Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


ODAK KORONA SONRASI DÜNYA, SON

TAHA ÖZHAN'ın yazısı;

Covid-19 fırtınası daha geçmeden, sonumuzu konuşmayı imkânsız kılacak kadar uzun vadeli gelecek tahminleri ve hedefleri ortalığı sarmış durumda. Hatta imar rantı koklayan simsarların keskinliğiyle gelecek tahminlerinde bulunanlar, Camus’nun Veba’sından fırlamış Cottard gibi, Korona’nın “sebep olacağı fırsatlar” diye ifade ettikleri ve altında onlarca başlığın doldurulduğu yeni bir alanı bile zuhur ettirdiler.

TAHA ÖZHAN

“Devran ne zamanda ola ahir
Her devrinde ne ola zahir" [1]


 

“Dünyanın en kötü radyo-ekolojik felâketine yol açan patlamanın olduğu nükleer santral Çerbobil’i ziyaret ancak rehberli turlarla mümkündür. Kiev’den yapılan pürüzsüz bir tam günlük metruk saha gezisi, bu felâketi ve bölgeyi idrak için ihtiyaç duyacağınız temel değerlendirmeleri sunmaktadır. Çernobil metruk bölgesini keşfedin ve Pripyat dahil olmak üzere yakınlardaki terk edilmiş kasabaları ziyaret edin. Eko-temiz bir kantinde akşam yemeği de rahatınız için programa dahildir. Kişi başı fiyat 117 Dolar.” Tripadvisor’da satışa yukarıdaki cümlelerle sunulan apokaliptik turu grupla değil de yalnız, yani kişiye özel yapmak isterseniz, fiyat üç katından daha fazla artarak 397 Dolara fırlasa da bu turun imkânlarıyla “Zalissja kasabasını görme fırsatının yanında Kızıl Orman’ı da keşfetme imkânı sunuluyor. Ayrıca gizli Duga askeri radar istasyonunu ziyaret” de cabası.

Post-apokaliptik turizm insanoğlunun sona dair kadim ilgisinin bir göstergesi sadece. Hoş ne ziyaret edenler ne de pazarlayanlar asla üstlerine alınmıyorlar ama son, orada öylece durmaya devam ediyor. “Son”un yetim ve öksüz olmasında fazlaca şaşılacak bir durum yok aslında. Nihayet “son”un çok da cezbedici bir tarafı yok. Zira fantastik teoriler, renkli apokaliptik projeksiyonlar, bilim kurgu romanlarının sayfalarına sığan çarpıcı nihayet hikâyelerimiz veya kutsal kitaplarda akıbetimize dair yapılan uyarılar insanoğlunu “kıyameti” için sarsmaya yetmiyor.

Bir Post-Truth Fikri: “Son”

Çernobil kazası 34 yıl önce yaşandığında, Türkiye’yi de etkileyen bir felâket olmasına rağmen, ancak Rusya’nın son yıllardaki stratejisiz ve anlamsız küresel hamlelerine Amerika’nın orantısız cevabını bir dizi marifetiyle vermesiyle ülkemizde de tekrar gündem oldu. Çernobil’in, nam yapan bir TV dizisi hâline gelmesi bile yaşanan trajedinin, çevresel etkilerinin, sebep olduğu acıların, hepsinden önemlisi yaşanan “sonun” tekrar konuşulması yerine popüler post-truth (hakikat sonrası) tartışmalarının açtığı zemine bol bol aforizma, süslü replikler ve yersiz atıflarla hizmet etmesine mâni olamadı. Covid-19 küresel salgınının bütün dünya gündemini belirlemesiyle birlikte, Çernobil’in de yeniden zikredilmesi gecikmedi. Tahmin edileceği üzere yine ana konumuz felâketin sebep olduğu “son” değil, “Çin’in Çernobil momenti” şeklinde özetlenebilecek, Çernobil’de yaşanan kıyametten ziyade “Çernobil dizisiyle” anlatılan (Çin) yalanlar(ın)a referanstı.

