Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Selefiler silahlanıyor mu: Balon mu korkalım mı?

Bülent Şahin Erdeğer'in Independent Türkçe'deki yazısı;

 

Daha önce başka bir yazımda Selefiliğin kökenlerine dair düşünsel bir özet yapmaya çalışmıştım.

Gelin görün ki yazının yayımlanmasından hemen sonra Nakşibendi tarikatının İsmailağa kolunun popüler vaizlerinden Cübbeli Ahmet Hoca olarak tanınan Ahmet Mahmut Ünlü, 'Türkiye'de silahlanan 150 Selefi derneğinin olduğunu ve devlet istediği takdirde isimleri vereceğini' açıkladı.

Fotoğraf: AA

1850 dernek silah bırakmış olacak ki 150 dernekle yetinmiş (!) Çünkü Cübbeli daha önce de 2 bin silahlı dernek olduğunu iddia etmişti.  

Devletin Savcıları, MİT'i, Polisi, Jandarması, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Diyanet'in bilmiyor böyle ciddi bir durumu; ama Cübbeli biliyordu öyle mi? Her durumda bir garabetti bu açıklama…

Cübbeli'nin çıkışı şu anlama geliyor: Gidin benim gibi düşünmeyenlerin derneklerini basın, o süreçte zarar görsünler, nasıl olsa beraat etmek vs. kimsenin umrunda olmaz; çamur atarsın zarar verebildiğin, yıpratabildiğin kadar işte...

İçişleri Bakanlığı, Cübbeli'ye "Nereden aldın bu istihbaratı" diye soracağına 'harekete geçti'. Bakan Yardımcısı Mehmet Ersoy, konuyla ilgili terör ve istihbarat birimleri tarafından tahkikat başlatıldığını açıkladı. 

Tablo devletin bir tarikat liderinden talimat alması şeklinde sonuçlanmıştı.

"İhbar"cı kişinin medyatik bir tarikat lideri olmasının ötesinde söz konusu tarikatın silahlanma, silahlı saldırı, suikastlarla ve de mafya ile adının çokça anılıyor olması ise akıllara dikkatleri kendinden başka yere çevirme, kuşa bak kuşa taktiği mi sorusunu getirdi.


Silahlanma demişken…

İmam Bayram Ali Öztürk'ün 2006'da İsmailağa Camii'nde bıçaklanarak öldürülmesiyle gündeme gelen bu tarikat, bir yanıyla da türlü çekişmelerin, entrikaların hatta zaman zaman cinayetlerin yaşandığı yerlerin başında geliyor.

Tarikat cinayetlerinde rekor, "Mektubatçı" lakaplı Öztürk'ün de mensubu olduğu İsmailağa'da.

Son 20 yıl içinde su yüzüne çıkan 20'ye yakın cinayetin 6'sı bu cemaatin adının karıştığı olaylar. Bayram Ali Öztürk ve Hızır Ali Muratoğlu hoca suikastları…1, 2

Bir başka husus ise gündemde tam da bazı tarikatlardan kaynaklanan yolsuzluk, kadrolaşma, cinsel istismar ve sucuğa at eti karıştırma gibi gıdada sahtekarlık gibi konular gündem olmuşken Cübbeli'nin dikkatleri "can düşmanı" Selefilere yönlendirmesi oldu.

Endişeli sekülerlerin de satın aldığı bu iddiaların abartı ve köpürtme olduğunu söyleyebiliriz. 

Savaş muhabiri arkadaşımız Cihat Arpacık'a kulak verelim: 2 bin dernek silahlanıyor iddiasının nasıl bir vehamet olduğunu sayılarla inceleyelim. 

Şöyle diyor Cihat:

Diyelim ki her dernekte en az 5 kişi silahlandı. Bu 10 bin silahlı militan demek. PKK'nın bu kadar militanı yok. Suriye'de 10 bin savaşçı koca bir şehri zapt eder.

Bazı yapılar toplum nezdinde kendileri hakkında oluşan olumsuz gündemleri unutturmak/örtbas etmek için suni gündemler üretirler. Kanaatim o ki "Selefilerin silahlanması" iddiası bunun için.

Tıpkı bir dönem Haydar Baş'ın misyonerliği, Fethullah Gülen'in Ergenekon'u, Adnan Oktar'ın evrim, Darwinizm meselesini köpürtmesi ve büyük bir tehdit gibi ülke gündemine sunması gibi..

