Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


SOSYAL EŞİTSİZLİK AYDINLANMA VE DİN-1-

Mehmet Yaşar Soyalan yazdı:

Küresel Sosyal Eşitsizliğin Dünyanın Yeni Normali Haline Gelmesinde Aydınlanmacı Hegemonyanın ve Dinlerin Etkisine Dair Bir Ön Değerlendirme

Giriş: Yeryüzünün bir Parçası Olan İnsandan Yeryüzünün Efendisi İnsana

Eşitsizlik yeryüzünün doğasında var. Fiziki, coğrafi ve iklimsel anlamda eşitsizlik yeryüzünün bir gerçeği. Bu nedenledir ki yeryüzünün bitkiler dışındaki tüm canlıları bu eşitsizliğin oluşturduğu hasarı asgari düzeye indirmek için tarih boyunca daha mümbit ve yaşanılır bölgelere doğru hep yer değiştire gelmişlerdir. Bu nedenle göç olgusu neredeyse dünya ile yaşıttır. Bundan dolayıdır insan olsun, hayvan olsun tüm canlılar eşitsizlik konusunda oldukça duyarlıdırlar ve doğadan kaynaklı eşitsizliği asgariye indirmek için sürekli bir teyakkuz hali içinde yaşarlar. Çünkü her bir canlı bu eşitsizliğe sadece doğadaki tezahürlerinde değil, hem kendi bedeninde hem de kabiliyet ve yeteneklerinde de birebir şahittir. Özellikle insanoğlu hemcinsleri arasındaki eşitsizliğin acı sonuçlarına her gün günlük hayatında apaçık şahit olmaktadır. O, hem doğadaki hem yaratılıştaki hem de insanlar arasındaki eşitsizliğe (belki bu eşitsizliği farklılık olarak okumak da mümkündür.) çok aşinadır ve bunu önemli bir sorun olarak görmez. Bunu bir şekilde içselleştirerek aşar, çünkü o, bu konudaki eşitsizlik veya farklılıkların kendisinden veya hemcinslerinden kaynaklanmadığını bilmektedir.

Örneğin insanlar (hayvanlar da tabi) doğa kaynaklı eşitsizlikleri ya doğal kabul ederek onunla birlikte yaşamayı öğrenirler, ya da daha uygun coğrafyalara göç ederek eşitsizliğin doğurduğu olumsuz sonuçları asgariye indirmeye çalışırlar. Dikkat edilirse burada istisnasız bütün canlılar ortak bir kadere sahiptirler ve tepkileri de benzerdir. Ancak insan kaynaklı eşitsizlikler böyle değildir; burada bilinçli bir tercih, yönlendirme ve doğrudan bir insan müdahalesi vardır. Bu nedenle bu tür eşitsizlikler farklı bir kategoride değerlendirilir ve genellikle de “sosyal eşitsizlik” olarak isimlendirilir. Sosyal eşitsizliğin doğadaki eşitsizlik ile dolaylı bir ilgisi olsa bile bunlar, hem yapıları hem de işleyişleri ve işlevleri açısından çok farklı bir özelliğe/ karaktere sahiptirler. Sosyal eşitsizlik, her boyutu ile bizzat insanın kendisinin icat ettiği, besleyip büyüttüğü ve sonunda kendisini yediği bir canavar gibidir.

İnsanın Doğası ve Tarihsel Süreçte Sosyal Eşitsizlik

İnsanın akleden ve sorumluluk sahibi bir varlık olarak kendi kaderini kendisinin çizmesi, hemcinsleri ve diğer varlıklara müdahale edebilme, onları kontrolü altına alabilme yetenek ve imkânına sahip olması hem doğanın doğal dengesinin hem de insanlar arasındaki ilişki ve tesanütün bozulmasına neden olmuş. Bu insanoğlunun bir gerçeği ve bu gerçeklik insanlık kadar eskidir.

İnsanlık tarihine genel itibariyle sürü psikolojisi ve aidiyet duygusu egemen olmuş olsa, büyük imparatorluklar ve küresel hegemonik yapılar bu psikoloji ve aidiyet sayesinde iktidarını devam ettirse ve insanın yapıp ettiği her fikir ve eylem bu iktidarın pekişmesine neden olsa da bireysel anlamda genel olarak insan kendisine sunulanla veya sahip olduklarıyla yetinmeyerek daha fazlasını hatta hak etmediğini isteye gelmiş, bu durum sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin, çatışmaların bireysel ve toplumsal anlamda insan hayatının bir parçası ve gerçeği olagelmiştir. Devlet, toplum, kabile ve aşiret, kısacası iktidar karşısında bir aidiyet duygusu ve sürü psikolojisiyle hareket eden bir birey kendi küçük dünyasında tam tersi bir psikolojiyle tek kişilik bir devlet gibi hareket etmektedir. Devletin bütün yol ve yöntemlerini, kural ve kuralsızlıklarını, had ve hadsizliklerini kısacası iktidarın/devletin/ otoritenin kendisi için hak ve yol olarak gördüğü her şeyi kendisi içinde hak ve yol olarak görmektedir. Adalet, kanaat ve hak etme duygusu bu anlayış çerçevesinde yeniden tanımlanmakta ve vicdanını rahatlatacak, yaptıklarını meşrulaştıracak bir hale getirmektedir. Kurucu dini metinler bu çerçevede yorumlanarak yeni bir din algısı oluşturulmakta böylece var kabul edilen meşruiyet dozu daha da artırılarak vicdanın ve zihnin önündeki bütün engeller ortadan kaldırılmaktadır.