Oysa insanoğlu niçin ve nasıl var olduğundan çok daha fazla nasıl bir “sonu” olacağıyla her zaman daha ilgili oldu. Ölüm tartışmasız bir şekilde insan için doğumdan daha merak uyandıran bir olgu. Elbette özellikle kendi ölümü. Dünyanın sonuna dair merak da en az sonrasına duyulan kadar oldu hep. İbrahimî gelenekte kıyametin ehemmiyetini hatırlamak, ortaya çıkmış olan devasa literatüre sadece göz atmak bile “son” fikrinin ağırlığını hissetmek için yeterli olsa gerek. Hele sonrasına, kıyametin akabinde yaşanacaklara, ahiret hayatına dair çok daha geniş ve yaratıcı bir alan mevcut. Yine de insanlık tarihinin büyük bir kısmının “son”la alakalı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Fiten, Kıyamet ve Ahiret

Fiten hikayelerinin olmadığı, kıyamet alametlerinden mahrum ve ahiret hayatının düşünülmediği bir dünya ve insanlık tarihi nasıl olurdu? Kıyametin ve ahiretin sebep olduğunu sanatsal üretimi gözümüzün önünden geçirmeye cesaretimiz var mı? Ya da fiten kültüründen yoksun bir siyaset, eskatoloji olmaksızın tarih nasıl yazılırdı? Gazali’den Dante’ye, İbn Sina’dan Michelangelo’ya neler akamete uğrardı? V. yüzyılda Dünya’nın Altı Çağı Hıristiyan tarihsel dönemselleştirmesini yazan Aziz Augustin’de kayda geçmiş hâliyle, Hz. İsa’nın havarilerinin yeryüzünün “son günlerini” yaşadıklarını görünce, insanlığın “sonu” konusunda oldukça erken kanaatler geliştirmiş olduğu söylenebilir.[2] Büyük ölçüde Yahudilik ve Hıristiyanlıktan mühtedi isimler marifetiyle hadis külliyatına giren geniş, gizemli ve bir o kadar da renkli fiten ve melahim kültürüne göz atmak da İslam tarihindeki “son ve alametlerine” dair derin izleri görmek için kâfidir. Açıkçası “son” fikri olmaksızın ölümlülerin yaşamasının mümkün olmayacağı gerçeği her çağda insan için “sonuyla” barışık olmasa da, oldukça sıkı bir ünsiyet kurmasına yetmiştir.

Covid-19’un insanlığın kendi sonuyla biraz daha fazla ilgilenmesi için mühim bir fırsat sunduğu konusunda en azından şöhret sahibi kalem erbabı arasında şüphe yok. Artık beş ay sonra, bu safhasında, maruz kaldığımız infodeminin dozajının da azalmasıyla biraz daha fazla kendisine alışmaya başladığımız pandemi, gerçek bir sonu hissetmek ve düşünmek için nispeten eşitlikçi bir imkân sağlıyor. Covid-19, Maya takvimi matematiği, göktaşlarının hızları ve yörüngesi, küresel ısınmanın tahmin edilenden birkaç derece daha fazla olması senaryoları ve artık cazibesi kalmayan nükleer savaşlardan çok daha sahici, şimdi ve hızlı bir sonu insanlığın önüne sunmuş durumda.

Sona dair kurumsallaşmış merakların olduğu bir çağda, herhâlde bu yeni sonumuza da bir nebze olsun hak ettiği ilgi gösterilir. Kaldı ki felâket tellallığı uzunca sayılabilecek bir süredir bireysel bir faaliyetten ziyade ciddi ciddi bir cemaat meşguliyetine dönüşmüş durumda. Hatta bir profesyonel meslek grubu olduğu bile söylenebilir. Dini metinlerdeki kıyamet tasvirleriyle, işaretleriyle ve alametleriyle yarışırcasına seküler apokaliptistler birkaç yüzyıldır ciddi mesafe aldılar.

Apokaliptistlerin emeklerine yeterince saygı duyulmadığı iddia edilebilir. Zira kendileri, didik didik edileceğinden emin oldukları her kıyamet senaryosunu bir telkâri gibi işlemektedirler. Muhakkak müritleri olmakta, ateşli havarileri davet için bin bir türlü tahkiri göze almaktadırlar. Buna rağmen ne itibarda ne de iknada arzu edilen rağbeti görememektedirler. Gerçekten her defasında maruz kaldıkları muamele, onların adeta Kasandra lanetini tekrar tekrar yaşamalarına yol açıyor.

