Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Naman Bakaç: 20 yıl sonra 11 Eylül’ü okumak

Naman Bakaç, indyturk.com’da Prof. Dr. İlhami Güler, İlyas Buzğan, Mehmet Ali Tuğtan ve Levent Kemal ile 11 Eylül’ü konuştu. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Tarihin kırılma noktalarından biri olan 11 Eylül saldırısının 20’nci yıl dönümüne girmiş bulunmaktayız.

Bu tarihi kırılmayı; uluslararası güvenlikten küresel siyasete, hegemonik bağlamdan jeopolitik alana oradan da jeostratejik eksenden teopolitik perspektife kadar birçok parametre ışığında analiz etmek dün yapıldığı gibi bugün de pekâlâ mümkün.

Çünkü tarihin kırılma noktalarının çoklu organ sistemi gibi birçok alana sirayet eden etkilerinin olduğunu yabana atılmamalıdır.  

Bu etkilerin başında; milyonlarca mazlumun ölümü, devletlerin işgali, altyapı ve üst yapı kaynaklarının sömürüsü, eko-sistemin tahribi, yoksulluğun artması, kavimler göçünü andıran mültecilik yarası, inanç ve metafizik dünyasının yapıbozuma uğraması gibi etkileri ilk sıralara yerleştirmek pekâlâ mümkün.

Tabii ki sayılamayan onca yaranın ve etkinin olduğunu da göz ardı etmemek gerekir. 

11 Eylül saldırısının ardından gelen Afganistan ve Irak işgali, asimetrik direniş olgusu, devlet dışı örgüt ve yapıların gün yüzüne çıkması gibi İslam ve Arap dünyasını yeni bir direnişe yol açtığını söylemek kadar İslam dünyasında krizleri tetiklediğini de ifade etmekten kaçınmamak gerekir.

Hem direniş hem de kriz eksenindeki bu iki olguya, Arap İntifadası ile başlayan süreci dahletmek, ne hayalci ne de komplocu izahatlar olarak görülemez. 

11 Eylül saldırısını yukarıda zikrettiğimiz parametrelerden olan teopolitik perspektiften okunmasını Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. İlhami Güler‘le, felsefi perspektiften okunmasını Demokrasiyi Güçlendirme Derneği Başkanı İlyas Buzğan‘la, küresel siyaset bağlamında okumak için İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Ali Tuğtan‘la ve jeopolitik eksenden okunmasını gerçekleştirmek için araştırmacı, yazar Levent Kemal ile analiz etmeye çalıştık.
 

11 EYLÜL SALDIRISI.jpg

“Amerika’ya karşı Arap ve İslam dünyasında bir direniş olgusu ortaya çıktı”

– 11 Eylül öncesi ve 11 Eylül sonrası dünya düzenini TEOPOLİTİK perspektiften nasıl bir okumaya tabi tutuyorsunuz?

Prof. Dr. İlhami Güler: 11 Eylül öncesi şöyle bir tablo var. Amerika’nın ve İsrail’in özellikle Ortadoğu’daki saldırganlığı ve baskısı, yeni kuşaklarda bir direniş doğurdu.

El-Kaide, IŞİD ve Rusya’nın Afganistan’ı işgaliyle Taliban’ın ortaya çıkmasının yanısıra, Sovyetler birliğinin çökmesiyle, komünist ideoloji veya solun düşmesinden sonra, İsrail’de Hamas’ın direnişini gördük.

Tüm bu yapılar ve örgütler, ciddi düzeyde Amerika’ya karşı Arap ve İslam dünyasında bir direniş olgusunu ortaya çıkardı. Bu tablo, dünya için yeni bir olay.

11 Eylül öncesi dönem ile kıyaslandığında genç kuşaklarda ciddi bir asimetrik direniş, asimetrik bir karşı koyma söz konusu.

El-Kaideyi bu bağlamda değerlendirmek lazım. El-Kaidenin 11 Eylül saldırısı, İslami ideolojiyi benimsemiş Arap ve İslâm dünyasının yeni kuşaklarında, bir direniş olarak okunmalıdır.

Dolayısıyla 11 Eylül’ün ve akabinde Avrupa’da gelişen terör olayları (IŞİD’in eylemleri gibi) Arap ve İslam dünyasındaki gençlerde böyle bir duygunun yani direniş duygusunun oluşturduğunu ifade etmek isterim.

Bu arada IŞİD’in oluşumunda ABD ve İsrail’in manipülasyonu ayrı bir mevzu olduğundan bahsi diğer. Bu direniş olgusunu şunu benzetebiliriz.

