YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Salgınla Mücadelenin İlk Eşiği: Eşitsizlikler

Salgınla birlikte evden veya uzaktan çalışma gündeme geldi. Ancak bu çalışma şartlarında herkesin eşit olmadığı gerçeğini gözden kaçırmamak gerekiyor.

Doç. Dr. Lütfi Sunar’ın ‘konuya dair’ analiz yazısı..

Salgın gibi krizlerin doğrudan etkilediği toplumsal olgu her zaman sosyoekonomik eşitsizlikler olur, bu salgında da öyle olacak. Yaşanan sürecin toplumun yoksul ve güvencesiz kesimleri için özel bir dikkatle değerlendirilmesi gerekiyor.

İnsanlar biyolojik olarak hastalıklara eşit açıklıkta veya dayanıklı olmadıkları gibi sosyoekonomik nedenlerle de sağlığını koruma, evde kalma, izolasyon, tedavi ve rehabilitasyon anlamında eşit fırsatlara sahip değiller. Bugün ilk aşamada uygulanan evde kalma gibi tedbirler özellikle sabit gelirli ve iş garantisi olan orta sınıflar için anlamlı görünse de salgının çok sayıda esnafın zora girmesine, işçilerin işini kaybetmesine ve düzensiz işlerde çalışanların gelirlerinden bütünüyle mahrum kalmalarına yol açacağı görülüyor. Sosyoekonomik eşitsizlikler farklı kesimler için sağlığa erişimi ve hastalığa yakalanma ihtimalini çok ciddi bir biçimde etkilediği gibi salgın sürecinde bu döngü katlanarak artacak.

İşsizlikteki Artışlar Yoksullaşma Doğuracak

Mevcut krizden en çok etkilenen kim olacak? ILO’nun yaptığı analizlere göre Covid-19 salgını neticesinde yaşanan tam veya kısmi tatiller, şu anda dünyadaki işgücünün yaklaşık % 81'ini temsil eden yaklaşık 2,7 milyar işçiyi etkiliyor. Yılın ikinci çeyreğinde 195 milyon tam zamanlı işçiye eşdeğer çalışma zamanı kaybedilecek ve bu kayıp ciddi bir biçimde işçi kesimi tarafından karşılanacak. Salgından ötürü “ciddi ve yıkıcı” risk altında bulunan sektörlerde 1 milyar 250 milyon işçi çalışıyor. Bu rapora göre benzer şekilde, kendi hesabına çalışan küçük esnaf ve zanaatkarlar, küçük işletme sahipleri de büyük bir kayıp yaşayacaklar. Dünya ekonomisinde en iyi ihtimalle %3, ılımlı bir tahminle %6 ve daha kötüsü olursa %10’lara varan bir daralmanın beklendiği bu krizde yıl sonunda 25 milyona yakın kişinin işsiz kalması bekleniyor.

Salgınla birlikte evden veya uzaktan çalışma gündeme geldi. Ancak bu çalışma şartlarında herkesin eşit olmadığı gerçeğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Gelirlerine ve ekonomik sektörlerinin tatil olup olmadığına bağlı olarak, işçiler farklı risklere maruz kalıyor. Sağlık, kargo ve taşımacılık, kritik tedarik zincirleri (gıda, ilaç, teslimat, temel sanayi ve hizmetler) gibi düşük gelirli işlerde çalışanların bazıları halen işe gidip gelmeye devam ediyor. Bu sektörlerde çalışanlar evden çalışamamaları nedeniyle daha fazla enfeksiyon riskine maruz kalıyor.

Öte yandan özellikle hizmet sektöründe çalışan düşük gelirli birçok işçi evden çalışamaz ve bu sektörler tatil edildiği için işe de gidemez durumda. ABD’de yapılan bir araştırma evden çalışma imkanı ile işin getirdiği kazanç arasında yakın bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Buna göre gelir dilimlerinin en alt çeyreğinde (Alt %25) yer alan işçilerin yalnızca %9,2’sinin işi evden çalışmasına müsait iken bu oran sırasıyla ikinci çeyreklik gelir diliminde %20.1, üçüncü çeyreklik dilimde %37.3 ve en yüksek gelire sahip olan işlerde çalışanlarda ise %61,5 seviyesinde.