Her ne kadar Scientific American dergisinin 130 yıl evvelki nüshasında, “Dünyanın Sonu” başlıklı yazıdan “medeniyetin ve terakkinin çağımızda ulaştığı merhaleye rağmen, Dünya’nın nihayete yaklaştığını ilan eden insanların olması ve daha da kötüsü birilerinin de bunlara inanmasının mümkün olmaması beklenir. Fakat durum beklediğimiz gibi değil. Belki de Orta Çağ kahinlerinin takipçisi olan, saçma kehanet usullerine şeksiz şüphesiz itimat eden birkaç şarlatan, Dünya’nın 1898 içinde, bazıları da 1901’de son bulacağını tahmin ediyorlar. Cehaletten kaynaklanan bu garip tahminler bize okurlarımıza kısaca bu olayın rasyonel sebeplerini anlatmamız gerektiğini gösterdi. Bugün elimizdeki bilimsel veriler bütün kâinatın değil, sadece dünyanın yani yeryüzünde hayatın gaipliğine yol açabileceğini gösteriyor. Bundan dolayı, ümit ederiz ki büyücü ve soytarıların kehanetleriyle bir şekilde ürkmüş olanlar mutmain olurlar”[3] cümleleriyle öğrendiğimiz ihtilaf bugün devam etse de apokaliptikler için kat edilen yolun az olduğunu kimse iddia edemez.

Bu mesafenin kahir ekseriyetinin 20. yüzyılda alındığını söylemekte fayda var. Hatta 2002 sonrasında SARS’la birlikte konuya dair başlayan ilginin neticesinde, Korona virüsünün ismini, menşeini ve nasıl yayılacağını seneler öncesinden yazmış bilim kurgucuların ve futuristlerin kitaplarından sayfalar, Covid-19 pandemisiyle birlikte milyonlarca kez paylaşıldı. El Hak, tıpatıp, Wuhan şehrinin ismi dahil hemen her şeyi geçmişte yazmış, daha da ileri gidip biz fanilerin bu küresel salgını nasıl tecrübe edeceğimizi de anlatmayı ihmal etmemişlerdi. Böyle olunca da, cari bilimsel bilgi ve veriler ışığında dünyanın sonuna dair genel yaklaşım pek de parıltısız durabilir. Son tahlilde bayağı bir adamın tafsilatlı bir şekilde müdrik olduğu bir konuya dair merakın fazla olmamasından tabii ne olabilir?

Bir başka yıldız bakiyesinden mütevellit bir yıldız olan güneşteki hidrojenin önümüzdeki 4-5 milyar yıl içerisinde tükenmesiyle başlayacak içine çöküşün doğurduğu “kırmızı devin” Dünyamız dahil gezegenleri yutması şeklindeki bilimsel son fikri, belli ki birçokları için oldukça ana akım bir yaklaşım olarak görülüyor. Alternatif son konusunda oldukça renkli, heterodoks ve yaratıcı teoriler de var. Ancak hem bilimsel Ortodoks son yaklaşımın tarzını hem de sona ulaşma süresini ilgi çekici bulmayanların sayısı hiç de az değil.

Çernobil gibi bir kıyamet turizmi mıntıkasına sahip olmamasından mıdır yoksa 125 nanometre büyüklüğündeki virüsleri de görebileceğimiz radyasyon ölçen dozimetreler gibi cihazlarımız olmadığından mıdır bilinmez, Covid-19’lu bir son fikri beklenen ilgiyi uyandırmadı. Asıl merak bugün itibarıyla yarına odaklanmış durumda. Post-korona dünyası ya da Covid-19’un ahiret hayatı çok daha fazla merak uyandırdı. En azından yazılıp çizilenlerden, insanların etkileşimlerinden bunu çıkarmak mümkün. “Korona sonrası …” kalıbında üç noktanın jeopolitikten dine, siyasetten eğitime akla gelebilecek bütün tema başlıklarıyla doldurulduğunu gördük.

