RIDVAN KAYA: RAPOR; DEVLET DIŞI YAPILARI HİZAYA GETİRME MANTIĞI TAŞIYOR!

Özgür-Der Genel Başkanı ve Haksöz Dergisi yazarı Rıdvan Kaya, DİB’in 2019 Nisan’ında başta ‘din’ konusu olmak üzere, birçok alanda devletle ve dolasıyla da Diyanet’in yanında yer almamış bulunan İslamcı yapılara yönelik andıçlama raporuna dair görüşleri

Fethullahcıların kirli görüntüsünden hareketle cemaatler tehdit edilmekte

Rapor, Devlet Dışı Yapıları Hizaya Getirme Mantığı Taşıyor!

RIDVAN KAYA (Haksöz Dergisi)

1-Öncelikle bu raporun Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından sahiplenilmediğinin altının çizilmesi gerekir. Anlaşılan o ki, içeriye dönük olarak hazırlanmış bir çalışmanın kamuoyuna yansıması rahatsızlık uyandırmış. Belki de birilerine hazırlattırılan ama sonra yetersiz addedilen ya da bir biçimde sahiplenilmesinde sakınca görülen bu çalışma sızınca ya da sızdırılınca reddedilme gereği duyulmuştur. Sonuç itibariyle DİB, raporu sahiplenmediğinden ancak ‘DİB’e atfedilen rapor’ şeklinde bir değerlendirme yapabiliriz.

Raporu genel hatlarıyla zayıf bulmakla beraber, çok çelişkili olduğunu söyleyemem, kendi içinde bir tutarlılık zemini var, tasnif mantığı büyük ölçüde tutarlı denilebilir. Yer verilen bilgiler çoğunlukla internet üzerinden bile erişilebilecek bilgiler, büyük çaplı araştırma gerektirmeyen türden malumatlar. Bu itibarla raporun DİB gibi büyük bir kuruluşa atfedilmesi anlamında tahlil boyutuyla zayıf ve biraz yüzeysel kaldığını düşünüyorum. 

Bizimle ilgili olarak söyleyecek olursam, aktarılanlar yalan, çok yanlış şeyler değil, iftira falan da söz konusu değil. Ama çok basit bir değerlendirme olmuş. Genel bir şablon çıkartılmış ve oraya oturtulmuşuz. Ortaya koyduğumuz yayınlar, faaliyetlerden ziyade bizimle ilgili geçmişte birilerinin ifade ettikleri baz alınmış. Bu yüzden fahiş yanlışlar yapılmamış ama biraz eksik, biraz basit kalmış.  

Sakıncaları açısından raporun en temel sıkıntısı, açmazı ise devlet dışı yapıları, kuruluşları, örgütleri bir biçimde hizaya getirme mantığını yansıtması. Kemalist devlet refleksi olan dini yapıları tehdit olarak algılama ve düşmanlaştırma söylemi, tabi ki epeyce yumuşatılmak suretiyle de olsa, bu raporda da bir biçimde kendini hissettirmekte. 15 Temmuz hadisesinin meydana getirdiği sarsıntının bu algıyı beslediği anlaşılıyor. Dini oluşumları, yapıları, cemaatleri teftiş ve sınırlama mantığı rapora yansımış halde. Düne kadar Gülen cemaatiyle iç içe olan, derin iş birliği içinde bulunan mantığın bugün Gülen yapılanmasının kirli görüntüsünden kalkarak herkesi tehdit ve tehlike ilan etmesi, sürekli alarm zilleri çaldırması olgusu bu raporda da ziyadesiyle öne çıkmakta. 

