TAHA AKYOL… EĞRİSİ DĞRUSU… PROF. DR. URAL AKBULUK: MEHMET BİR YIL FAZLA EĞİTİM ALIRSA MİLLİ GELİR YÜZDE 10 ARTAR

Uluslararası bilimsel yayın indekslerini değerlendiren Prof. URAL AKBULUT’un Taha Akyol’a yaptığı açıklamaların ikinci bölümü...

TAHA AKYOL - EĞRİSİ DOĞRUSU

Uluslararası çapta üniversite sıralamaları bir rekabet duygusu ve gelişme dinamizmi yaratıyor. Bu sıralamalar ne zaman başladı? Başka bir deyişle üniversiteler arası yarış ne zaman başladı? Biz ancak son yıllarda konuşuyoruz bunu.

Üniversite sıralamaları oldukça eskiye uzanır. Ülke içi üniversite sıralamalarının ilk örnekleri İngiltere’de yapıldı ve o dönemlerde de çok ilgi gördü. Dünyanın ilk üniversite sıralamasını 1900’de İngiltere’de Alick H. Maclean yaptı. Maclean, önce İngiltere’deki en saygın insanların listesini yaptı. Ardından her üniversitede kaç saygın insanın eğitim gördüğünü belirledi ve bu sayılara göre İngiliz üniversitelerini sıralayıp kitap olarak yayımladı. Benzeri bir üniversite sıralamasını 1904’te Havelock Ellis yaptı ve İngiliz üniversitelerinde eğitim görmüş olan ve dahi olduklarına inanılan kişilerin sayısına göre üniversiteleri yazdığı kitapta sıraladı.

Ancak o yıllarda henüz bilgisayar olmadığı için sıralama çalışmaları hazırlanırken veri toplamak çok zaman almaktaydı. İlk sıralamalar, bu nedenle sadece ülke içinde yapılabilmekteydi ve günümüzdeki gibi her yıl yapılması mümkün değildi. Bu ülke içi üniversite sıralamaları yakın zamana kadar sadece kitap olarak basılıp satıldığı için ülkemizde pek bilinmiyordu. ABD üniversitelerini ilk kez sıralayan J. M. Cattell, 1906’da ABD’deki 4 bin bilim insanının listesini yaptı. Ardından listesine aldığı akademisyenleri; mezun oldukları üniversitelere, kazandıkları ödüllere ve hangi üniversitelerde çalıştıklarına göre sıraladı. Daha sonra, 4 bin kişi arasında en başarılı ve en saygın olan 1.000 akademisyeni seçti ve onları kendi içlerinde başarılarına göre sıralayarak puanladı. Her üniversitenin toplam puanına göre ABD üniversitelerini sıralayan J. M. Cattell’in listesinde en yüksek puanı alan Harvard Üniversitesi birinci olmuştu. Bildiğiniz gibi Harvard hala hem ABD hem de tüm dünya sıralamalarında birinciliği bırakmıyor. ABD’de 1924’ten itibaren başka ülke içi sıralamalar yapıldı ve ABD bu konuda öncü oldu. US News & World Report adlı dergi, 1983’te ABD üniversitelerini akademisyenlere ve iş adamlarına gönderdiği anket sonuçlarına göre sıraladı. US News & World Report, günümüzde de ABD üniversitelerini her yıl sıralamaya devam ediyor. İlk dünya üniversite sıralaması 2003’te JiaoTong (ARWU) tarafından yapıldı. Ardından biri de ülkemizdeki URAP olmak üzere 10’dan fazla dünya sıralaması ortaya çıktı. Dünya sıralamaları Türkiye’de olduğu gibi tüm ülkelerde ilgiyle izleniyor. Sıralama sonuçları basına yansıdığı için toplumun tüm kesimlerinde sıralamalar gündemde önemli yer tutuyor. Bazen eleştirilere neden oluyor. Bazen istenmedik olaylar bile çıkabiliyor.

Kişi başı ortalama eğitim düzeyinin bir yıl artırılması ülkelerin milli gelirinin %10 civarında artmasını sağlıyor. Ar-Ge payımızı da en kısa sürede %2’ye çıkarmalıyız ABD ve Avrupa’nın milli gelirinin artmasında üniversitelerinde üretilen bilginin teknolojiye dönüştürülerek ihraç edilmesinin payı çok yüksektir. İyi üniversiteye sahip ülkelerin milli gelirinin yükselmesi doğal bir sonuçtur.

REYTİNG UĞRUNA…

Ne tür olaylar çıkıyor? Örnek verebilir misiniz?