Türkiye’de de salgın tehdidi ortaya çıktığında ekonomi durdurulmadı ama sıkı tedbirlerle çok ciddi bir yavaşlama söz konusu oldu. Mart ortasından itibaren okulların kapatılması ile uzaktan eğitime ve pek çok sektörde evden ve uzaktan çalışma sistemine geçildi. Ancak pek çok sektörde çalışma gereklilikleri buna uygun durumda değil. Türkiye’de istihdamda çok önemli bir pay sahibi olan turizm, yeme-içme, satış-pazarlama gibi sektörlerde neredeyse tam bir şalter kapatma durumu söz konusu.

Türkiye İş Kurumu’nun (İŞKUR) salgınının etkili olduğu Mart ayına ilişkin verileri bu durumu yansıtan bazı ön veriler içeriyor. Şubat 2020’de 3 milyon 451 bin 793 olan İŞKUR’a kayıtlı işsiz sayısı Mart 2020’de 3 milyon 675 bin 116’ya yükseldi. Hükümetin kısa çalışma ödeneği tedbirlerinin Mart sonunda devreye soktuğu dikkate alınırsa salgının iş piyasasındaki asıl etkilerini Nisan ayında göstereceği tahmin edilebilir.
Hesaplamalara göre Türkiye’de sürecin sonunda toplam %13 civarında bir istihdam kaybı olabilir.

Yapılan hesaplamalara göre Türkiye’de sürecin sonunda toplam %13 civarında bir istihdam kaybı olabilir. Bu da en yaklaşık 2 milyona yakın yeni işsiz anlamına gelecek. Bu anlamda en çok istihdam kaybı faaliyetleri tamamen kısıtlanan konaklama ve yiyecek sektöründe yaşanacak. Bu sektörde yaklaşık 700 bin kişinin işini kaybetmesi bekleniyor. Bunu müteakiben perakende sektöründe 600 bin, tekstil ve konfeksiyon sektörlerinde 330 bin, seyahat, tur hizmetleri sektöründe ise 30 binden fazla kişinin işsiz kalabileceği tahmin ediliyor.

Bu sektörlere büro hizmetleri, ticaret, taşımacılık gibi sektörler eklendiğinde çok ciddi bir işsizlik tehlikesi söz konusu. Kamunun işletmelere işsizlik desteği ise şimdilik üç ayla sınırlı ve uzun vadede ne kadar sürdürülebilir bir kurtarma paketi olacağı şüpheli. Muhtemelen alınan tedbirler sadece yere çakılmayı yavaşlatacak bir paraşüt etkisi gösterecek.

Küresel ekonomi bir ekonomik krize yaklaştıkça ve hükümetlerin kurtarma programları sermayeye öncelik vermeye devam ettikçe, kıt kaynaklar ve fon tahsis kararları, eşitsizlikleri daha da derinleştirmeye aday görünüyor.
Dolayısıyla evde kalmak virüsün yayılımını yavaşlatsa da bazıları için bir seçenek değil. İşlerin tatil edilmesi düşük gelirli işlerde çalışan milyonlar için işsizlik ve gelir kaybı demek. Hükümetlerin aldığı tedbirlere bakıldığında bu kesimler için ayrılan payın sermayeyi kurtarmak için ayrılan payla kıyaslanmayacak ölçüde düşük olduğu da çok açık. Küresel ekonomi bir ekonomik krize yaklaştıkça ve hükümetlerin kurtarma programları sermayeye öncelik vermeye devam ettikçe, kıt kaynaklar ve fon tahsis kararları, eşitsizlikleri daha da derinleştirmeye aday görünüyor.

Ekonomideki bir daralma ve iş kaybı doğrudan en alt sosyoekonomik grubu kıskaca alıyor ve sosyal yapıda tamir edilemez gedikler oluşturuyor. Dolayısıyla özellikle yaşlıları, engellileri, dul ve yetimleri, işsizleri ve vasıfsız bedensel geçici işlerde çalışanları önceleyen uygulamaların hayata geçirilmesi çok önem arz ediyor. Ancak iktisadi eşitsizliğin etkisi bununla sınırlı değil; sosyoekonomik etkenlerin doğrudan salgının konusu olan hastalıkla ilgili de yıkıcı etkileri mevcut.

