MUKTEDA ES-SADR, AYETULLAH ALİ SİSTANİ VE SOKAKTAKİ IRAK: İMTİHAM İÇİNDE İMTİHAN

Sinan Baykent Independent Türkçe için yazdı

Ekim 2019 tarihinden bu yana Irak’ı yangın yerine çeviren sokak eylemlerinde şimdiye kadar 150’den fazla ölüm ve binlerce yaralanma vakası kaydedildi. 

Genel olarak yolsuzluk, kitlesel işsizlik ve kamu hizmetlerinde tecrübe edilen aksaklıkların protesto edildiği eylemler, kronolojik planda ele alındığında, aslında DAEŞ’le mücadelede aktif bir rol üstlenen General Abdulvahhab es-Saidi’nin azledilmesi ve daha düşük bir göreve atanmasıyla başladı.

Yıldızı özellikle Musul Savaşı esnasında düzenlenen taarruzda parlayan es-Saidi’nin Başbakan Adil Abdülmehdi tarafından görev yerinin değiştirilmesi, zaten ekonomik istikrarsızlığın pençesindeki Irak halkında (ve hususen gençliğinde) infiale sebep oldu. 

Kısa sürede sosyal medya ağlarında örgütlenen eylemcilerin sayısı her geçen gün arttı ve eylemler Bağdat’ın da dışına taşmak suretiyle ülkenin güney vilayetlerine sirayet etti.
 

Bağdat

Irak'ın başkenti Bağdat'taki Tahrir meydanı eylemlerin odak noktalarından biri / Fotoğraf: AFP


Şiîlerin bir yas ve matem günü addettikleri Erbain öncesinde patlak veren sokak gösterileri ve bu gösterilerin yol açtığı şiddet dalgası, “Irak’ta ne oluyor?” ve “bundan sonra ne olacak?” sorularını da yakıcı bir biçimde gündeme taşıdı.

Eylemler başlar başlamaz Irak halkının ve dahi uluslararası analistlerin gözü esasen Bağdat’taki merkezî hükûmetten ziyade, Sadr Hareketi ve Irak Parlamentosu’nda en kalabalık grup olan Sairun Koalisyonu lideri Mukteda es-Sadr ile -doğal olarak- Necef Havzası lideri Ayetullah Ali Sistani’ye odaklandı.

Perde arkasındaki Mukteda es-Sadr

Mukteda es-Sadr’ın geçtiğimiz Şubat ayından bu yana yakın çevresine  Abdülmehdi hükûmetinden duyduğu hoşnutsuzluğu aktardığı biliniyordu.

Son olarak Eylül ayında sosyal medya hesabından yaptığı bir paylaşımda Sadr, hükûmetten desteği çekebileceğini ifade ederek, şunları yazmıştı:

Elveda vatanım. Bu, hükûmetin sonunun geldiğinin ilânıdır.

Bu, aynı zamanda hukuk devletinden kaos düzenine geçmek demektir.

Eğer hükûmet ciddi tedbirlere başvurmazsa, desteğimi çekeceğim.


Söz konusu tehdidi müteakip Sadr İran’a gitti.

Tahran’da İslâm İnklâbı Rehberi Ayetullah Ali Hamaney ve İran Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yle birlikte Âşûrâ matem programına iştirak eden Sadr, çekilen fotoğraf karesinin akabinde muhtelif söylentilere muhatap kaldı. 

Bazıları Sadr’ın Abdülmehdi hükûmetinin istifasını istedikten sonra amiyane tabirle “Ayetullah Hamaney’in dizinin dibine gittiğini”, bu anlamda İran çizgisine teslim olduğunu ima ediyorlar.

Oysa Sadr çizilen bu profilden oldukça uzakta konumlanıyor.

Sıkı bir Arap milliyetçisi olan Sadr’ın İran’ın Irak’ın içişlerine müdahil olmasını istemediği, bu minvalde geçmişte Tahran’la pek çok defa gerilim yaşadığı biliniyor. 

Dahası, Mukteda es-Sadr’ın İran’ın Kum kentinde yaşayan akrabaları var.
 