İnsan DNA'sı üzerine yapılan son çalışmalar, 73.500 yıl önce son süper patlamanın ardından türümüzün kıl payı kurtulduğunu ve yaklaşık 65 milyon yıl önce, on kilometrelik bir asteroit gezegene çarptığında etrafta olsaydık, dinozorlarla birlikte yok olacağımızı ortaya koyuyor. Hepimiz tek bir güneş sisteminde tek bir gezegenle sınırlı kaldığımız sürece, uzun süreli hayatta kalma mücadelemizin her zaman kırılgan olacağı gerçeğiyle yüzleşmeliyiz. Teknolojilerimiz ne kadar güçlü olursa olsun, Dünyanın beşiğinde olduğumuz sürece her zaman doğanın her şiddetli kaprisine tehlikeli bir şekilde maruz kalacağız. 'Yakın-kıyamet' senaryosunu reddetsek bile, bir tür olarak ilerlememiz, Dünya var olduğu ve biz de üzerinde olduğumuz sürece düzensiz aralıklarla ortaya çıkacak bir dizi küresel doğal afet tarafından sürekli olarak engellenecek veya geri çevrilecektir.[4]

Schopenhauercu Pesimizm ve Kıyamet Saati

Hâl bu olunca, hayatımızın “can sıkıntısı ile acı arasında gidip gelmesinin”, gezegenimizin sonu hakkında fazlasıyla endişeli apokaliptik cemaatlerin özel bir dikkatle okuduğu “Schopenhauercu bir pesimizm” ile dünyamız için en hayırlı sonun “aydaki gibi yaşamsız bir hayatın”[5] olmasını da savunabiliriz. Dünya’nın “tasavvurumuz”, varlığımızın bir “hata” olduğunu söyleyen Schopenhauer’a kulak verildiğinde, “dünya ıstırabını” bitirmek için “yaşamsız bir hayat” tercih edilecek bir “nihayet” olabilir. Bu denli yeise düşecek bir durum var mıdır? Niçin olmasın? İnsanlık haline dair umutlu olmak için çok fazla sebebimiz bulunmuyor ve eğer tarihin bir ritmi var ise içinde bulunduğumuz döngünün fazlaca hayra alamet olmadığını da söyleyebiliriz. İnsanoğlunun sık sık içine düştüğü yeis de son noktayı koyma konusundaki abartılı iddiaları da yanıltıcı olmuştur. Ama her durumda kazânın mümkün olduğuna inanmamız için tarihe bakmak yeterlidir.

Dünyamızın sonuna dair her türlü tehir yaklaşımına olan sempatimiz kendi sonumuz için fazlasıyla geçerli. İş ciddiye binince, edebiyat derslerinde “kendi ölüm ilanınızı yazınız” kompozisyon ödevine verilen cevaplardan daha karmaşık bir hâl alıyor son. Her ne kadar atalarımıza göre çok daha uzun yaşıyor olsak da, onlardan farklı olarak genellikle evimizde vefat etmiyoruz, ölüm sebeplerimize ve sürecimize dair çok daha fazla şeyi biliyoruz. Aynı şekilde atalarımızın hayal dahi edemeyeceği sağlık hizmetlerini alarak bu dünyadan göçüyoruz.

Korona bütün hayatımızı durdurmuş, hiç değilse ciddi şekilde yavaşlatmış olmasına rağmen ölüm sürecini birkaç haftaya indirerek hızlandırdı.[6] Ölüm telakkimizin derinden değişmesine yol açması beklenen bu duruma rağmen, “son” fikri hâlâ insanın barışmayı düşünmediği bir vakıa veya merhale olmaya devam ediyor. En fazla kıyamet saatine dair işaretlerle ama daha fazla o alametlerin nasıl ortadan kalkacağıyla ilgileniyoruz. Hatta 73 yıldır Chicago’da kıyametimiz için bir saat bile çalıştırılıyor.

Korona, Kıyamet Saati’nin kadranını ne kadar bozacak bilinmez. Saati güncelleyen Atom Uzmanları Bülteni (BAS) üyeleri, 1947’de gece yarısına 7 dakikayı gösterecek şekilde ayarladıklarından beri kadranla oynama sebepleri arasında Covid-19 etkisinde bir olay vuku bulmadı. Nükleer füze saldırısına takıntılı oldukları anlaşılan üyeler, küresel salgınla birlikte ellerini erken tutup Kıyamet Saati’ni 100 saniye ileri aldılar.Kendi ifadeleriyle “kıyamete en yakın zamana” ulaşmış oldular. Bu da yeni kapıların açılacağının işaretini aleni bir şekilde veriyor. Nasıl vermesin? Hele bizim için zaten kıyamet demek olan saatin, gece yarısına bu denli yaklaşmış olması hem nihayet hem de bidayet olunca.

