Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Soruşturma -1: Medine Sözleşmesi; Hz. Peygamber(s) Hakim mi, Hakem mi? Ali Bulaç Cevaplandırdı

Özgün İrade Dergisi 2020 Ekim sayısında Medine Sözleşmesini , bağımsız yazılarla birlikte soruşturma şeklinde de işledik. İlahiyatçı yazar Ali Bulaç, sorulan soruları cevaplandırdı.

İlahiyatçı yazar Ali Bulaç'ın, konuya dair sorulan sorulara verdiği cevap metni...

“21. Yüzyılın ilk çeyreğinde İslam dünyasının trajik durumu ortada. Din müntesipleri, mezhep taraftarları, ülkeler, etnik gruplar,yöneticiler ile yönetilenler; yoksul ile zengin, sivil gruplar, örgütler birbiriyle çatışıp duruyor. Her bir grubun diğerini ihanetle suçlaması aradaki çatışmaları veya toplumsal hayatın içine girdiği ahlaki zaafa ve sosyo-politik kaosa çare olamıyor. Çatışmalar sürdükçe, dış güçlerin çatışma yaşanan topluma müdahalesi daha kolaylaşır.”(s. 31)

Yukarıdaki çerçeveden hareketle, vesikayı günümüz şartlarında nasıl okumalıyız?

1.Kitaba “Medine Sözleşmesi” adını vermem, Vesika’nın bugün ve gelecek için bir ilham kaynağı olması dolayısıyladır. Medine’de farklı dinî ve etnik sosyal blokları (sosyolojiler) arasında imzalanan Vesika, zamanın aktüel şartlarında dönemsel, ancak ruhu ve kurucu ilkeleri yönüyle evrensel norm ve kurallara sahiptir. Esasında Hz. Peygamber’in Sünneti ve Sireti, tarih üstü evrensel ve ebedi doğruların bir “beşer peygamber”in cehdi ve mücahedesiyle tarihe aktarılması demektir. Bize örneklik ve model olmaklık teşkil etmesi, onun yolunu ve yöntemini takip ederek bizim de beşer olarak yaptıklarını yapmaya çalışmakla yükümlü olmamızı gerektirir. Hz. Peygamber’in kendine özgü ibadetleri hariç beşeri/sosyal düzeyde başardığı her işi biz de başarabiliriz; bize örnek olmasının hikmeti ve anlamı budur.

Birbiriyle doğrudan ve zorunlu ihtiyaçlar dolayısıyla herkesin herkesle ilişkili olduğu dünyada bir türlü son bulmayan çatışmalar, savaşlar, açlık, yoksulluk, gelir eşitsizliği, ekolojik dengenin bozulması ve giderek tekrar eden tabii afetlerle baş gösteren sorunlara bir çözüm bulma sorumluluğumuz söz konusu.

Yeni bir paradigma ve modele ihtiyacımız olduğu açık. Ulusal/milliyetçi doktrinlerin demokrasinin yozlaşmasını kaçınılmaz kılan popülizm eşliğinde öne çıkması, temel hak ve özgürlüklerin “ulusal/milliyetçi egemenliği” esas alan devlet aygıtının baskısını ve kontrol gücünü daha da arttırmasından başka bir sonuç doğurmaz. Yeni modeller ararken tabii ki çeşitli kaynaklara müracaat edilecek, özgürlük ve hukuki temel değerleri koruyarak nasıl bir arada yaşanacağı sorununa çözüm bulmaya çalışılacaktır.

Bu kitabın en önemli yanı, tarihimizde yeterince gelişme gösteremeyen İslam kamu hukukuna, yaşadığımız dünyanın temel politik ve idari sorunlarına çözüm getirecek bir pencere açmayı amaçlamış olmasıdır. Kitabın diğer önemi klasik ve modern siyerci ve tarihçilerin Beni Kurayza ile ilgili aktardıkları yalan yanlış bilgilerin, Hz. Peygamber’in sözde 300 ile 900 Yahudi’yi öldürdüğü yolundaki asılsız rivayetlerin tashih edilmesidir. Kitabın bu en uzun bölümünde bunun tamamen asılsız olduğunu ortaya koymaya çalıştım.

* * *

“Vesika üzerinde duran çağdaş araştırmacılardan Ekrem Ziya Umeri vesikanın isnatlarla hadis kitaplarında yer almayışının sıhhatine gölge düşüremeyeceğini söyler.” (s. 44) Aktarılan bir bilgiye göre Vesika’nın Hz. Ali’nin(kv) kılıcının kınında sakladığı ve bundan bahsettiği rivayet edilir. Bu rivayet dahi, vesikanın bizce mevsukiyetini onaylar.