Sadr, Süleymani ve Hamaney arasında oturuyor.jpeg

Aşura Günü etkinliğinde servis edilen fotoğrafta Mukteda es-Sadr, Kasım Süleymani ve 

Ayetullah Ali Hamaney'in arasında oturuyor / Fotoğraf: Fars Haber Ajansı'nın twitter hesabı


Dolayısıyla Sadr’ın özellikle mi davet edildiği, Sadr’ın kendisinin mi inisiyatif aldığı (ki bu İran devletinin protokol gelenekleri ışığında neredeyse imkânsızdır) yoksa Hamaney-Süleymani ikilisinin arasındayken çekilen fotoğraf karesi “mutlu bir tesadüfün ürünü” mü, bilmiyoruz.

Gizli bir toplantının, görüşmenin cereyan edip etmediği de hâlâ bir muammadır.

Irak’taki sokak eylemlerinde kullanılan sloganlar ve benimsenen söylem ilk aşamada “Olayların perde arkasında Sadr mı var?” sorusunu akıllara getirmiş olsa da, görünen o ki, durum sanıldığından biraz daha karmaşık.

Eylemlerin temelinde üç temel etken olduğu kanısındayım.

Bunlardan ilki, alabildiğine yaygınlaşan ve artık had safhaya ulaşan yolsuzluk sorunudur.

İkincisi, Irak’taki dinî yapılanmalar içindeki usulsüzlüklerin ve dolayısıyla da genel olarak Merciîyyet’in tâbi tutulduğu eleştirilerdir.

Nihayet üçüncü ve son etken ise, Irak milliyetçiliğinin yaşadığı yeniden doğuş sancılarının akabinde hâlihazırda geçirdiği dönüşümdür. 

Sokak eylemlerini yolsuzluğa ve siyasetçi sınıfına başkaldırı olarak okumak

Baas rejiminin çöküşünden bu yana Irak’a -yalnızca petrol ihracatından- 500 milyar dolara yakın bir kaynak sağlandı.

Bugün itibariyle Irak devleti günlük 3,5 milyon varil petrol ihraç ediyor.

Evet, DAEŞ Irak’ta büyük bir yıkıma sebep oldu ve evet, bu kayıp yılların da maddî planda ağır sayılabilecek bir bedeli oldu.

Ancak bu muazzam kaynağın ne olduğu ve nasıl kullanıldığı meçhuldür. 

Irak’ta sokaklar kirli. İstatistiklere göre sadece başkent Bağdat’ta reel işsizlik yüzde 40 bandında seyrediyor.

Ülkede elektrik kesintileri günlük hayatın bir parçası hâline gelmiş ve temiz (içilebilir) su bulmak özellikle güney bölgelerde fevkalade güç.

Kamu çalışanları maaşlarını aylarla ifade edilebilecek gecikmelerle alıyorlar.

Ülke çapında pek çok binada 2003 savaşından kalan izler, çöküntüler ve dahi molozlar temizlenmiyor.

İmar adına ise neredeyse hiçbir şey yapılmıyor.

Hâl böyle olunca, yukarıda bahsi edilen yaklaşık 500 milyar dolarlık gelirin yıllar içinde nasıl buharlaştığı da merak konusu oluyor.

Aslında insan merakını kaşıyan bulanık bir manzarayla karşı karşıya değiliz. Her şey açık ve berrak.

Siyasetçi sınıfının, iktidar nimetiyle tanışan yöneticilerin yolsuzlukları Irak’ın gelirini toza dumana karıştırdı.

Nihayet helal rızkının çalındığını ve mülkün ortak servetinin birtakım kişi ve çetelerce haksızca gasp edildiğini gören Irak halkının sabır taşı çatladı.

İlk serbest seçimlerin düzenlendiği 2005 yılından bu yana pek çok defa sandık başına giden Irak halkı, sandıktan çıkan sonuçlardan bağımsız olarak hayatının iyiye doğru gitmediğini gördü.

Dahası, İslâmî motifli partilerin baskın olduğu ve Başbakanlık ile kilit bakanlıkların bu partilerin elinde bulunduğu bir düzende yaşanan yolsuzluklar halkın dinî makamların sessizliğine ve dahi müsamahasına dair büyük eleştiriler getirmesine vesile oldu.

Irak’ta İslâmî yönelimlere sahip olan partilere karşı bir güvensizlik oluştu.