Kediyi köşeye sıkıştırırsanız, üzerine atlar. Yüzünü yırtmaya çalışır değil mi? 11 Eylül saldırısını da ben böyle okuyorum.

İslam, genç kuşaklarda bir karşı koyuş motivasyonu sağlıyor. 11 Eylül saldırısı ve akabinde Avrupa’nın “terör” “İslam’i Cihad” olarak kodladığı direnişin anlamını, teolojik düzlemde ben böyle okumaktayım. 

Peki, 11 Eylülden sonra ne oldu? Oğul Bush bu hamleye karşı Afganistan ve Irak’ı işgal ederek, haçlı savaşı başlattı. “Crusade”: Haçlı savaşıydı bu.
 

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Prof. Dr İLHAMİ GÜLER.jpg

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr İlhami Güler

 

Aslında olay, tersinden İslam dünyasına bir baskı oluşturdu. Afganistan ve Irak’ın işgalini bu bağlamda okumak lazım.

Amerika 11 Eylül’e karşı, sahip olduğu tüm savaş makineleriyle bölgenin üzerine gitti. Burada dikkat edilmesi gereken şey şu; Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Yemen ve Lübnan’ın olduğu altı devlet, modern anlamda bir devleti ya da kurumsal ve hukuk formasyonuna sahip bir yapıyı ihtiva etmediğinden bu altı devleti kolayca parçalayabildiler.

Lübnan’ı Marunîler, Sünniler ve Şiiler üzerinden, Libya’yı kabileler üzerinden, Suriye’yi Nusayriler ve Sünniler üzerinden, Yemen’i Husiler ve Sünniler üzerinden, Afganistan’ı Peştunlar ve Tacikler üzerinden, yani çok kırılgan olan etnik ve dini aidiyetleri ön plana çıkararak, İslam dünyasını bir savaş alanına dönüştürdüler.

Buradan Türkiye olarak çıkarmamız gereken ders bence şudur. Kürt-Türk kimliği üzerinden ayrışmalar, son yirmi yılda muhafazakâr-laik ayrışması, Alevi-Sünni ayrışması gibi kimlik politikalarına karşı dikkat kesilmemiz gerekiyor.

Türkiye her ne kadar bir gömlek ilerde olsa da, Avrupa standartlarında hukuka dayalı, kurumsal bir devlet yapısını oluşturamamasının, bölge için ne tür trajik sonuçlar doğurduğunu/doğuracağını gözler önüne seriyor.

Dolayısıyla buradan benim Türkiye için çıkarmak gereken ders, saydığım altı devletin bugünkü durumuna düşmemesi için, Türkiye’nin behemehâl kimlik aidiyetlerini reddetmeden lakin kimlik aidiyetlerini öne çıkarmayan, eşit vatandaşlığa dayalı, temel insan haklarını ve hukuku merkeze alan bir devlet aygıtı kurmasıdır. Avrupa’nın ve ABD’nin başarısı da bundan dolayıdır bence.

Dolayısıyla bizim buradan çıkaracağımız ders, muhafazakâr iktidarın yaptığı gibi, dini aidiyeti veya kültürel aidiyeti ön plana çıkaran milliyetçilikler yerine çağımızın gerçeği olan sınırlar, ulus devletler olması hasebiyle yukarıdaki niteliklere sahip bir devleti ihdas etmektir.

Suriye ve Afgan savaşıyla beraber ortaya çıkan mülteci sorununun, Avrupa tarafından nasıl karşılandığını, Müslümanların gidecek yerlerinin olmadığını bir tür sefalet içinde olduğumuzu bize göstermedi mi? Bence gösterdi.

Bu duruma düşmemek için ülkedeki Kürtlerin ve Türklerin, Türkiye’deki laik ve dindarların; etnik, ideolojik ve dinsel aidiyetlerini geri çekerek (bu aidiyetleri reddetmeden), bunları aşan hukuk devletine dayalı, kurumsallaşmış bir devlet aygıtını behemehâl geciktirmeden gerçekleştirmek gerekir. 
 

Demokrasiyi Güçlendirme Derneği Başkanı-İLYAS BUZĞAN.jpg

Demokrasiyi Güçlendirme Derneği Başkanı İlyas Buzğan

“El-Kaide ve ABD’nin diyalektik saldırganlıkları, İslam ve Hristiyanlığın ahlak teorisiyle açıklanamaz”

– 11 Eylül öncesi ve 11 Eylül sonrası dünya düzenini felsefi perspektiften nasıl bir okumaya tabi tutuyorsunuz?

İlyas Buzğan: Amerika 11 Eylül 2001 sabahı El-Kaide mensubu olduğu iddia edilen 19 kişilik bir ekibin uçaklarla eş zamanlı olarak Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a yönelik gerçekleştirdiği dört ayrı terör saldırısı ile sarsıldı.