Vesika’nın kaynakları ve mevsukiyeti hakkında görüşünüz nedir?

2. Kitabın ilk bölümünde tek tek kaynakları vererek göstermeye çalıştığım gibi, Vesika’nın mevsukiyetiyle ilgili en ufak bir terddüt hasıl olmuş değil. Bunu sadece Müslüman müellifler değil, İslam tarihi ve diniyle ilgili zaaf sayılacak en ufak bir bilgi kırıntısını dahi mercek altına alan oryantalistler itiraf ve kbul eder. Willhausen, Caetani ve Montogomery Watt gibi oryantalistler bu metni mucizevi telakki ederler. İbn İshak’tan İbn Hişam ve Ebu Ubeyd’in kitaplarına aldıkları yekpare metinde sadece 25. Maddede ufak bir farklılık vardır. Rahmetli Molla Mansur ile Neş’et Toku bu farklılığın hayli önemli olduğunu iddia etmişlerdir; bense 53 maddedeki tamı tamına benzerliğe “min” ile “ma’a” farkından dolayı gölge düşüremeyeceğini göstermeye çalıştım. Takip ettikleri usul dolayısıyla hadisçilerin metni yekpare almamış olmaları normaldir; isnad zincirindeki halkalarda yer alanlara uyguladıkları cerh ve ta’dil bunu gerektirir; mamafih parça parça metin hadis kitaplarında yer almış bulunmaktadır. En önemlisi Kur’an-ı Kerim’de kaç ayetle doğrulanmaktadır. Başka bir iade ile birçok ayetin nüzul sebebi Vesika’da yer alan maddelerin hükme bağladığı olaylardır.

* * *

“Vesika ile ilgili gündeme geldiği 1992’den buyana yapılan tezleri, yayımlanmış makaleleri ve kitapları gözden geçirdiğimizde değerinin yavaş yavaş farkına varıldığını tespit ediyoruz. Vesika hakkında tez hazırlayan Mustafa Özkan, bu belgenin sadece Müslümanlar için değil, insanlık tarihi açısından da öneminin büyük olduğunu söyler.” (S.52)

“İnsanlık tarihi açısından…” ifadesinden hareketle Vesika’nın tarihi değeri hakkında neler söylenebilir?

“Bazıları sözleşmenin yazılış tarihini kendi bağlamından ve yöneldiği hedeften kopararak mesele yaparlar. (S. 113) Bu farklı anlayışlar, en başta o kişilerin kaynakları ele alış tarzı ve bu tarz üzerine çalışmaları ve akıl yürütmelerinin sonucu oluştuğunu ortaya kordu…

3. Vesika’yla ilgili iki ana yaklaşım var: Bir kesim, Vesika’yı tarihin derinliklerinde kalmış ama bugüne herhangi bir mesaj vermeyen bir belge olarak görür. Genellikle laik kesimler, siyasal rejimin felsefi dayanaklarını batı Aydınlanması’nın kaynaklarında ararlar. Öyle ki onların gözünde Magna Carta seviyesinde bile Vesika’nın bir değeri yok. Bu kesimler için Vesika’nın çağımızda yeni bir siyasete pencere açması kabul edilebilecek bir iddia değildir. Diğerleri ise İslami kesimlerden oluşur. Söz konusu kesimler Vesika’nın mevsukiyetini tabii ki teslim ederler ama maddelerinden çıkardıkları sonuç şu: Hz. Peygamber (s.a.) Mekke’de tutunamayınca Medine’ye hicret etti, Medineliler ona itaat ettiler, hemen Medine’nin hakimi oldu. Bu iddiada olanları temel argümanlarıyla tek tek üçüncü bölümde gösterdim.

Benim ortaya koymaya çalıştığım ise bu değil. Hz. Peygamber zorluklar için yaşadı, Medine’de hakim değil hakem oldu, farklı dini ve etnik grupları bir araya getirip her grubu “ümmet” adı altında siyasi birliğe ortak kıldı. Müşrikler de Yahudiler de (Md. 1, 2 ve 27) “ümmet”in kurucu unsurları oldu. Cizye ayetinin hicretin 9. Yılında inmiş olması bunun en somut delilidir. Yani 9. Seneye kadar Medine’de muharip olmayan muahid müşrikler ve Yahudiler siyasi birliğin içinde yaşamışlardır, bunlar ne zımmi idi ne ekalliyat (azınlık)tı. Hatta 7. Yılda fethedilen Hayber seferine bir Yahudi birlik de katıldı ve ganimetten pay aldı.