Dünya sıralamaları dünyada birkaç önemli skandala neden oldu.  Malezya’daki Malaya Üniversitesi 2004’te ilk kez yayınlanan QS-THE dünya sıralamasında 89. olunca rektör kutlama törenleri düzenledi ve konu ülkedeki tüm basın organlarında yer aldı. Daha sonra bu anormal sonucun yabancı öğrenci sayılarının hatalı olarak hesaplanmasından kaynaklandığı belirlendi. Bu arada Başbakan Razak, üniversitenin ilk 50’ye girmeyi hedeflemesini istedi. Ancak yükselmek yerine Malaya Üniversitesi bir yıl sonra yabancı öğrenci sayısı düzeltildiği için 89’uncu sıradan 169’unculuğa düştü. Bu düşüş nedeniyle, Rektör Yaacob halk tarafından protesto edildi ve istifası istendi. Başbakan “Rektör yakında üniversiteyi tekrar yükseltir” dedi ama rektör “Gerek yok 169. sıra kötü değildir” diye basın açıklaması yaptı. Ancak halkın tepkisi daha da arttı ve rektör istifa etmeyince görevden alındı. Hukuk profesörü R. Salim 2006’da yeni rektör olarak atandı. Üniversite iki yıl içinde üst sıralara çıkmak yerine ilk 200’e bile girmeyince o da görevden alındı. Rektör ise “ben kadın olduğum için görevden aldılar” demişti.

Dünya sıralamalarıyla ilgili başka tür ilginç olaylar da olabiliyor. Örnek olarak Mısır’ın Alexandria Üniversitesi’nin adının karıştığı bir olay, 2010’da ortaya çıktı. QS-THE sıralama kurumunun 2010 dünya sıralamasında Mısır’ın Alexandria (İskenderiye) Üniversitesi’nin dünyada 147. olarak açıklanması dünya basınında skandal olarak yer aldı. Bu anormalliğin, Profesör Mohamed El Naschie’nin editörlük yaptığı bir bilimsel dergide 300’den fazla makale yazmış olmasından kaynaklandığı belirlendi. Olay basına yansıdıktan sonra Profesör Naschie tarafından yargıya taşındı. QS-THE sıralamasının iki ortağı o yıl ayrılarak QS ve THE olmak üzere iki ayrı sıralama yapmaya başladı.

Tabii bu tür olaylara çok ender rastlanıldığı için dünya sıralamalarına olan güven devam ediyor. Her sıralama kurumu aksaklıkları minimuma indirmek için çaba sarf ediyor. Bazı hatalar is maalesef bazı üniversitelerin isimlerinin değiştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Biz URAP olarak dünya sıralaması yaparken en fazla zamanı ismi değişen üniversitelerin isimlerinin düzeltilmesi için harcıyoruz. Ancak yine de bazıları gözden kaçabiliyor.

1930’LARDA ALMAN HOCALAR

Darülfünun 1933’te modern İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürüldü. Daha sonra Alman ve Avusturyalı profesörler Türkiye’ye gelmesi bizdeki bilim hayatını nasıl etkiledi?

O çok değerli bilim adamları Atatürk’ün desteğiyle ülkemize kazandırılınca; İstanbul ve Ankara üniversiteleri dünya standartlarındaki ilk modern üniversitelerimiz oldu. Ancak çoğu Alman ve Avusturyalı olan o profesörler; öğrencilerin Avrupa standartlarında dersler alabilmesi için çok sayıda ders kitabı yazmaya başladılar. Bu nedenle bilimsel araştırma yapmaya ve bilimsel makale yazmaya, birkaçı dışında pek zaman bulamadılar. Ayrıca üniversitelerin bütçesinde bilimsel araştırmalar için gereken makine teçhizatı yurt dışından ithal edecek ödenek yoktu. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle ekonomik durum bu tür harcamalar yapmaya müsait değildi. Zor koşullar altında bazı bilimsel çalışmalar yapılsa da o dönemdeki üniversitelerimizin dünyadaki bilimsel buluşlar düzeyinde buluşlar yapma olanakları yoktu.

BİLİMDE DEV ADIMLAR

Bizde böyle iken, o dönemde Avrupa ve ABD’de bilimsel gelişmeler nasıldı?

Avrupa ve ABD’de 1800’lerden itibaren yürütülen bilimsel çalışmalar sayesinde yapılan keşifler dünyanın gidişini değiştirecek düzeydeydi. İtalyan fizikçi Volta 1800’de, çinko ve bakır levhalar arasına tuzlu ıslak bez koyup elektrik üreten ilk pili icat etti.