Saldırılarda 2 bin 977 kişi hayatını kaybederken 25 binden fazla kişi de yaralandı. Saldırıların kapsamlı mülk yıkımıyla sonuçlanan maliyeti ise 10 milyar dolardı.

Saldırıların hemen ardından Bush, terör saldırılarının arkasında El-Kaide’nin olduğunu iddia ederek bunun intikamını alacaklarını deklare etti.

Amerika, Taliban’ın El-Kaide’yi himaye ettiği gerekçesi ile Afganistan’ı 7 Ekim 2001’de işgal etti. Amerikan’ın 20 yıl devam eden işgali döneminde 50 binin üzerinde Afgan sivil, 66 bin Afgan askeri, 51 bin muhalif asker, 2500 Amerikan askeri ve 1144 NATO askeri hayatını kaybetti.

Ayrıca Amerika bu dönemde gerçekleştirdiği küresel operasyonlarla yakaladığı binlerce kişiyi Guantanamo adasındaki azap ve ölüm hücrelerine gönderdi.

Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz’e göre Afgan işgalinin Amerika’ya maliyeti 2 Trilyon dolar idi. İşgal ve savaşın Afganistan’a maliyetine gelince; bu dehşet verici yıkımın maliyeti muhtemelen hiçbir zaman hesaplanamayacak.

Peki, 180 bin kişinin ölümü, yüzbinlerce insanın yaralanması, bir milyonun üzerinde Afganlının göç etmesi, binlerce insanın işkence görmesi ve trilyonlarca dolar zarar ile sonuçlanan bu zincirleme saldırı dalgalarını ahlak teorileri açısından nasıl değerlendirmeli?

Öncelikle bir ahlak teorisinin temel sorusu, eylem ve söylemin meşruluğunu teminat altına alan kaynak ve ölçütün ne olduğu sorusudur.

Ahlak felsefesi tarihinde kaynak ve ölçüt sorusuna verilmiş teolojik, antropolojik ve kozmolojik olmak üzere üç temel cevap vardır:

  1. Teolojik temellendirme: Bu temellendirme türünde iyi veya kötü eylemin meşruluk veya gayri meşruluk kaynağı Tanrı, ölçütü ise onun buyruğudur.
     
  2. Antropolojik temellendirme: Antropolojik temellendirmede kaynak insan iken, ölçüt, akıl, haz ve elem gibi temel yetilerdir.
    a)-İyi veya kötü eylemin meşruluk veya gayri meşruluk kaynağı insan, ölçütü ise akıldır.
    b)İyi veya kötü eylemin meşruluk kaynağı insan, ölçütü ise haz ve elem gibi doğal yetilerdir.

     
  3. Kozmolojik temellendirme: Kozmolojik temellendirmede iyi veya kötü eylemin kaynağı doğa, ölçütü ise doğadaki düzendir.

Önce 11 Eylül saldırılarını gerçekleştiren faillerin fiillerini inandıklarını iddia ettikleri İslam’ın ahlak teorisine göre analiz etmek gerekirse, şunlar söylenebilir. Bu teoride eylemin meşru olup olmadığının kaynağı Tanrı, ölçütü ise onun buyruğudur.

  1. Tanrı’nın temel buyrukları arasında haksız nedenlerle bir insanı yaralama ve/veya hayatını sona erdirme fiilinin,
     
  2. Haksız nedenlerle mala ve mülke zarar verme fiilinin büyük suç ve günah olduğu sabittir.

Küresel fesat ve fitnenin merkez üssü olduğu gerekçesi ile 11 Eylül saldırılarını gerçekleştiren failler, 

  1. 2977 sivili öldürmek,
  2. 25 bin insanı yaralamak ve
  3. 10 milyar dolarlık bir mal zayiatına sebep olmak ve dehşet verici bir işgalin gerekçelerini istihdam ederek ahlak teorilerinin temel ilke ve argümanlarını ihlal ettiler. Ahlak felsefelerine tecavüz ve ihanet ettiler. Tanrı’nın emirlerine kan sıçrattılar.

Dolayısıyla El-Kaide militanlarının saldırılarının İslam ahlak teorisi bakımından Tanrı’nın buyruklarını ihlal ettikleri gerekçesi ile gayri meşru ve kötü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Peki, Taliban’ın El-Kaide’yi himaye ettiğini gerekçe göstererek Afganistan’ı işgal eden Bush ve onun neo-con haydut savaş kabinesi ve ardılları için neler söyleyebiliriz?