Selefiliği genellemeci bir şekilde toptan bir "milli güvenlik sorunu" olarak hedef gören Hilmi Demir'e göre Selefilik tanımı aslında çağdaş İslamcılığı ifade ediyor.

Şöyle kategorize ediyor Demir:

  1. Metin ve hadis merkezli olmayıp İçtihad düşüncesini öne çıkaran Islahçı Selefiler;
  2. Hadis ve metin merkezli, kurtulmuş fırka iddiası taşıyan, dışlayıcı karaktere sahip silahlı eylemi ve şiddeti bir yol olarak gören Devrimci Selefiler; 
  3. Hanbeliliğe bağlı olan Selefileri ise Vehhabi-Selefiler olarak adlandırabiliriz.

Doğal olarak Selefiliğin çağımıza kadar genleşerek büyümesini sağlayan İbn-i Teymiyye'den Abdulvehhaba, Seyyid Kutup'dan Azzam'a kadar oldukça geniş bir ağda büyük ideologları olmuştur. 3

Maturidi Hanefi Sünni kimliği idealize eden Demir, birbirleriyle etkileşimleri olsa da farklı dönemlerde farklı metodolojilere sahip kişi ve akımları tek bir kategoride kurgulayıp Seyyid Kutub'tan Hasan el-Benna'ya Reşid Rıza'dan Mevdudi'ye çağdaş İslam düşüncesinin önde gelen düşünürlerini külliyen "milli güvenlik sorunu" şeklinde suçlamanın akademik ciddiyetle de bağdaşır bir yanı da yok. 

Demir, "Selefilik Sünnilik değil daha çok İbn Teymiyye'nin görüşleri ile Hanbeliliği esas alan ve Vehhabilikle yeniden üretilen kadim mirasların hepsini bozulma ve sapma olarak gören çağdaş bir harekettir" demektedir.

Cümle kendi içinde çelişkilidir. Hanbeliliği esas alan bir hareket nasıl Sünni ol(a)maz? Selefilik iddianın aksine kadim mirasları reddetmez aksine o miraslardan biri olan Ehl-i Hadis geleneğini mirasçı görür.

Bu açıdan Selefiliği Sünniliğin Ehl-i Hadis ekolünün kadim mirasını esas alan Hanbeliliğin çağdaş kollarından biri olarak tanımlayabiliriz.  

Diğer bir tanımla Selefilik, "Püriten Sünnilik"tir. "Dört Hak Mezhep"ten biri olan Hanbeliliğin püriten bir versiyonu olan Selefiliğin Vahhabi çizgisi ise kendisini saf arı duru çekirdek Sünnilik görmektedir.  

Şimdi gelelim adları çok geçen, hedef gösterilen Selefilere. Selefilikten kasıt bu bağlamda daha çok Vahhabiliktir. 

1328'de vefat eden Şeyhu'l-İslâm İbn-i Teymiyye ve öğrencisi İbn-i Kayyım el-Cevziyye'nin ilmi çabalarıyla ortaya çıkan Selefi ekol Hanbeli Sünni damarın bir kolu. İbn-i Teymiyye'den 422 yıl sonra Muhammed bin Abdulvehhâb ise Selefiliğin bir alt kolu olarak 1750'lerde kendi hareketini başlatmıştı.

Yani her Vahhabi Selefi olsa da her Selefi Vahhabi değildir. 

Selefiliğin Vahhabi kolu da 20'nci yüzyıla geldiğimizde kendi alt kollarına ayrılmıştı:

  1. İhvan-ı Müslimin'e yakın Selefiler, 
  2. Sahve Selefiliği, 
  3. Medhali Selefiliği
  4. İlmi Selefilik  
  5. Cihadi Selefilik 

Akla gelen 5 ayrı Selefilik. Bunların aralarında da ciddi teorik ve metodolojik farklılıklar ve çatışmalar mevcut.

Cihadi Selefilik de üç ana parçaya ayrılmış durumda. Birbirlerini ihanetle, haricilikle mürtetlikle vs. suçluyorlar:

  1. El Kaide liderliğine sadık kalanlar
  2. El Kaide'den ayrılarak daha yerel bir savaşçı direnişçiliğe dönüşen HTŞ Selefiliği
  3. El Kaide'nin devrinin geçtiğini "İslam Devleti / Hilafet" aşamasına geçildiğini savunan bu yüzden Kaidecileri kafir gören IŞİD'çiler. 