Pil sayesinde suyun elektrolizle hidrojen ve oksijene ayrıldığı keşfedildi. Sodyum ve alüminyum gibi çok sayıda metalin elektrolizle üretilme olanağı doğdu. Elektroniğin önü açıldı.

Mıknatısla elektriğin ilişkisini Danimarkalı kimyacı Oersted, 1820’de keşfetti. Bu ilişkiden yararlanan kimyacı Faraday’ın buluşları sayesinde elektrik motorunu ve elektrik jeneratörünü icat edildi.

Alman fizikçi Heinrich Hertz, 1886’da radyo dalgalarının katı cisimler tarafından yansıtıldığını keşfetmesi sayesinde radar geliştirildi. Radar savunma sektörünün ve sivil havacılığın en önemli uçak izleme sistemi. Radar sayesinde de mikrodalga fırınlar icat edildi.

Würzburg Üniversitesi’nde fizik profesörü olan Wilhelm Conrad Röntgen, 1895’de katot ışın tüpleri ile çalışırken X-ışınlarını keşfetti. Bu keşif sayesinde tıpta Radyoloji gelişti ve milyonlarca insan sağlığına kavuştu. Mühendisler metalleri tahribatsız olarak muayene etme olanağı buldu.

Fransız fizikçi Becquerel, uranyumun ışın yaydığını yani radyoaktif olduğunu 1896’da keşfetti. Fizikçi Madam Curie toryum tuzlarının da radyoaktif olduğunu keşfetti. Ardından Polonyum elementini keşfetti. Polonyum da radyoaktifti. Madam Curie, radyum elementini de keşfetti ve onun da radyoaktif olduğunu açıkladı.

Wallace Caroters 1935’de ABD’de naylonu icat etti. Naylon uzay elbisesi yapımında ve çeşitli makine parçası yapımında kullanıldı.

Teflon, 1938’de kimyacı Dr.Roy J. Plunkett tarafından keşfedildi. Atom Bombası yapılırken uranyumu saflaştırmak için uranyum hekzaflorür gazının boru bağlantılarında teflon conta kullanıldı. Bu nedenle teflonun varlığı dünyadan gizlendi.

İtalyan fizikçi Fermi, elementleri nötron ile bombardıman ederek yeni radyoaktif izotoplar bulunca Alman kimyacı Hahn, 1939’da uranyum atomlarının nötronlarla çarpışınca parçalandığını kanıtladı. Atom bombası ve nükleer santraller bu keşif sayesinde yapılabildi. O dönemlerde maalesef bizim üniversitelerimizde biraz önce bahsettiğimiz buluşlara katkı yapacak makaleler çıkmadı. Bazı akademisyenler bu keşifleri okuyup öğrencilerine aktarmış veya yazdıkları kitaplarda anlatmış olabilir. Ama benzeri deneyleri yapıp yeni bir keşif yapılmış olsaydı dünya literatürüne geçerdi. Ancak son 30-35 yıldır ülkemizde yapılan bilimsel çalışmaların bir bölümünün dünya standartlarında olduğunu görüyor ve mutlu oluyoruz. Türkiye’de yaptıkları bazı buluşlarıyla tüm dünyada saygınlık kazanmış akademisyenlerimizle gurur duyuyoruz. Ama bunların sayısı çok az umarım yeni uygulanmaya başlayan Araştırma Üniversiteleri Projesi başarılı olur ve bazı üniversitelerimiz hızla dünyanın en iyileri arasına girebilir. Türk üniversitelerinde eğitim alıp ABD veya Avrupa üniversitelerinde yaptıkları araştırmalarla dünyanın önde gelen bilim insanları arasında yer alan çok sayıda akademisyenimiz var. Örneğin Aziz Sancar’ın bir tıp doktoru olarak, dünyadaki tüm kimyacıları geride bırakıp Nobel Ödülü’nü kazanması çok büyük bir başarıdır. Bu başarı, onu yetiştiren Türk üniversite sisteminin de başarısı olarak görülmelidir.

Devamı >>>

 

Hâlâ Ar-Ge payımız %1’i geçmiyor. Halbuki dünya standartlarında araştırma yapmak ve önemli buluşları gerçekleştirebilmek için araştırma laboratuvarlarımızı en son makine teçhizatla donatmak ve en son çıkan cihazları hemen satın almak gerekir. Japonya’nın Ar-Ge payı %3.15, Çin’inki %2.12 ve Güney Kore’ninki ise %4.29.

 

 



HABERLER