İnsanlık tarihi açısından taşıdığı değer ise bilinen beşeri tarihin ilk yazılı toplum sözleşmesidir, buna Hamidullah ve başkaları “anayasa” der. Farklı bakış açısına göre metne “anayasa” demek mümkün, bana göre anayasadan çok, Vesika’ya bir toplum sözleşmesi demek daha uygun düşmektedir. Benimgörüşüme göre önce sözleşme sonra anayasa.

* * *

Vesikanın akit tarihi oldukça farklı bir biçimde değerlendirilmekte. Sizin bu konudaki yaklaşımınız nedir?

“Bazı Müslümanlar Hz. Peygamberi Medine toplumsal yapısında hakem olarak tanımlarken, bazıları da Onu hakim(yönetici) olarak tanımlamakta…

Allah’ın sıfatlarından olan el-hakemi, insanlara da teşmil ettiğimizde, O’nın(c) belirlediği üzere, her iki anlama da geldiği görülecektir. Yani, hakem, aynı zamanda hakimdir de… Zaten Hz. Peygamber içinde bu iki sıfatın uygun düştüğü kabul görecektir.

4. Bu konuyu uzun uzadıya tartıştım. Nakillerden benim çıkardığım sonuca göre Vesika iki aşamada imzalanmıştır.

a) Vesika, Enes bin Malik’in evinde Medineli Yahudiler ve şehirde yaşayan müşriklerle Bedir’den önce,

b) Üç büyük Yahudi kabilesi ile Bedir’den sonra Binti Haris’in evinde imzalanmıştır.

Şu veya bu, bizi asıl ilgilendiren konu, Hz. Peygamber’in Yahudilerle ve müşriklerle sözleşme imzalamış olmasıdır; sözleşme de yine kaynaklarımızın sarahetle belirttiği üzere, Yahudi ve Medineli Müşrikler Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara eziyet vermediği, üzerinde mutabakata varılan maddelere riayet ettikleri sürece sözleşme yürürlükte kalmıştır.

Medine’ye muhacir (mülteci) konumunda gelen birine durup dururken bütün Medinelilerin itaat etmiş olmaları aklen mümkün değildir. Evs ve Hazreç’i de kattığımızda müslümanların genel nüfus içindeki oranları ancak yüzde 15’tir. Hz. Peygamber’i herkesi bir araya getirip sözleşme imzalayacak konuma getiren asıl faktör onun adil, dürüst, sözüne güvenilir ve gerçekçi çözüm getirme yeteneğidir. Reel politik düzeyde attığı her adım ideal politiğe hizmet etmiş; ne reel politiğe saplanıp –haşa- opürtinist olmuş ne de ideal politiği fetişleştirip yaşadığı dünyanın ve toplumun gerçeklerinden kopuk kararlar almıştır. Biz Müslümanların zamanımızda başaramadığımız konu budur.

Medine toplumunu sözleşmeci esaslara göre inşa eden Hz. Peygamber Hakem mi, hakim mi?

5-Hz. Peygamber’in Medine’de “hakim” değil “hakem”di. Bu gerçeği bizzat Kur’an-ı Kerim belirtmektedir: “Allah’ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında olduğu halde, seni nasıl hakem kılıyorlar ve sonra bunun peşinden yüz çeviriyorlar? İşte onlar inanmış (kimseler) değildir.(5/Maide, 43.)

Dahası Kur’an-ı Kerim, hakem olup olmama konusunda Hz. Peygamber’i serbest (muhayyer) bırakmaktadır: “Sana gelecek olurlarsa aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir (hükmetme). Eğer onlardan yüz çevirecek olursan, sana hiçbir şeyle zarar veremezler. Aralarında hükmedecek olursan adaletle hükmet. Şüphesiz Allah, adaletle hükmedenleri sever.” (5/Maide, 42.)