Kıyamet saatine göre içinde bulunduğumuz “sona en yakın dönemde”, faydacı filozof ve sosyal reformcu Jeremy Bentham’ın daha sonra Panoptikon hapishane sistemine dönüşecek ceza infaz sistemi modelindeki mahkumlara maske fikri, bugün sıradan bir uygulama olarak sıhhi tavsiye niteliğine dönüşerek en ilginç kıyamet alametlerimiz arasına girdi. Asya ülkelerini ziyaret ettiğinizde, özellikle kalabalık ortamlarda, dolayısıyla hemen her yerdeki yaygın maske kullanımı yabancıları sürreel bir manzaranın içerisine çekerdi. Maske şimdi en az cep telefonlarımız kadar ellerimizin uzağındaki bir nesne. Artık kültürel çalışmalar, psikoloji ve siyaset bilimi uzmanlarından, Foucault’nun pabucunu dama atacak bol maskeli modern güç ve iktidar aygıtı analizleri beklemek hepimizin hakkıdır. Ancak kim ne yazarsa yazsın, “son” literatüründe 28 yıl öncesine ait zirveye çıkmak kolay olmayacaktır. Dünyanın açık ara en nam yapmış “son” kitabını yazmış müellifini hangimiz unutmuş olabiliriz?

En Son “Son”

Şubat 1989’da, ABD Dış İşleri Bakanlığı Sovyetler dış politika uzmanı Francis Fukuyama, Chicago Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında bir konuşma yapmaktaydı. Sovyet uzmanlarının fiyakalı olduğu bir dönemde, alan zaten iki ay önce Mihail Gorbaçof’un BM’de Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa uydu devletlerinin işlerine müdahale etmeyeceğini ilan etmesiyle hareketlenmiş, Soğuk Savaş’ın nihayete erişinin başlangıcı hararetli bir şekilde konuşuluyordu. Fukuyama’nın konuşmasını dinleyenlerden birisi de, The National Interest dergisinin editörü Owen Harris’di. Harris’in konuşmayı makale olarak basma teklifiyle bildiğimiz dünyanın nihayete erdiğini iddia eden “Tarihin Sonu” yazısı, derginin yaz 1989 nüshasında yayımlandı.

Uzunca yıllar bütün ömürlerini dünyanın sonuna adamış apokaliptistlere, fütüristlere, eskatolojistlere, değme fizikçilere taş çıkartırcasına küresel entelektüel dünyada bir disiplin olarak bile ciddiye alınmayan uluslararası ilişkiler alanından 36 yaşındaki Fukuyama’nın “sonu” tartışılıp durdu. Eleştirenler hak verenlerden açık ara fazlaydı. Sonunda kendisi de “son” fikrinden şüphe duyarak, Kimlik isimli bir kitap yazdı. Bir kez daha fizikten biyolojiye, teolojiden astronomiye, en nihayet siyaset bilimine nasip olan “son” kehaneti de boşa çıkmış oldu.