IŞİD zemin olarak her ne kadar El Kaide'den doğmuş olsa da teorik ve pratik olarak kendisi dışındaki tüm Müslümanları tekfir/aforoz etmekte.

Bu sebeple El Kaideciler dahil olmak üzere tüm gruplara/kesimlere kafir (İslam'ı reddeden)/mürted (Müslümanken sonradan dinden çıkan) olarak suçlamakta.

Diğer Selefiler de IŞİD'i bırakınız Selefi olarak kabul etmeyi, İslam'ın sapkın gruplarından görmekteler.

DAHA FAZLA OKU

Ayrıca hayati bir ayrıntı da şu: Türkiye'ye silah çeken, Türkiye halkını ve devletini tümden savaşılacak kafirler olarak gören grup IŞİD'çilerdir.

Tüm metodolojik yanlışlarına rağmen IŞİD dışında hiçbir Selefi grup Türkiye'de terör eylemi yapmayı, şiddet eylemleri tasarlamayı doğru görmez. 

2003 yılında Şişli'deki Bet İsrael Sinagogu ve Beyoğlu'ndaki Neve Şalom Sinagogu'na saldırılar düzenlenmişti.

Ardından Beyoğlu'ndaki Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosluğu ve Beşiktaş'taki HSBC Genel Merkezi binası hedef alınmıştı.

Bu 2003'teki 2 saldırı dalgası Selefiler arasında ciddi tartışmalar yaratmış, El Kaide bu saldırıları üstlenmemiş; aksine karşı çıkmıştı. 

Hatta El Kaide lideri Eymen el-Zevahiri, Şiiler ve Hizbullah konusunda ılımlı fikirlere sahipti. Şii Hizbullah ile ortak bir İslami Cephe kurulabileceğine inanan Zevahiri bu maksatla Hizbullah'ı birlikte direnişe dahi davet etmiştir.

Yine el-Kaide'nin bölgesel bir kolu olan Irak el-Kaide'sinin kurduğu IŞİD (-sözde- İslam Devleti) terör örgütünü Irak'ta Şii katliamı yaptığı için tenkitte bulunmuş ve bu yüzden IŞİD ile el-Kaide'nin arası açılmıştır.

Zevahiri'ye göre mücadele edilmesi gereken asıl düşman ABD ve Batı ülkeleridir. Zevahiri en son 2013 yılında yayımladığı 'Cihadın Genel Kuralları' adlı beyanatında el-Kaide militanlarına sivil halktan Şiilere, İsmaililere, Ahmedilere, Alevilere ve Sufilere katliam yapılmamasını vurgulamıştı.

Zevahiri'nin buradaki mesajı aslında mezhep çatışması üzerinden var olmaya çalışan IŞİD'e karşı olmuştu.

Bu El Kaide'nin küresel cihat teori ve pratiği doğrudur anlamına gelmiyor ancak IŞİD'den farklı değerlendirilmesi gerekiyor.

El Kaide uluslararası hukuk açısından gayrimeşru olmakla birlikte Türkiye'ye yakın tehdit El Kaide değil İŞİD'dir.

El Kaide'nin problemi ise "Batı" olarak sivil-asker ayrımı gözetmemesi ve savaş alanı olmayan coğrafyalarda gayrimüslim sivillere yönelik şiddeti normal görmesidir.
 

ebusaidyarbuzi.jpg

Ebu Said (Yarbuzi) dönemin Başbakan Yardımcısı Emrullah İşler ile / Fotoğraf: Twitter​​​​​​


Apolitik Selefilik

Bir de tüm bu Cihadi/Cihatçı Selefiliği, Selefilik'ten kopma/sapma gören Selefiler var. Tümden silahlı metodu, tekfir vs. şeyleri reddediyorlar. Selefiliği a-politik bir yorumunu kabulleniyorlar. 

Hatta Türkiye'deki bazı Selefi gruplar AK Parti'ye oy vermek farzdır bile diyor.

Bazıları ise hiç o işlere girmeyip sadece hadis öğrenimi eğitimi ve klasik selefiliğin kelami, fıkhi konularına yoğunlaşmış durumdalar.