Öncelikle bu haydutların Hristiyan ve Avenjelik olduklarını anımsayalım. Söz konusu kabinenin işgal esnasında ve sonrasında yukarıda atıf yaptığım fiillerini Hıristiyanlığın ahlak teorisi açısından analiz ettiğimizde, El-Kaide hakkında ulaştığımız sonuçların fazlasına ulaşmamız gayet mümkün.

Mümkün, zira Bush ve ardılları aynı suçları işleyerek Hristiyanlığın ahlak teorisinin temel ilke ve argümanlarını ihlal ederken ilave olarak bir savaş hukuku ilkesi olan orantılılık ilkesi ile ayrım gözetme ilkesini periyodik olarak ihlal ettiler.

İşgal dönemi boyunca sistematik işkence ve tecavüzler ise onur kırıcılığın ibretamiz göstergeleri olarak anılacak.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki El-Kaide ve ABD yetkililerinin diyalektik saldırgan davranışları İslam ve Hristiyanlığın ahlak teorisiyle hiçbir şekilde açıklanamaz.

Peki, El-Kaidenin saldırılarını hangi motivasyonla açıklayabiliriz?

Ben, dehşet ve kan üzerinden Tanrı’yı tatmin etme arzusunun dominant belirleyen olduğunu düşünüyorum.
Gelelim Bush ve ardıllarının hayal duvarlarını yıkan kötülük kapasitesini nasıl açıkladığımıza: Bize göre mükemmellik duygusu ile barbarlığın özel karışımının defolu görülen yaşamlara aktarılma arzusudur.

Stephen Walt, bir keresinde şöyle demişti:

Amerikan dış politikasının eğilimlerini yönlendiren temel faktör 24 ayar pragmatizmdir.
 

Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümün'den Dr. Öğretim Üyesi MEHMET ALİ TUĞTAN.jpg

Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümün’den Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Ali Tuğtan

 

“11 Eylül’ün kendisi değil, ABD’nin verdiği tepki, uluslararası sistemdeki krizinin ana nedeni”

– 11 Eylül öncesi ve 11 Eylül sonrası dünya düzenini KÜRESEL SİYASET perspektiften nasıl bir okumaya tabi tutuyorsunuz?

Mehmet Ali Tuğtan: Geriye dönüp bakınca 11 Eylül’ün Soğuk Savaş sonrasında oluşan Amerikan tek kutupluluğunun sonu olduğunu görüyoruz.

İşin ironik yanı, bunun nedeni ABD’nin terör karşısında çaresiz kalması değil, aslında buna hiç ihtiyacı olmadığı halde kendi kurduğu sistemin kurallarını gene kendisinin bozması.

ABD hegemonyası, Bush yönetiminin esasen bir terörle mücadele sorunu olan 11 Eylül’ü Orta Doğu’nun siyasal haritasını yeniden çizmek için fırsata çevirmeye karar verdiği gün krize girdi.

Bu krizin ilkesel sebebini, Askeri Strateji ve Siyaset derslerimin açılışında şöyle ifade ederim:

Seçeceğiniz strateji, içinde bulunduğunuz mücadele alanının kurallarından bağımsız düşünülemez. Eğer şirket rekabetindeyseniz, mafya taktikleri kullanamazsınız. Satışlarınızı arttırmak için en yakın rakibinizi öldürüp arka bahçeye gömmek bir strateji seçeneği değildir.

ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendi kurduğu ve büyük ölçüde kendi lehine işleyen uluslararası sistemin temel kurallarını yine kendisi ihlal etti.  

Bunun için de 11 Eylül’ü bahane olarak kullandı. Günümüzde ABD dâhil hiçbir devletin güvende hissetmediği, savaş ve barışı ayıran çizgilerin belirsizleştiği bu sonsuz hibrid savaş hali, kitle imha silahları ve 11 Eylül’e yardım ettiği yalanıyla Irak’ın işgal edilmesi sonucu başladı.

Bugün uluslararası sistemi tarif eden çok kutupluluk ve belirsizliği başlatan, Pandora’nın kutusunu açan ABD’ydi. Bu bağlamda 11 Eylül’ün kendisi değil, ancak ABD’nin ona verdiği tepkinin sonuçları, uluslararası sistemin şahit olduğumuz krizinin ana nedenidir.

Bir kez tek kutuplu sistemin hegemon gücü açıkça yalan olduğu ortaya çıkan bahanelerle egemen bir ülkeyi işgal edip diğer devletlere de “Ya bizimlesiniz, ya da teröristlerle” dediği andan itibaren, Çin ve Rusya başta olmak üzere diğer büyük güçlerin hegemonun kaprislerini dengelemek üzere harekete geçmesi kaçınılmazdı.
 

