esinlenerek çıktı.

İslami kesimin iktisadi girişimlerinin genel niteliğine baktığımızda bunların hemen hemen tamamının yerleşik sistemlerin birtakım eksiklerini tamamlamak, delikleri tıkamak ya da işte bozuk giden tarafları tamir etmek maksadına matuf olarak düzenlendiğini görüyoruz; şu ana kadar makro bir girişimle karşılaşmadık. Acaba İslam’ın böyle makro planda bir teklifi var mı, bu ortaya çıkarılabilir mi? Ve eğer cevabınız evetse bu nasıl yapılabilir?

Evet, bu güzel bir soru oldu. Birçok hocayla da tartıştığımız konulardan biriydi bu mesele. Hatta bazen bize laf atarlardı, “bizi çok eleştiriyorsunuz” diye, birkaç sempozyumda bunu yaşadık. İslam dünyası, yaklaşık 200 senedir kendi konumunu kendi değerlerinden üretmek yerine Batı’yı esas alıp onun içinde yer edinmekle uğraşıp duruyor. Biz bunu eleştiriyoruz. O açıdan İslam dünyasının ana problematiğinin “mevcut dünyada kendimize yer mi edinmeliyiz yoksa yeni ve başka bir dünya mı kurmalıyız” soruları etrafında şekillendiğini düşünüyoruz. Bizim tercihimiz ikincisinden yana.

O açıdan bugün İslami bütün çalışmalar, sadece ekonomi değil, düşünce çalışmaları da insan hakları çalışmaları da felsefe çalışmaları da Batı’yı büyük bir sistem, hepimizin üzerinde tahakküm kurmuş, hatta son merhalede final olmuş, bitmiş, Fukuyama’nın deyişiyle artık tarihin sonuna gelmişiz anlayışıyla yıkılmaz, değiştirilmez bir sistem olarak görüyorlar; bizim de onun içinde yer almamız gerekir sonucunu çıkarıyorlar. Bunu doğru görmüyoruz.

Devamı >>>




HABERLER