Ebu Haris, Ebu Hanzala (Halis Bayuncuk), Ebu Said (Yarbuzi), Abdullah Yolcu, Hüseyin Cinisli, Mehmet Emin Akın, Musab Köylüoğlu, Ebu Zerka, Musa Ebu Cafer, Cihan Elmas, Mehmet Şahin, Ubeydullah Arslan, Recep Baltacı, Murat Gezenler gibi pek çok Selefi vaiz ve hoca hem yaşadıkları bölgelerde hem de sosyal medyada aktifler.
 

selefilik-2-k53l.jpg

Ebu Hanzala olarak tanınan Halis Bayuncuk hapse girmeden önce cuma namazı kıldırırken / Fotoğraf: Twitter


Hemen hemen hepsiyle de fikren karşıt yerlerde bulunuyorum. Ancak bu karşıtlığım bu kişilerin doğal insan haklarının ihlal edilmesini savunmamı gerektirmiyor.  

Birbirlerinden farklı yolları, söylemleri olan birçok ismi tek bir torbaya doldurup jurnallemek ahlaki olmadığı gibi konuyu sulandırmak anlamına da geliyor. 

Selefi yapılanmalar, ister ılımlı ister apolitik ister cihatçı ister tekfirci versiyonları olsun, en küçük ihtilafta bölünerek küçüldüklerinden toplumsal taban bulmaları sosyolojik olarak çok zordur.

Selefi grupların ilmi alanlarda derinleşmeleri keskin ve çatışmacı yönlerinin törpülenmesini sağlamaktadır. Dolayısıyla bu küçük grupları sürekli kriminalize etmek radikalleşmelerine ve agresifleşmelerine yol açmaktadır.

Aksine bu gibi grupların akademik, ilmi havzalara yönlendirilmeleri en akılcı yoldur. Örneğin bu zeminde Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara, Prof. Dr. Ferhat Koca, Enver Arpa, Prof. Dr. Mevlüt Uyanık, Prof. Dr. Sönmez Kutlu gibi akademisyenlerin çabaları göz ardı edilmemeli. 
 


Türkiye'de çoktandır unutulan bir hukuk ilkesi var. Hiç kimse, suçluluğu mahkemenin kesinleşmiş hükmü ile sabit oluncaya kadar suçlu ilan edilemez ve mahkum edilemez.

Düşünelim. Türkiye'de bizzat devlete ve sivillere yönelik silahlı eylemler düzenleyen birçok silahlı örgüt var.

Bu örgütlerin çoğu Marksist Leninist ideolojiye mensup. Bir kısmı TİT gibi Türkçülüğü savunuyor. İBDA-C gibi örgütler de Necip Fazıl çizgisini ve tasavvufu savunuyorlar.

Şimdi bu gerçekten hareketle sosyalizm karşıtı biri "Sosyalistler silahlanıyor""Sosyalist yayınevleri kapatılsın, dernekleri basılsın yazarları tutuklansın" dese; Türkçülük karşıtı biri de "Tüm Türkçüler silahlanıyor" diye gündemi meşgul etse ne olur?

Bunun adı korku(t)ma polikasıdır. Genellemelerle ötekini şeytanlaştırıp sadece kendisi gibi düşünenlere hayat hakkı tanıyan özü itibarıyla faşizan bir tutumdur.

Kaldı ki "Selefilik" kavramsal alanı çok geniş bir konu. Tevhid, cihat, ıslah, öze dönüş, İslam düşüncesi, hurafelerle mücadele başlıkları altında birbirine benzeyen; ama içerikte farklı kollara çatallanan çok geniş bir bilgi ve eylem ağını tümden terörize etmek, kriminalize ederek illegal alana iteklemek hem akıl dışı hem insafsızca.  

Ülkemizde az bir kesim tümden İslam'a daha kitlesel bir kesim de genel olarak İslamcılığa karşı olabilir.

Ama yargının her geçen daha da siyasallaştığı adil yargılanmanın bir fanteziye dönüştüğü bir ülkede her kesimin karşıtı olduğu düşünce akımını bu aslan arenasına fırlatması aslında topluca bir çöküş demek.

Bizden olmasa da kişilerin ve düşünceler için adalet istemek gerekiyor. Devletin güvenlik birimlerinin "suç" içeren bir hazırlığı ise sonut delillerle kamuoyu ile paylaşması ve yargının fikri değil zanlıyı yargılaması gerekir. Dedim ya fantezi işte… 

İnsanlar Selefi olabilirler, tarikatçı olabilirler, Kemalist ya da komünist olabilirler. Bunlar suç değildir.