Hemen hemen tüm dinler ilk çıktıklarında devrimcidirler ve bu devrimcilik az çok onların ilk inananları için de söz konusudur. Aynı şekilde sonraki süreçlerde ne kadar farklı yorumlanırsa yorumlansınlar Kurucu metinlerin pek çoğunda bu devrimci izleri görmek hala mümkündür. Dinler için devrimcilik dediğimiz şey, adalet duygusunun belirgin olması, öteki oluşturmaması ve sosyal adaleti önemsemesi, dolayısıyla sosyal eşitsizlikle mücadele ederek asgari düzeye indirmeye çalışmasıdır. İslam söz konusu olduğunda ise bu özellikler onun alametifarikasıdır: Çünkü hem Kurucu metin olan Kuran hem de ilk dönem uygulamaları bu konuda özel bir misyona sahiptir ve dolayısıyla sosyal eşitsizlikle mücadele ve adalet temelli bir toplum inşa etme onun en temel özelliklerinden biri olmuştur. Resulullah sonrası süreçteki özellikle de imparatoryal dönemdeki uygulamalarda temel ilke ve hedeflerden önemli sapmalar görülse de bugün bile Kuran hangi yoruma göre okunursa okunsun onun bu adalet merkezli ve ötekileştirme karşıtlığı özelliği hemen göze çarpar.

Ancak İslam’ın da diğer dinler gibi dinlerden bir din haline gelmesi ve imparatoryal bir dine dönüşmesi ile birlikte hem Müslüman zihindeki hem de uygulamalardaki adaletçi, eşitlikçi ve kapsayıcı özelliğini önemli ölçüde yitirdi ve devletle bütünleşen/ örtüşen bir yapıya evirildi. Aynı evirilme inananları için de yaşandı. Misyonu adaletçi bir sosyal düzen kurmak olan İslam ve Müslümanlar bu misyonlarını devlete/imparatora/sultana devrederek tarih sahnesinden çekildiler. İslam, sultanın dinine, Müslümanlar da sultanın kuluna dönüştü. Artık bu anlamda Allah ile aralarına sultan girmişti ve günümüze kadar da bu durumdan rahatsız olduklarını gösterir bir işaret görünmemektedir. Varlıklarını ancak kast sistemleri oluşturarak devam ettirmek durumunda olan imparatoryal yapılar veya güç merkezli iktidarlar için dinler, halkı iktidara bağlamada ve muti kullar yapmada en hayati araçlardır. Dinlerin halkla devlet/ iktidar arasındaki bu tutkal özelliği aynı zamanda iktidarın kullarına dönüşen bireylerin ve cemaatlerin varlıklarını devam ettirebilmelerinin en temel garantisidir. Çünkü dini aidiyetleri ve dinin sağaltıcı özelliği nedeniyle, birey ve cemaatler, iktidarların baskı ve haksız uygulamalarına karşı daha dayanıklı ve özverili hale gelmektedirler. Bu nedenle iktidarlar dinlerin görünür olması için bütün imkânlarını seferber ederler, hatta çoğu zaman muktedirin kendisi bile bir din yücesine dönüşür.

Bugünkü Durum ve Genel Çerçeve

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi sosyal eşitsizliğin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Yazılı kültür öncesi dönemin sosyal eşitsizliği kendine göre, yazılı kültür döneminin sosyal eşitsizliği kendine göre, bugün içinde yaşadığımız yazılı kültür sonrası dönemin sosyal eşitsizliği de kendine göredir. Elbette bu üç dönemde de sosyal eşitsizlik, hem bireysel hem de toplumsal anlamda zulüm ve haksızlığa neden olmaktadır. ve hepsinin temelinde adaletin devre dışı bırakılması ve yeryüzündeki imkânların hakkaniyet ölçüsüne göre bölüşülmemesi, hatta bir tekelin oluşmuş olmasıdır. Elbette yazılı kültür öncesi dönemin sosyal eşitsizlikleri ile yazılı kültür döneminin eşitsizlikleri hem nicelik hem de nitelik açısından kıyas kabul etmez. Bugünün sıradan vakayı adiyeden gördüğümüz ve pek önemsemediğimiz eşitsizlikler ve hak ihlalleri o dönemin sorunları hakkında fikir verebilir. İmparatoryal dönemler yazılı kültürün ortaya çıkıp pekiştiği dönemlerdir. Ama en yoğun ve derin yaşandığı dönem Aydınlanma ile imparatoryal dönemlerin kaynaştığı dönemlerdir.

Her dönemin kendine özgü bir sosyal eşitsizlik sorunu olsa da bu eşitsizlik 17.yy’dan itibaren daha da ağırlaşmış, derinleşmiş ve küresel bir hale dönüşmüştür. Hem birey ve toplum bazında hem de doğanın tahribatı anlamında bozulma ve yıkım büyük boyutlara ulaşmıştır.

İnsanın doğa hakkındaki bilgisinin artmasıyla birlikte sahip olduğu alet ve araçların sayısı da artmış. Sahip olduğu her yeni alet ve araç, doğa ve hemcinsleri üzerindeki baskı ve tahakkümünü de arttırmıştır. Dolayısıyla insanın bilgi seviyesi yükselip, egemenlik alanı genişledikçe, insan-insan, insan- toplum, insan - doğa, toplum- doğa dengesi de bozulmaya başlamış ve bunun bir tezahürü olarak toplumdaki sosyal eşitsizlikler daha da derinleşmeye acılar ve mağduriyetler de aşılamaz boyutlara ulaşmıştır. Bu dönem Aydınlanmanın fikri temellerinin netleştiği, entelektüel ve siyasi gücünün kabul gördüğü, etkisini Avrupa dışındaki dünyada da göstermeye başladığı yıllardır.

Devam Edecek

 

Kaynak: Yetkin Düşünce Dergisi




Anahtar Kelimeler: SOSYAL EŞİTSİZLİK AYDINLANMA --

HABERLER