Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Sağlıkçıların sağlığını kim düşünecek?

Hüseyin Akın, otuz altı saat nöbet tutmaktan evine dönerken bir trafik kazsında vefat eden bir sağlıkçı üzerinden sisteme yönelik eleştirisi yapmakta ve bunu böyle sürmemesini gerektiğini belirtmektedir.

Ankara’da 36 saat nöbet tutan bir genç asistan doktor nöbet bitiminde arabasıyla eve giderken duran bir kamyona çarparak hayatını kaybetti. Talihsiz kadın belki de direksiyonun başında uyuyakaldı. 36 saat nöbet tutmanın adına çalışma denir mi bilmiyorum. Neresinden bakarsak bakalım sağlıksız bir durum. Başkalarını sağlığa kavuşturmak için fedakârca çalışan başta doktorlar olmak üzere sağlık personelinin kendisi sağlığından oluyor, ne hazin! Doktorlar Süpermen olmadığına göre çalışma şartları da mutlaka güçleri nispetinde olmalıdır. Afet, felaket, savaş gibi durumlar dışında hastanelerin işleyişi hekimlerin ailevi ve sosyal hayatları göz önünde bulundurularak tanzim edilmelidir. Sağlık çalışanlarına hasta ve hasta yakınlarının şiddeti nasıl zorlu koşullarda çalıştıklarını göstermekteyken beslenme ve uyku gibi temel ihtiyaçların göz ardı edilmesi ayrıca bir şiddettir. Şartlar ve koşullar dayatmaya dönüşüp çalışanın gücünü aşacak düzeye geldiğinde ortada failini saklayan bir şiddet var demektir. Mobbing de bir şiddettir sağlıksız şartlar da. Sağlık çalışanlarını korumayan, sıkıntılarını umursamayan bir toplum aslında kendi sağlığını korumayan toplumdur.

 

BU DÜNYADA ÖLÜM VAR!

Üstat Sezai Karakoç şiirinin uyarıcı bir etkisi var. Dünyada ölüme ait sessizlik hayatın üzerini kapladığında Sezai Karakoç’un şiiri devreye girer. Hemen uyandırma misyonunu üstlenir. Ölüm bütün gürültüsüyle gelip hayatın üzerindeki ölü toprağını silkeler, sessizliği dağıtır. Neredeyse iki günde bir yakın çevremizden birilerinin ölüm haberini alıyoruz. Bu böyle değildi. Ölüm seyrek, hayat duruma hâkimdi. Yani hayatın kolları her yere yetişiyordu. Son zamanlarda bu değişti. Ölümün üzerinde hayat sessizliği var. Ölümün hayati tarafı kalmadı gibi. Bir yerlerde bir başına ölünüyor. Yaşarken yanınızda kimsenin olmaması bir dereceye kadar belki anlayışla kabul edilip geçiştirilebilir. Fakat ölürken yakın olarak yanınızda tek kişi yoksa bu kolay hazmedilecek bir şey değildir. Kurumlar tarafından doğumunuz gerçekleşiyor ve yine kurumlarca ölümünüze hükmedilip toprağa müsait hale getiriliyorsunuz. Toplu konutların karşısında mevzilenir gibi sıralanan mezarlar yaşadığımız hayata nispet yapıp dalga geçiyor sanki. Aslında ben bu kadar söz yığınıyla daha kısa ve de kestirme bir şey söylemeyi murat etmiştim. Meğerse üstat Sezai Karakoç dizeyi zamanın boşluğuna en muhkem şekilde çoktan çakmış bile: “Değişe değişe bozulmuş ölüm bile / Ölüm bir grev gibi kaplamış ülkemizi.” “Bu işyerinde grev var!” levhasıyla “Bu dünyada ölüm var!” uyarısı ne kadar birbirini çağrıştırıyor. Sezai Karakoç’a göre şairler başka bir âlemden dünyaya düşmüş yabancılardır. Vazifelidirler. Fakat bunun farkında değildirler. İsrafil’in ve de Azrail’in habercisi olmak gibi bir vazifeleri olduğundan haberdar değillerdir. Dünyada kalma izni aldıktan sonra her şeyin farkına varıp ayırdına ulaşırlar. Fakat yine de ölüm bütün ulakları atlatarak olay mahalline herkesten evvel gelir.