Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Müzakere Üzerine

Ali Bulaç Yazdı;

1.Demokrasi ve Müzakere

Demokrasinin tarihte bir kereliğine tanımlandığını; evrensel ve ebedi bir çerçevede şekillendiğini; ilk, nerede ve nasıl ortaya çıkmışsa bugün de aynı tarihsel özelliklerini koruduğunu ve sonsuza kadar hep böyle devam edeceğini söylemek mümkün mü? “Mümkün” diyenler, demokrasiyi “endüstri toplumunun siyasi rejimi” olarak gören klasik siyaset bilimcileridir; ama 18. yüzyılın ikinci yarısında başlayan Sanayi Devrimi 1950’de sona erdi.

Sanayi Devrimi’nin şekillendirdiği toplumsal yapı değiştikçe demokrasi de değişiyor. Bunun yanında demokrasi, kendisi dışındakilerle ilişkilendirilemez; ne cumhuriyet ne laiklik, demokrasinin gerekli şartıdır. Batılı demokratik çerçeve cumhuriyet ve laikliği içerir ama bunlar, ikincil faktörlerdir ve demokrasi bunlarla ilişkilendirildiğinde sonuçta demokrasinin kendi varoluş amacı dışındaki faktörler tarafından belirlendiği, bunların tarihsel ve felsefi öncüllerine göre kendini düzenlemeye ve değişime tabi tuttuğu bir rejim olur. İngiltere ne laiktir ne de cumhuriyettir ama demokrasinin işlediği bir ülkedir.

Demokrasiyi “işleyen bir süreç” olarak tanımlamak mümkünse, bu sürecin bugün en büyük eksiği veya zaafı, kültürel ve kurumsal müzakereden yoksunluğudur. Müzakere, kesintisi olmayan süreç şeklinde işlerse, sadece karar mekanizmaları değil, karar süreçleri de “müzakere”ye konu olur ve hatta temel yasalar da işlevlerini eskittikçe müzakereye açılır.

Bu açıdan “müzakere”nin anahtar rol oynadığını ve bu olmazsa, demokrasinin de belli çıkar grupları ve lobiler tarafından manipüle edilebileceğini söyleyebiliriz. Her ne kadar tarihteki monarşiler veya cumhuriyetler, demokratik müzakere sonucu ortaya çıkmamışlarsa da bunlarla ilişkili söylenecek tek şey, her ikisinin de “fiili durum” teşkil etmesidir. Sorun, cumhuriyetin ve monarşinin demokratik süreçle ne ölçülerde uyum içinde olduğu sorunudur. Bu yüzden demokrasinin geçerli olduğu ülkelerde, monarşinin cumhuriyete veya cumhuriyetin monarşiye dönüşmesini gerektiren zorlayıcı sebepler yoktur.

Eğer “müzakere” siyasetin ruhu ise, müzakerenin sürecin hiçbir aşamasında kesintiye uğramaması lazım. Açık müzakere sürecinde farklı toplumsal kesimlerin talepleri dile gelir, tartışmaya konu olur ve bunlardan bir kısmı anlaşma ile sonuçlanır. Müzakere zemininde üzerinde anlaşmaya varılan her konu, temel yasanın bir maddesini teşkil eder. Her müzakerenin anlaşmayla sonuçlanması mümkün olmadığından, üzerinde konsensüse varılmayan ihtilaf noktaları bir sonraki müzakere konusu olmaya devam eder.

Müzakerenin iki şartı vardır: a) Söz ve ifade özgürlüğü, b) Hiçbir toplumsal grubun müzakere dışında tutulmaması.

Özgür bireylerin ve kendini kamusal alanın kuruluşunda taraf gören sivil-sosyal grupların kendi aralarında serbestçe tartışabildiği, anlama süreci içinde birbirlerini etkilediği, karşılıklı alış veriş içinde olduğu bir durumdan elde edebileceğimiz ilk kazanç “toplumsal sözleşme (muahede)” olmalıdır. Bir kere sözleşme çıktı mı, diğer sorunların aynı yöntemle çözümü kolaylaşır; bunun da yolu muarefe ve müzakereden geçer. Sürecin sağlıklı ve iyi niyet zemininde yürümesinin önşartı “ihtiram”dır.