Araştırmacı-Yazar Levent Kemal.jpg

Araştırmacı, yazar Levent Kemal

“ABD planlarında fiyasko ile karşılaştı ve işgal bölgelerini komşuları ile beraber kaosa sürükledi”

– 11 Eylül öncesi ve 11 Eylül sonrası dünya düzenini JEOPOLİTİK perspektiften nasıl bir okumaya tabi tutuyorsunuz?

Levent Kemal: 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması ile dünyanın dönüştüğü, artık tek kutuplu nihai egemen bir ABD döneminden bahsedilmeye başlanmıştı.

Sovyetlerin çöküşü ile Moskova’nın kurduğu totaliter güvenlik anlayışı ile biçimlenen katı güvenlikçi şemsiye de çökmüş, bu durum Orta Doğu’dan Asya’ya pek çok totaliter ama zayıf rejimi ortaya çıkarmıştı. Bu ortam aynı zamanda ABD’nin bölgesel sorunlara müdahale eden süper güç profilinin pik yaptığı dönemdi.

ABD, Sovyetlerin olmadığı, Çin’in henüz ticaret devi olarak ortaya çıkmadığı rekabetsiz bir ortamda dünyanın çeşitli bölgelerini dizayn etme hakkını kendisinde bulmuştu.

Sovyetler karşısında görece göz yumduğu hareketler ise Washington’un karşısına çıkmıştı. Afrika’daki elçiliklerin ve Avrupa’daki kimi bombalamaların, Sovyet karşıtı cihat hareketlerinin yeni düşman olarak ABD’yi tanımlamaları süreci 11 Eylül’e kadar getirdi. 11 Eylül öncesi, yani 1991’den 2001’e kadar olan dönem aslında şekillenme dönemi idi.

Tek gücün kararsız hırçınlığı ve Sovyetlerin çöküşüyle diğer büyük düşmana yönelen birikmiş öfkenin sonucu 11 Eylül’ü karşımıza çıkardı.

11 Eylül sonrası ise ABD zaten çoğunlukla içerde totaliter ve ser, dışarıda ise istikrarsız eski Sovyet etki alanındaki ülkelere yöneldi. Çünkü elinde bu ülkelere karşı veriler olduğunu iddia ediyordu.

Birikmiş bir öfkesi de vardı. Körfez Savaşı’nda Saddam’a öfkeliydi. Taliban iktidarı ile Afganistan’da işler ABD için yolunda değildi ve bombalama eylemlerinin ucu ABD’ye göre bir şekilde Afganistan’a çıkıyordu.

ABD 11 Eylül sonrası dönemde Irak ve Afganistan’a müdahale ederek birden çok amacı gerçekleştirebileceğini düşündü.

El Kaide ve Taliban’ı yok ederken Çin ve Rusya arasında ikinci bir Güney Kore kurabileceğini düşünüyor, bir yandan da Irak’ı işgal ederek soğuk savaş sonrası gündemine aldığı İran’ı durdurabileceğini düşünüyordu.

Ancak ABD tüm bu planlarından büyük bir fiyasko ile karşılaştı ve işgal ettiği tüm bölgeleri komşuları ile beraber kaosa sürükledi.

11 Eylül sonrası jeopolitik manzara ABD’nin aymaz tek süper güç döneminin mirasıdır bu bağlamda. Hakeza, ABD’nin en yorucu yirmi yılıydı bu dönem.

Teröre karşı savaş sloganı ile ABD örgütlerle ve işgal ettiği ülkelerdeki başarısız ulus-inşa programları ile boğuşurken, eski düşmanlarının yükselişini çok geç fark etti.

Şimdi Rusya ve Çin liderliğindeki totaliter rejimlerden oluşan Asya güçlerine karşı rekabet edebilmek için Orta Doğu’da çıkardığı kaos ve savaşları ve de Afganistan’ı terk ediyor.

1991 Sovyetlerin çöküşü, 11 Eylül saldırıları ve 2021 Ağustos ayında Taliban’ın iktidarı ele geçirmesi ise, 11 Eylül öncesi ve sonrası dönemin mihenk tarihleri.

Artık 11 Eylül sonrası dönemin çatışma sahalarının etkilerinin süreceği ancak asıl konunun Asya’daki rekabet olacağı bir döneme giriyoruz. Tıpkı 11 Eylül öncesi veya sonrasında, istemediğimiz halde girdiğimiz dönem gibi. 

Kaynak: Farklı Bakış




Anahtar Kelimeler: Naman Bakaç: sonra Eylül’ okumak

HABERLER