Korona aylardır tartışmasız tek evrensel gündemimiz olmasına rağmen, Fukuyama’nın son fikrinin yanına yaklaşacak kadar bile “son tartışmasına” yol açamadı. Tarihin Sonu ve Son İnsan, bugünlerde sahafların dışında yeni baskıları ortadan kalkmış olsa da, “sonun geldiği” iddiasına karşı “pandemi düzeyinde” küresel entelektüel “sona itiraz” tartışması olarak kayda geçti. Fukuyama tartışmasına benzer bir şekilde sonu ilan etme girişimleri heyecanını hep korudu ama hiçbiri ona nasip olan küresel etkiye ulaşamadılar. Yaklaşık on yıldır, 34 yıl önce insanoğlunun nihai hali ilan edilen liberalizm ve düzeni yerine demokrasinin sonunu konuşuyoruz. Çünkü insanlık ne 1989’da Fukuyama’nın son fikrine ikna olabilirdi ne de 2008 krizi sonrası demokrasinin cenazesinin kaldırılmasına olacak. Bu noktada, belki de insanoğlunun Covid-19’u da aşacağımıza olan derin inancının gücünü teslim etmek gerekiyor. Korona da bizleri bir sona yaklaştığımıza bile ikna edemedi. Büyük ölçüde mutabakatın olduğu tek şey ise Korona sonrası yaşanacaklar. Bu ise aslında insanlığın, eşyanın ve tabiatın ana ekseninin gücüne işaret ediyor: Değişim. Sadece son iki aydır başlıklara biraz dikkatlice bakılırsa Korona sonrası hayatımızın nasıl değişeceğinin binlerce kez yazıldığı kolaylıkla görülebilir.

Birkaç aydır ismi ve iktisadi yaklaşımları sıkça zikredilen Keynes’i yad edersek, “Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız. İktisatçılar önlerine, fırtına epeyce geride kaldığı zaman okyanusun yine durgun olacağını, bize fırtınalı mevsimlerde söylemek gibi fazlasıyla kolay ve tamamen yararsız bir görev koymuşlardır” yaklaşımı, 20. yüzyıla damga vuran Keynes’i haksız çıkarırcasına Covid-19 fırtınası daha geçmeden, sonumuzu konuşmayı imkânsız kılacak kadar sonrasına ait uzun vadeli gelecek tahminleri ve hedefleri ortalığı sarmış durumda. Hatta imara açılacak arsa koklayan simsarların keskinliğiyle gelecek tahminlerinde bulunanlar, Camus’nun Veba’sından fırlamış Cottard gibi, Korona’nın “sebep olacağı fırsatlar” diye ifade ettikleri ve altında onlarca başlığın doldurulduğu yeni bir alanı bile zuhur ettirdiler.

İnfilakla Değil Tazallümle

Son fikriyle bu vurdum duymaz ünsiyetimizin, ahiret inancımızın gücünden kaynaklanmadığı da aşikâr. Kaldı ki ahiret teolojisi zaten bir sonun olmadığı söylüyor, ebedi hayata işaret ediyor. Ve ebedi hayatın en azından cennet ve cehennem kısmına hem de sonsuzluğu ve hangisine nasıl gidilebileceği konusunda neredeyse evrensel bir kabulümüz var. Ancak kötülüklere ve fesada, adaletsizliklere ve zulümlere rağmen ahirete dair iyimser beklentileri olan kitlenin büyüklüğü de insanı şaşırtmıyor değil. Bu durum, İbrahimî geleneğin içinde bulunanların veya dışındakilerin -dini aidiyeti olsun olmasın- tamamı için de geçerlidir. T.S. Eliot’un “kof adamları” anlattığı şiirindeki “İşte böyle dünya nihayete erer/Bir infilakla değil tazallümle”[7] mısralarına hak vermedikleri de gün gibi ortada.

Çünkü ne ortada zulümden, haksızlıktan şikâyet eden var ne mazlumları gören ne de kendisine bakarak tazallüm-ü hâl eden. Aksine, daha altı ay öncesine kadar sadece milyonlarca mazluma toplama kamplarında yaptığı zulümlerle nam salmış Çin’in, Korona günlerinde dünyadan sızlanmalarına empati bekler hâle gelindi. Küresel ekonominin arz eğrisinin büyük kısmını neredeyse tek başına çizen, bütün dünyaya kelimenin her anlamıyla hemen her şeyi satan Çin’in kayda geçen tek bedeva ama en pahalı ihraç ürünü Covid-19 oldu. İronik bir şekilde, aylardır Pekin de, dünyanın yeniden hayata dönmesini ve konteynırların hiçbir şey olmamış gibi limanlarından ayrılmasını bekliyor.

Çin’in bile hiç duymak istemediği, onca gürültü çıkaran, kütüphane ve kitapevi raflarını bol bol dolduran apokaliptik matbuata rağmen, belli ki “son” fikrinin de, nihai akıbete dair merakın da sahici talibi fazlaca olmayacak. Ademoğlunun kendi başına gelmediği sürece geçmiş diğer bütün “son”lara dair en sofistike yaklaşımının “esatir-ül evvelin” müstehzi tavrı olduğunu hatırlamak yeterlidir.