2.İhtiram

İhtiram zemininde yürütülen muarefe ve müzakere, hem keyifli hem öğreticidir. Bizi muahedeye götürecek olan “tartışma” değil, “müzakere”dir. Müzakerede taraflar birbirlerine karşılıklı hatırlatmalarda bulunur, yol gösterirler. Bundan dolayı müzakere öğretici, yol gösterici ve ufuk açıcıdır. Eflatun, “öğrenme hatırlamadır” demişti. Yani insanın doğasında varolan evrensel ve ebedi bilgi ve hakikatler, dışarıdan hatırlatma (zikr) yoluyla uyandırılır, bilinç seviyesine çıkarılır. Dışarıdakinin içeride karşılığı vardır. Afakta olan enfüsi olanın zahiri, enfüsi olan afakta olanın bâtınıdır.

Kur’an’ın bir ismi “zikr”dir, yani hatırlatıcı ve uyarıcıdır. Vahiy alan Peygamber’in bir misyonu da “müzekkir”dir, yani hatırlatan, yol gösteren ve uyarandır. Vahiyler ve vahyi alan peygamberler insana dışarıdan, onun büsbütün yabancısı olduğu şeyleri getirmezler, aksine özünde ve doğasında zaten varolan, ancak bir şekilde bastırılmış, unutturulmuş, özvarlığın derin tabakaları altına sürülmüş bilgi ve değerlerin bilinç düzeyine çıkarılmasına yardım eder, bunun yol ve yöntemlerini gösterirler.

Muarefe ve müzakere süreçlerinde çaba göstermek ve başarmak insanın görevidir. İnsanın farkında ve bilincinde olduğu hiçbir değer insana yabancı değildir. İnsan kendisi de iyi, güzel ve doğruyu bulabilir. Ama bunların sahiden doğru değerler olduğundan tam olarak nasıl emin olacağız? Bunları bir başka şeyle test etmemiz gerekmez mi? İkincisi, değerleri vaz’den insan bunları “keyfi olarak” ve başkalarının aleyhinde değiştirmeye kalkıştığında ne yapacağız? Değerleri ne adına ve nasıl koruyacağız?

Tabii ki zamanın ve sosyal-maddi şartların değişmesiyle değişen değerler vardır ama değişmeyen, her zaman ve her durumda geçerli değerler de var. Bundan dolayı, insanla ilişkili olsa da bu kategorideki değerler insandan bağımsızdır. İnsana güven esas ise de, Hakikat’le bağını kopardığı her durumda güvensizlik başlar. İnsan şaşırır. İnsan zulmeder.

Yine müzakereye katılanlar birbirlerine azami derecede “saygı” gösterirler. Saygı, karşı tarafı saygın kabul etmek ve onun temel haklarını beyan etmektir. “Saygı” kelimesinin Arapçası “hürmet”tir. Hürmet, muhterem, ihtiram ve mahrem kelimeleri “haram”la aynı köktendirler. Haram “yasak” demektir. “Mescid-i Haram” insanların ve hayvanların her türlü tecavüzden korunduğu, otlarının dahi yolunmadığı yasak, korunmuş ve kutsal bölgeyi ifade eder. Bireye ve aileye ait “mahremiyet”, başkalarına yasak (haram) özel alandır. Peygamber Efendimiz, “İnsanların kanları, malları ve namusları birbirine haramdır.” buyurur. (Buhari, Hac, 132; Müslim, Kasame, 29.) Ayrıca din (din ve vicdan özgürlüğü), can (yaşama ve kendini geliştirme), mal (emek ve meşru mülkiyeti koruma), akıl (düşünceyi ifade etme) ve nesil (insanın bedeni ve manevi kişiliğini her türlü saldırıdan koruma, türümüzün gezegendeki varlığını devam ettirme) hakkı ve güvenliği hukukun koruması altındadır.

Aynı ilkeden hareketle, dinler arası ilişkinin temeli “ihtiram” olarak kabul edilmiş ve öyle tesis edilmiştir. Bu sayede Avrupa’nın Ortaçağı’ndan farklı olarak üzerinde yaşadığımız topraklarda Hıristiyanlar, Yahudiler, Mecusiler (ateşetapar), Sabiiler (yıldızatapar), Ezidiler vd. inançlara mensup topluluklar; hem varlıklarını devam ettirebilmiş hem din ve vicdan özgürlükleri, dinlerini öğrenme, grup halinde yaşama ve pratiklerini (ibadet) yerine getirme hak ve özgürlükleri hukuki teminat altına alınmıştır.

Devamı >>>




Anahtar Kelimeler: Müzakere Üzerine