Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Rusya’nın ahvâli

Süleyman Seyfi Öğün yazdı;

Osmanlı devletinin çöküş süreçlerinde kendisine “hasta adam” sıfatını yakıştıran bizzât Rus Çarlığıydı. Petro’dan başlayarak güçlenen Rusya güneydeki komşusunu âdeta sökülüp atılması gereken bir “çürük diş” gibi görüyordu. Asya’da büyüyen Rusya, bunu Akdeniz hâkimiyeti ile taçlamak niyetindeydi. Siyâsal-dinsel eksende, İstanbul’u da ele geçirerek yeni bir Roma olmak bu niyetin ideolojik dışavurumundan başka bir şey değildi.

Tabiî ki bu yayılmacı siyâsetlerinin karşısında bir dizi rakip de buluyordu. İlk olarak Fransa ve daha sonra Almanya, Rusya’yı bu paylaşım işinde yalnız bırakmıyor; hem kendi aralarında hem de onunla göğüs göğüse rekâbet ediyordu. Bu gerilimler ve mücâdeleler ortalığı toz ve dumana boğmuştu. Bu tablodan en fazla istifâde eden de patronlar kulübünün en kuvvetli âzâsı olan Birleşik Krallıktan başkası değildi. Bu rekâbeti idâre ediyor; rakiplerinin enerji kaybetmesini sağlıyordu. Bu sûretle Osmanlı mülkünü bir tampon coğrafya olarak ayakta tutuyordu. Osmanlı diplomasisi de bu resmi görüyor, kanatlarının altına, rekâbetin doğurduğu rüzgârları alarak “bir şekilde” ayakta kalıyordu. Mâhut “denge siyâsetleri” bunun bir başka adıdır. Şunu kabûl etmeliyiz ki, eğer paylaşım husûsunda “büyükler” anlaşmış olsaydı, en erken 18. asrın sonlarında I. Abdülhâmid veyâ III. Selim devrinde, en geç de 19. asrın başlarında, meselâ II. Mahmud devrinde iş hitâma erer; arkası nasıl gelirdi bilemem ama Osmanlı Devleti târihe gömülürdü.

Osmanlı devletini tasfiye işini kronolojik olarak 20. asra kadar onu ayakta tutan Birleşik Krallık üslendi. Bu defâ pay vereceği vaadi ile, o zamana kadar mâni olduğu kuvvetleri; Fransa ve Rusya gibi yanına alarak yaptı bu işi. Sebebi de petrolün kazanmış olduğu hayâtî ehemmiyetti. Yâni o zamana kadar stratejik olarak değerlendirdiği ve ayakta tuttuğu Osmanlı’yı bu defâ ekonomik olarak değerlendiriyor ve yıkmak istiyordu. Başardı da. Dahası kullandığı Fransa ve İtalya’yı çırak çıkarmasını da bildi. Rusya’da ise kimileri için beklendik, kimileri için de beklenmedik bir gelişme yaşandı; târihin ilk proleter-köylü devrimi zafer kazandı. Roller bir anda değişti. Bu defâ Sovyetler Türkiye’nin İngiltere’ye karşı Türkiye’nin bir “tampon” devlet olmasını istediler. Bunun için Kuvay-ı Millîye Hareketi’ni desteklediler. Bu ideolojik yakınlık, yâni anti-emperyalist his birliği kadar düpedüz Yeni Rusya’nın somut çıkarları için verilen bir destekti. Savaş Birleşik Krallığı beklediğinden fazla yormuştu. Daha ileri bir hareketi yapacak durumda değildi. Üstelik İngiliz kurmay aklı Napolyon’un atılmış olduğu ve daha sonra Hitler’in de tekrarladığı neticesi belli bir mâcerâyı yapmayacak kadar gelişmiş bir akıldı. Bâzılarının yaptığı gibi buna indirgenemez ama, Kuvay-ı Milliye’nin başarı şansını arttıran ve Bağımsız Türkiye Cumhûriyeti’nin kurulmasını kolaylaştıran dış şartlar böyle özetlenebilir.

Şu görülmelidir ki, Kurtuluş Savaşı esnâsında yaşanan ve II. Genel Savaş’ın sonuna kadar devâm eden Rusya-Türkiye yakınlaşmasının hissî ve ideolojik sâiklerle abartılmasının bir manâsı yoktur. Bu süreç devâm ederken bile Rusya’nın Türkiye ve Türklük algısının değiştiğine, daha eşitlikçi bir temelde kurulduğuna dâir bir emâre yoktur. Stalin’in Boğazlar’da üs istemesi, Kars ve Ardahan’ı talep etmesi ne kadar doğrudur bilemiyorum ama fırsatı olsa bunu en fütursuz bir şekilde yapacağından son derecede eminim. Kendisine yön veren zihniyetin bir zamanlar orduları Yeşilköy’e kadar gelebilmiş hâkim Rus zihniyetinden farklı olmadığını düşünmek için çok sayıda sebep olduğu fikrindeyim. Türkiye bu riski NATO’ya girerek savuşturdu. Tabiî mâliyeti ağır oldu. Ama eğer tersi olsaydı; onun mâliyeti ne olurdu acaba?

Soğuk Savaş’ın ardından Türkiye adım adım yeniden açığa çıktı. NATO ile münasebetleri değişti; değişmeye de devâm ediyor. Rus siyâsal aklının bu tablo karşısında verdiği tepki bu sürecin devâm etmesinden yana olduğunu söyleyebiliriz. NATO ile sorunlu bir Türkiye Rusya’nın bu coğrafyada en fazla istediği şeydir. 15 Temmuz’da olduğu gibi NATO’nun operasyonlarında Türkiye’ye destek vermesi; uçak düşürme, Ankara sefirini suikaste kurban vermesi işlerinde, nihâî kertede hislerini kontrol edip Türkiye ile münasebetlerini devam ettirmesi buna işâret ediyor. Rusya, daha ağırlıklı olarak Doğu Avrupa üzerinden bir NATO baskısı ile karşı karşıya. Belarus ve Estonya bunun apse yaptığı yerler. Bu baskı Yunanistan’ı, Bulgaristan ve Romanya’yı içine alarak Ege ve Karadeniz’e de sızdı. Son olarak Azerbaycan-Ermenistan çatışmaları üzerinden Hazar’a da sıçradı. Rusya alabildiğine yalnızlaşıyor. Bu kadar baskıyı Türkiye olmadan karşılayabilir mi? Hayır… Bunu görüyor görmesine... Ama siyâsal zihniyeti Türkiye’yi, üstelik artık “Hasta Adam“ olmayan, coğrafyasında bir özne olma kıvamına ermiş bir Türkiye’yi ne kadar hazmedebiliyor? Bence esas mesele bu. Rus matbuatında çıkan Türkiye karşıtı değerlendirmeler, Lavrov’un “Türkiye bizim stratejik ortağımız değil. Âzerbaycan-Ermenistan geriliminin çözümünde Türkiye masada olmayacak” ifâdeleri hep bir hazım problemini anlatıyor. Türkiye ise Rusya’nın ahvâlini doğru görüyor. Âzerbaycan, Ukrayna ve Gürcistan ekseninde kararlı adımlar atıyor. Rusya, eğer Türkiye’yi dışlarsa ne Kafkasya ne de Ukrayna üzerinde artık eskisi kadar müessir olamayacağını görmek zorunda. Bakalım yeni Türkiye’yi Rus aklı ne zaman sindirecek?


Haber Kaynak : Yeni Şafak


Anahtar Kelimeler: Rusya’ ahvâli