Dernek kurabilirler isterlerse fareye de tapabilirler ateist de olabilirler. İnsanların yargıya muhatap olacakları alan suç olan durumlardır. 

O da suçu işleyenin şahsıyla alakalıdır. Sivil toplum örgütleri olan dernek ve vakıflar da denetime zaten tabiler. Daha çok da denetlenmeliler. Ama bu denetimi bir cadı avına dönüştürmemek şartıyla…

Fethullah Gülen ve örgütünü örnek verelim. FETÖ mensupları Hanefi mezhebine mensupturlar ve kendilerini Nakşibendi ve Kadiri Şeyhi Alvarlı Efe (1868-1956) üzerinden ehl-i tasavvuf, Said-i Nursi üzerinden de Nurcu olarak kabul ederler.

Şimdi bu gerçek üzerinden bir genelleme yaparak Hanefi dernekler, sufi dernekler, Nurcu tüm dernekler FETÖ gibidir denebilir mi? 

Taliban da koyu Hanefi ve Sünnidir hatta Maturididirler. Şimdi biri kalksa bütün Hanefiler Maturidiler Taliban gibidir dese bu ne kadar mantıklıdır?

Ama gelin görün ki dini gruplar birbirlerinin ayağını kaydırmak için devlet gücünü ve toplumdaki haklı endişeleri istismar ederek ihbarcılığa, hedef göstermeye çok hevesliler.

İlmi alanda ihtilaf içinde olanlar bu zeminde tartışmak yerine kendisi gibi düşünmeyen karşıt görüşlü kesimleri hedef göstermekten ilmi konuları kriminalize etmekten çekinmiyorlar.

Manidar olan şey bir Nakşi vaizin tarikatlar kapatılsın diyen Sözcü gazetesi'ne selefilerin silahlandığı iddiasını fısıldamasında.

Daha önce Perinçek'e de göz kırpan Cübbeli'nin bu dedikodusu TELE1, Halk TV gibi TV'lerde endişeli sekülerlerin "dinciler silahlanıyor, hepimizi kesecekler" korku söylemlerini alevlendiriyor. 

"Tarikatlar Kapatılsın, çünkü hepsi potansiyel çocuk istismarcısıdır" demek ne kadar genellemeci ve tahkir edicisiyse, "2 bin Selefi Dernek var silahlanıyorlar hepsi IŞİD'çi ya da El Kaidecidir, teröristtir" demek de o kadar genellemeci ve tahkir edicidir. 

Oysa olması gereken devletin hukuk dairesi içinde suçu kim işlerse işlesin sadece o suçluyu yargılaması, düşüncelere, inançlara suçlu muamelesi yapmamasıdır. 


Sonuç olarak Türkiye'de bir güvenlik sorunu varsa o sorunun kaynağı ülke devletine ve halkına doğrudan saldıran IŞİD'çiliktir.

Şayet bu örgütün vb. şekilde ülke içinde şiddeti öngören yapılanmalar varsa somut deliller varsa müdahale elbette edilmelidir.

Ancak Türkiye'de yukarıda belirttiğimiz ayrımlar, farklar gözetilmeksizin tüm Selefiler IŞİD'çilik ya da El Kaide'cilikle yaftalanmaktadır ki bu toptancılıkla pek çok insanın hukuki hakları rahatlıkla çiğnenmektedir.

Küçük gruplar baskılarla daha da marjinalize edilmekte ve şiddete teşvik edilmektedir.

Ayrıca Selefilik tanımının alabildiğince genişletilip genellenmesi ile at izi ile it izi birbirine karıştırılmakta düşünce ve din alanında tartışılması gereken konular politize edilerek bir baskı aracına alet edilmektedir.

 

  

 

  1. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/elini-uskudar-dan-cek-diyen-muftuye-5-kursun-5304267
  2. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/veliaht-cinayetlerinin-arkasindaki-gercekler-5308388
  3. https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/teostrateji-arastirmalari-merkezi/bir-guvenlik-tehdidi-olarak-selefilik


*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

© The Independentturkish


Haber Kaynak : Independet Türkçe


Anahtar Kelimeler: Selefiler silahlanıyor : Balon korkalım ?

HABERLER