“Hastalıkta ve Sağlıkta” Eşitsizlik

Eşitsizlik araştırmalarının verilerine yakından baktığımızda sağlığın ve hastalığın eşit dağılmadığını görebiliriz. Sağlık ve hastalık insanlar arasında eşit dağılmaz. Genellikle varsılların ve yoksulların hastalıkları veya rahatsızlıkları birbirinden farklıdır. Ayrıca yaşam süreleri, bağımlılık, kronik hastalıklar, iş ve meslek hastalıkları, iş kazaları ve bebek ölümleri gibi alanların yoksulluk ile doğrudan bir ilişkisi mevcuttur. Ayrıca koronavirüs salgını gibi büyük krizlerin, sosyal yapıda en altta yer alanların yükünü artırdığını ve şiddet, suç ve intihar gibi sapma davranışlarını önemli ölçüde etkilediğini görüyoruz.
Sağlık ve hastalık insanlar arasında eşit dağılmaz. Genellikle varsılların ve yoksulların hastalıkları veya rahatsızlıkları birbirinden farklıdır.

Jennifer M. Mellor ve Jeffrey D. Milyo Income Inequality and Health başlıklı yazıda sosyoekonomik eşitsizlikler ile madde bağımlılığı, psikolojik rahatsızlıklar, kronik hastalıklar arasındaki bağlantıyı ampirik veriler üzerinden gösteriyorlar. Benzer şekilde William A. Vega ve William M. Sribney ABD’de otuz yıl önce gelir düzeyi bakımından en tepedeki %20’nin yaşam beklentisinin en alttaki %20’nin yaşam beklentisinden 5 yıl uzunken bugün, bu farkın erkekler için 12 yıl ve kadınlar için 14 yıla çıktığını belirtiyorlar.

Benzer sonuçları Dilek Şahin, Türkiye için bulmaktadır. Buna göre gelir arttıkça doğumda yaşam beklentisi artmaktadır. Yelda Özen, Türkiye’de Sağlıkta Eşitsizlikler başlıklı yazısında Türkiye’de, genel anlamda sağlık göstergelerinde iyileşme gözlenirken sağlığa erişim ve ayrılan kaynaklar bakımından eşitsizliklerde bir artış gözlendiğini dile getirmektedir.

Koronavirüs salgını bu anlamda sosyoekonomik eşitsizliklerin sağlık sistemindeki etkilerini göstermesi bakımından tam bir turnusol kağıdı oldu. Mariano Aguirre “koronavirüs, neoliberal mantığı değiştirmeli ve refah devleti ile piyasa ekonomisi arasındaki krizleri önleyebilecek plandaki sosyal sözleşmeyi kurtarmalıdır,” derken suya ve gıdaya erişimde yaşanan eşitsizlikleri tartışıyor.

Küresel ekonomideki herhangi %1’lik bir daralmanın, yoksul sayısının ve bununla birlikte gıda güvenliğine sahip olmayan insanların sayısını %2 (yani 14 milyon kişi) artıracağı tahmin ediliyor.
Rob Vos, Will Martin ve David Laborde, International Food Policy Research Institute için hazırladıkları raporda küresel ekonomideki herhangi %1’lik bir daralmanın, yoksul sayısının ve bununla birlikte gıda güvenliğine sahip olmayan insanların sayısını %2 (yani 14 milyon kişi) artıracağını tahmin ediyorlar. Dünya ekonomisinin en iyi ihtimalle %3 ve daha makul bir tahminle %6-7 daralacağı düşünülürse gıda erişiminin nasıl bir tehditle karşı karşıya kaldığı ve bu salgının dünyadaki 50 milyondan fazla insanı mutlak yoksulluğa iteceği görülebilir.

Salgın Neden Siyahları ve Yoksulları Öldürüyor

Normal koşullarda sağlık hizmetlerine erişimi sınırlı veya niteliksiz olan yoksul nüfus, kriz zamanlarında en savunmasız kesimleri oluşturuyor. ABD’de gazeteler bir süredir salgının, sosyoekonomik olarak dezavantajlı kesimde yer alan siyahlar arasında daha fazla yaygınlaştığına ve ölüm oranlarının bu kesimlerde daha fazla olduğuna dair haber ve analizlere yer veriyor. New York Times 8 Nisan tarihli bir haberinde birkaç eyalet ve büyük şehir tarafından yayınlanan verilere göre, koronavirüsün, ABD'deki siyahi nüfus arasında orantısız olarak yüksek oranlarda yayıldığını ve öldürücü olduğunu verilerle açıklıyordu.