Belirtmek gerekir ki sadece Arapların değil, merkezi, otoriter ve toplumsal hayatı yukarıdan aşağıya doğru belli bir ideolojik doktrine göre şekillendirmeyen geleneksel toplumların tümünde “hakemlik müessesesi” vardı. Hkemliği engelleyen en önemli amil krallıklardı; Arap yarımadasında kabile yapısı krallığa dayanmadığından hakemlik her zaman geçerli olmuştur. Hz. Peygamber bu müesseseyi başarıyla sürdürdü, kendisinin olmadığı, olamayacağı yer ve durumlarda sahabenin hakemlik yapmasını emretti. Vesika’nın çizdiği genel çerçeve içinden gelişmelere bakıldığında şu iki husus anlaşılmaktadır:

a. Hz. Muhammed Medine’de hakim değil, hakemdi; hakimliği Müslüman blok üzerineydi.

b. Müslümanlar da diğer gruplar gibi siyasi birliğin ortaklarıydı.

Tebük savaşına kadar Müslümanlar Medine’de tam anlamıyla askeri ve siyasi hakimiyet kurmuş değillerdi, ancak fikri, manevi ve kültürel olarak bariz bir hegemonyaya sahiptiler. Hatta fikri hegemonyanın Mus’ab bin Umeyr’in Hicretten önce Medine’de kaldığı bir sene içinde kurulduğunu söylemek mümkün. İslam yeni, umut ve heyecan verici bir atmosfer doğurmuş, eski ve geleneksel inanışlar, fikirler önemlerini ve çekiciliklerini kaybetmişlerdi. Daha sonraki yüzyıllarda da açıkça müşahede edileceği gibi beşeriyet denizinde tarihin rüzgarı İslam gemisinin yelkenini şişirmeye başlıyor, muazzam bir devrim yaşanıyordu. Bu olup bitenler, mevhum bir güç olarak farzedilen “tarih”in değil, son vahyi tebliğ edip hayata aktaran Son Peygamber’in ve onun etrafında ihlasla kenetlenmiş ashabının cehdi, mücahedesi ve cihadının başarısıydı. Başarılarının ilhamını Kur’an vahyinden alıyorlardı. Bu açıdan konuyla ilgili son sözü Hz. Aişe koymuştu: “Şehirler kılıçla, Medine Kur’an’la fethedildi.”

Vesika’nın sivil (şer’i) alana etkisi…

Vesika yönetim aygıtını (devlet?) hakemlik seviyesine indirip toplumu (ümmet/camia) öne çıkarmaktadır. Demokrasilerde halk, milliyetçi doktrinlerde millet yüceltilmektedir. Şu var ki demokrasiler yasamayı merkezileştirmek ve milliyetçiler devleti millet inşa eden aygıt konumuna çıkarmak suretiyle, devlet yönetilenlerin tümü üzerinde tek hakim güç olabilmektedir. Liberallerin esas aldıkları bireyin özgürlüğü ise sadece her istediğine ulaşma serbestisinden ibarettir, gerçekte olup biten mütegallibe bir zümrenin-bir sınıfın toplum üzerinde iktisadi ve dolaylı politik tahakküm kurmasındır. Trump, işte başka rejimlerin değil liberal piyasanın ürünüdür. Halkı milliyetçilik veya demokrasi adına yücelttiğinizde rejimden Hitler de çıkar, Tramp da.

Resulullah’ın vefatı sonrasında Vesika, kurucu ve var olan yapıyı devam ettirici bir metin olarak neden pek fazla dikkate alınmadı?

Bunun en önemli sebebi İslam’ın potansiyel kamu hukukunu uygulamayan, fetihçi yönetimlerdir. Halife ve sultanların, şahların ve padişahların Medine Sözleşmesi’nden hoşlanmayacakları gayet açıktır. Saray fakihleri tabii ki bu metne ilgi duymayacaklardı, sivil ulema ise bir yandan hadis usulünün önlerine koyduğu engel, diğer yandan sivil alanı devlete karşı koruma kaygılarına önem verdiklerinden Vesika’yı göremediler.

Günümüz Müslüman toplumlarının sorunlarını çözme açısından Vesika nasıl bir işlev görebilir?

Bu Sözleşmeden hareketle temeli özgürlük, ahlak, adalet ve ihtiram olan bir İslam Barışı (Pax İslam’a) önerebiliriz. Ancak öncelikle müslümanların kendi dinlerini, Kur’an-ı Kerim’i ve Hz. Peygamber’in Sünnet ve Sireti’ni ciddiye almaları, sorunlarının çözümünü asli/sahih kaynaklarında aramaları gerekir. Medine Sözleşmesi, tarihsel bir belge, ancak evrensel bir modeldir. Bence ilhamını Kur’an’dan alan Nübüvvet mucizesidir.

Ali Bulaç, Medine Sözleşmesi, Çıra Yayınları...


Haber Kaynak : Haber Duruş Haber Merkezi


HABERLER