Son ile Sonrası, Tekerrür ile Kafiye

O halde ne olacak? Dünya’nın sonuna dair Çernobil’e tur düzenleyen hanutçuların insafına kalmak istemiyorsak ve Korona’nın sonumuz olmadığına dair güçlü bir kanaatimiz de muhkem ise Covid-19’un sebep olacağı değişimi nasıl kestirebiliriz?

Ülgener’in kesad ve fesad bağlamında ele aldığı tarihteki buhranlara dair cevabına kulak kabartabiliriz: “Kestirme cevap vermek çok zor… Muhakkak olan cihet, istikbalde huzur ve sükunla huzursuzluk ve karışıklıktan birini değil, belki aynı huzursuzluğun değişik şekillerinden birini tercih etmek mevkiinde olduğumuzdur. Şimdiye kadar insanlık sürekli barış ve iktisadi ilerleme devirleriyle muvazenesizliğin bolluk tarafını, harp ve iktisadi ilerleme devirleriyle de darlık cihetini tutmuş görünüyor. Bundan böyle de, tarih akışının bu raks hareketlerinden ayrılacağını işaretleyen hiçbir belirti yoktur.”[8]

Ülgener gibi “raks hareketlerine” inanan başka bir isim Mark Twain’e atfedilen “tarih tekerrür etmez, kafiyeli davranır”[9] tespiti gerçekten işimize yarayabilir. Salgının tarihteki gibi tekerrür etmediğini -en azından şimdilik- görmüş durumdayız. Covid-19 dünyamızda “son” tartışmasına değil, “sonrası” için geniş bir literatürün ortaya çıkmasına yol açtı. “Tekerrür değil kafiye” diyen Twain, yaşarken kendi “sonunu” gazete haberinden okumuş belki de tek insandır. New York Journal’da Twain’in ölümünü ilan eden haberi gazetenin temsilcisi kendisine Londra’da ulaştırdığında, cevaben “ölümümün ciddi şekilde abartıldığını düşünüyorum”[10] diye yazmıştır. Covid-19’un altı asır sonra dünyamızı Lazzaretto Vecchio’nun[11]  ihata duvarlarının ardına sıkıştırdığı bugünlerde “tarihin kafiyesine” dikkat kesmek en doğrusu. Belki de insanoğlu sonunu ciddi şekilde abartıyordur![12]

______

[1] Fuzuli, “Leyla ve Mecnun”, beyit 42, https://www.scribd.com/document/381408162/Fuzuli-Leyla-ile-Mecnun-pdf

[2] Mark O’Connell, Notes from an apocalypse, Doubleday, New York, 2020

[3] Jacques Leotard, “The End of the World”, Scientific American, October 4, 1890.

[4] Bill McGuire, A Guide to the End of the World, Oxford University Press, Oxford, 2002.

[5] John Leslie, “The End of the World”, The Science and Ethics of Human Extinction, Routledge, New York, 199, p. 11.

[6] Gregory Eastwood, “The Process of Dying During a Pandemic”, Oxford University Press Blog, 23 Nisan 2020.

[7] T.S. Eliot, The Hollow Men, 1925.

[8] Sabri F. Ülgener, Tarihte Darlık Buhranları, Toplu Eserler 1, Sayfa 124, Derin Yayınları, İstanbul, 2020.

[9] David Hackett Fischer, The Great Wave: Price Revolutions and the Rhythm of History, Oxford University Press, 1996, p. 3.

[10] “Mark Twain: The Complete Interviews”, The University of Alabama Press, Tuscaloosa, 2006, p. 317.

[11] Dünya’nın en eski karantina adası: Lazzaretto Vecchio, Didem İşler, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 97-107, 2019.

[12] Bill McGuire, Foreword, ibid.

Oxford Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi, Ankara Enstitüsü Araştırma Direktörü

PERSPEKTİF


Haber Kaynak : Haber Duruş Haber Merkezi


Anahtar Kelimeler: KORONA SONRASI DÜNYA

HABERLER