Benzer şekilde bir aile hekimi ve epidemiyolog olan Camara Phyllis Jones CNN’e verdiği görüşte Amerika’da siyahların daha fazla enfekte olup ve daha fazla ölmelerini ironik bir dille onların bedenlerine kamusal yatırımın daha az olmasıyla bağlantılandırıyor. Bunun en önemli sebebi Amerika’daki yapısallaşmış ırkçılık. Siyahlar sistematik olarak daha yoksullar ve yoksullar da Covid-19'dan daha fazla etkilenmeye yol açan diyabet, kalp hastalığı ve akciğer yetmezliği gibi kronik hastalıklara daha fazla sahipler. Zira sağlık hizmetlerine erişimleri düşük ve yaşanan iş kaybı bu insanların gelecekte daha da olumsuz koşullarda olmalarına neden olacak.
Her ne kadar televizyonlara sadece “meşhurların” görüntüleri düşse (ve böylece sosyoekonomik düzeyi daha yüksek olanların daha fazla bu virüse yakalandığı gibi bir izlenim oluşsa da) virüs yoksul kesimler arasında daha tahripkar etkiler oluşturuyor.

ABD’de koronavirüsün açığa çıkardığı sosyoekonomik eşitsizliklere sadece buraya mahsus oldukları muamelesi yaparsak meseleyi tam anlamış olmayız. Benzer bir durumun ABD’deki kadar açık ve net olmasa da Türkiye için de geçerli olduğunu görmekteyiz. Her ne kadar televizyonlara sadece “meşhurların” görüntüleri düşse (ve böylece sosyoekonomik düzeyi daha yüksek olanların daha fazla bu virüse yakalandığı gibi bir izlenim oluşsa da) virüs yoksul kesimler arasında daha tahripkar etkiler oluşturuyor.

Geçtiğimiz günlerde salgını şehirlerde ve şehirler içinde ilçe ve mahallelerdeki yayılma ve etki düzeyini gösteren veriler yayımlandı. Bu anlamda en kritik görünümde olan İstanbul’da dağılımın çarpıcı biçimini gördük. İstanbul’da salgın açısından en yüksek riski taşıyan ilçenin Esenler ve bunun peşinden Zeytinburnu, Bahçelievler, Güngören, Bağcılar, Gaziosmanpaşa, Fatih ve Esenyurt geliyor. Yayılım bu ilçelerde de belirli mahallelerde yoğunlaşmış durumda. Nüfus ve yerleşim yoğunluğunun en fazla olduğu bu ilçeler ayrıca bedensel işçilerin de en yoğun yaşadığı yerler. Bu anlamda İstanbul’un seçkin muhitleriyle kıyaslandığında bu yoğunluk daha açık kendisini gösterir. Örneğin Onur Başer’in yaptığı çalışmaya göre Esenler Fatih Mahallesi’nde kilometrekare başına düşen kişi sayısı 86 bin 949 iken Çifte Havuzlar Mahallesi’nde kilometrekare başına düşen kişi sayısı 2008. Nüfusun yoğunluğu yaygın yoksulluğa ve sosyal imkanların kısıtına delalet etmektedir. Ancak nüfus yoğunluğu tek etken değil yine de. İstanbul’da nüfusu ve yapılaşması görece daha yoğun olsa da virüsün daha az yayıldığı yerler de var. Örneğin Başakşehir. Nüfus yoğunluğu yüksek olmasına rağmen salgından daha az etkilenen yerler arasında. Bu anlamda bize yardımcı olacak bir başka etkene mahallelerin sosyoekonomik farklılık endekslerine başvurduğumuzda bu veri daha anlamlı hale geliyor.

Uzman görüşleri, sağlığa ve bakıma erişimdeki yerleşik eşitsizliklerin etkisine dikkat çekiyor. Hastalık çatışma bölgeleri, hapishaneler ve mülteci kampları da dahil olmak üzere en kırılgan ortamlarda yayılmaya başlarken, COVID-19'un bu anlamda tam etkileri de henüz görülmüş değil.