2- DİB’in son yıllarda klasik çizgisinin epeyce dışına çıktığını, kısmi de olsa özerkleştiğini ve güzel, nitelikli çalışmalara imza attığını biliyoruz. Bilhassa Mehmet Görmez dönemi bu açıdan çok etkili olmuş ve ortaya güzel ürünler çıkarmıştır. Dolayısıyla “DİB devlet kurumudur, emir kuludur, oradan asla iyi bir şey sadır olmaz, olamaz” diye düşünmeyi doğru bulmuyorum. Biraz çaba, biraz cesaret ve elbette tepeden daha az müdahale ile verimli, nitelikli işler yapılabilir. 

Mamafih bu rapor bu yöndeki bir eğilimi ifade etmiyor. Bu tarz bir çalışmadan, çabadan ziyade, son süreçte yeniden şaha kalkan otoriter, devletçi eğilimlerden beslenen havayı yansıtmaktadır. Devlet dışı oluşumları riskli, tehlikeli addeden, her şeyin en iyisini devletin bilip, tayin ettiğine inanan klasik kuşatıcı, buyurgan devlet anlayışını yansıtmaktadır. Bu yönüyle de eski dönemlerin bilinen tarzını, ihbar niteliği öne çıkan raporları çağrıştırmıştır. Bu durum da sadece raporun mahiyetinden değil, daha ziyade ülkede son dönemde esen, estirilen otoriter havadan kaynaklanmıştır. 

3- DİB’in ya da bir başka devlet kuruluşunun dini yapıları denetleme görevi ya da hakkı yoktur. Ortada suç varsa yargı gereğini yapmalı, bunun dışındaki işleyiş özgür olmalıdır. Herkesi tehdit, potansiyel tehlike gibi algılayan yaklaşım tarzının ülkeyi nasıl bir cendereye soktuğu, insanları nasıl huzursuz ettiği ve hayırlı çabalara ne kadar sekte vurduğu ortadadır. Bu yüzden düşünce ya da inanç polisine falan hiç ama hiç ihtiyacımız yoktur! 

Bununla birlikte DİB kendi görüşünü ortaya koyabilir; yanlış gördüğü anlayışlar, düşünceler, ilişkiler konusunda halkı uyarabilir. Zaten bunu da yapmayacaksa varlığının bir anlamı olmaz. Eğer hiçbir konuda DİB’in müdahale hakkı olmamalıdır denilirse, örneğin bir türbeye “kabir ziyareti esnasında şirkten kaçının, sadece Allah’tan yardım dileyin” şeklinde bir uyarı levhası asması da şu veya bu sufi cemaatin inancına müdahale olarak yorumlanabilir ki bu çok saçma olur. Elbette DİB de kendi çerçevesi içinde halka tebliğ ve irşad faaliyeti yapacaktır, bir şeylerin doğru ya da yanlış olduğunu ifade edecektir. Önemli olansa bu alanı kendisine münhasır bir alan olarak görmemesi ve tekelci bir mantıkla davranmamasıdır.  

4- Dini cemaatlerin hataları denilince bunları itikadi, siyasi ve örgütsel açılardan ayırmak gerekebilir. Ama en temel hata, en can alıcı noktan sadece Allah azze ve celleyi razı etmekle yükümlü bulunanların başka güçleri, devleti, halkı, kamuoyunu, taraftarlarını memnun etmeyi, onların rızasını almayı öncelemeleridir. Bu mantıkla hareket edildiğinde ihlas, samimiyet ve tutarlılık yara almaktadır. 

İddia ile pratik arasındaki uçurumun kapatılması öncelenmelidir. Maslahat elbette gözetilmelidir, maslahatı gözetmemek insanlara ulaşamamayı, marjinalleşmeyi, savrulup göçmeyi getirir. Ama öte yandan adaletten de taviz verilmemelidir. Siyasi konjonktüre, birtakım menfaatlere, kaygılara adaleti feda etmek İslamilik iddiasının yitirilmesi sonucunu doğurur. Özetle akidede, ahlakta ve işleyişte dengeyi tesis etmek şarttır. 

Kaynak: Kaynak: Özgün İrade Dergisi

 

 



HABERLER