Amerika’yı Yeniden Keşfetmemek İçin

Yukarıdaki örnek ve atıfların önemli bir kısmı ABD’den zira toplumsal eşitsizliklerin sağlığa erişime en keskin şekilde etki ettiği başlıca ülkelerden biri. Bu bağlamda Türkiye’de özellikle son yıllarda sağlıkta özelleşme konusundaki tartışmaları bir daha dikkatli bir biçimde ele almak gerekiyor. Bizim yürüdüğümüz yolu daha önce kat etmiş ülkelerdeki sağlığa erişim sorunları sağlık politikaları anlamında bize ders olmalı. Son yıllarda sağlığa yapılan kamu yatırımlarının önemini bu salgında açık bir biçimde gördük. Dolayısıyla sağlıkta neoliberal özelleşme politikalarının maliyetinin ne kadar ağır olduğunu artık daha yakından biliyoruz.
COVID-19 salgınının yarattığı sosyal krizin, orta ve uzun vadede eşitsizliği, dışlamayı, ayrımcılığı ve küresel işsizliği de artıracağı belirtiliyor.

Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı 6 Nisan’da yayımladığı The Social Impact of COVID-19 başlıklı bir notta doğru politikalar uygulanmazsa, COVID-19 salgınının yarattığı sosyal krizin, orta ve uzun vadede eşitsizliği, dışlamayı, ayrımcılığı ve küresel işsizliği de artıracağı belirtiliyor. Bu anlamda kapsamlı sosyal koruma sistemlerinin devreye alınması gerektiği vurgulanarak temel gelir güvenliğinin sağlanmasına ve sosyal kapasitenin artırılmasına çağrı yapılıyor. Bir diğer raporda da özellikle sorumlulukların paylaşılmasına ve sorunun çok boyutlu bir şekilde ele alınmasına olan ihtiyaç dile getiriliyor.

Borcun Sarmal Döngüsü

1980'lerden bu yana bütün dünyada en yüksek gelir grubunun ekonomik büyümeden aldıkları pay sürekli arttı. Bu da kaymak tabakanın gittikçe daha rahat bir hayat sürmesine yol açtı. Atif Mian, Ludwig Straub ve Amir Sufi henüz bugünlerde bitirdikleri The Saving Glut of the Rich and the Rise in Household Debt isimli çalışmalarında en tepedekilerin iktisadi kaynaklardan ve gelirlerden daha fazla pay almalarının aslında geri kalanları borçlanmaya yönlendirildiğini gösteriyorlar. Başka bir deyişle azınlığın finansal serveti artarken geniş halk kitlelerinin finansal borcu artıyor. Elbette bu ikisi arasında çok yakın bir bağlantı var.

Öte yandan benzer bir durum devletler için de geçerli. Devletlerin de kamu hizmetlerini ve düzenini devam ettirmek için sürekli borçlandıklarını görüyoruz. Tepedeki grubun elinde biriken servet bu borçların ana kaynağını teşkil ediyor. Devletlerin kamu hizmetlerini yürütmek için halktan topladıkları vergilerin önemli bir oranı bu borçların faizini ödemeye gidiyor. Böylece bir kez daha tepedekilerin zenginliği artıran bir unsur olarak işlev görüyor. Bu sebeple birçok ülke son yıllarda kamu bütçelerinde borçla finanse edilen, yamanamaz açıklara varmış durumda.

COVID-19 krizinin neden olduğu ekonomik kayıpların ardından da devletlerin borçlanma eğilimleri hızlanacaktır.

Tahmin edileceği üzere COVID-19 krizinin neden olduğu ekonomik kayıpların ardından da devletlerin borçlanma eğilimleri hızlanacaktır. Çünkü ekonomi daralacağı için hükümetlerin vergi gelirlerinde de bir daralma olacaktır. Yani bir taraftan devletlerin gelirleri azalırken öte taraftan da giderleri artmaktadır. Salgınla mücadele ve ortaya çıkan sosyal sorunları kapatmak için gereken yüksek bütçeler büyük bir borçlanma ihtiyacı doğuruyor.
Bu anlamda küresel düzeyde birikim sahibi grupların ve fonların bu borçların kaynağını oluşturacağını biliyoruz. Şimdiden zor durumdaki devletlere yüksek faizlerle borç vermek üzere tezgahlarını açmış vaziyetteler. Bu da orta vadede hem ülkelerin içinde gelir grupları arasında hem de ülkeler arasında eşitsizliğin artacağını bize gösteriyor.

Devamı >>>