2005 yılından bu yana dönüşümlü olarak iktidara gelen söz konusu partilere ve liderlere karşı duyulan güvende ve destekte ciddi bir azalma olduğu gözlemleniyor.

Dahası, tasvir ettiğim bu itimat eksikliği artık dinî makam ve kurumları da kuşatmaktadır.

Dinî makamlara ve Merciîyyet’e “suskunluk” eleştirileri

Geçtiğimiz aylarda Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli El Hurra adlı televizyon kanalının yayınladığı “Irak’ta dinî kurumlarda yolsuzluk” başlıklı haberin ardından son olarak BBC Arapça’nın hazırladığı “Irak’ta muta nikâhı” dosyasının neşredilmesiyle birlikte sorgulama süreci farklı bir mertebeye yükseltildi. 

Her ne kadar söz konusu haberlerdeki muhtemel “operasyonvâri” içerikler ve nitelikler görmezden gelinemeyecekse de, Irak’ta mevzubahis kurumların hariçten kaşınabilecek yaralarının olduğu gerçeğini de yadsımamak lazım.

Bu anlamda çıkış noktası itibariyle bambaşka motivasyonlarla başlayan sokak eylemlerinin Hurra ve BBC tipi haberciliğin de etkisiyle farklı bir yöne doğru evirilebileceği, kayabileceği öngörülebilir.

Irak’ın Büyük Taklîd Merciî Ayetullah Ali Sistani şimdiye dek ve özellikle işgal sonrası yıllardan itibaren Irak’ın “manevî babası” işlevini gördü.

Anayasa çalışmalarında sunduğu katkılar ve dahi DAEŞ’le mücadele düzleminde verdiği meşhur fetvayla birlikte sembolik liderliğini iyiden iyiye perçinleyen Ayetullah Sistani de artık “dokunulmazlar” listesine dâhil değil.

Ayetullah Sistani, vaktiyle İmam Humeyni tarafından kuramsallaştırılan ve somutlaştırılan “Velayet-i Fakih” anlayışını reddediyor ve öncülü olan Ayetullah Ebu’l Kasım el-Hoî’nin ayak izlerinden gitmeyi tercih ediyor.

Şiîliğin “sessiz” kolunu temsil eden Ayetullah Sistani, olağan şartlarda çok gerekli görmedikçe siyasî konularda açıklama yapmaktan kaçınıyor. 

Zorunlu olmadığı müddetçe siyasetin doğal seyrinde ilerlemesine taraftar olan Ayetullah Sistani’nin Irak’ın yolsuzluk ve yozlaşma sarmalına girdiği, dahası söz konusu olguların ülkedeki dinî yapılanmaları da nüfuz altına aldığı bir dönemde sergilediği aşırı ketum tavır ise eylemciler tarafından eleştiri oklarının hedefi hâline geldi.

Ayetullah Sistani sessizlik kuralıyla aslında Merciîyyet’in konumunu muhafaza etmek ve sağlam tutmak istese de, halk farklı düşünüyor.

Özellikle dinî makamların içlerine kadar ilerleyen yolsuzluk iddialarına (ki bunların çoğu Necef’tedir) ilişkin haberler ayyuka çıkar ve yayılırken, Ayetullah Sistani’nin söz konusu iddiaların soruşturulmasına dair herhangi bir söz etmemesi tepki çekiyor.

Geçtiğimiz Cuma günü temsilcisi Ahmed es-Safi aracılığıyla süren eylemlerle ilgili bir açıklama yapan Ayetullah Sistani, beklentilerin aksine oldukça yumuşak ifadeler kullandı.
 

ırak reuters.jpg


Eylemcilerin daha sert ve keskin bir üslûpta bekledikleri açıklamada şiddet kınandı, yolsuzlukla mücadelede hükûmetin ve dahi milletvekillerin sorumluluklarının altı çizildi.

Fakat kâfi gelmedi. Eylemciler devlet şiddetinin haram olduğuna dair fetva istediler.

O da gelmeyince bu defa sosyal medyada “Sistani bizi temsil etmiyor” başlığıyla bir hashtag (etiket) çalışması başlatıldı.

Dışa vurulan bu hayal kırıklığının temelinde ise “Necef artık halkın yanında yer almıyor” algısının kuvvetlenmesi olduğu anlaşılıyor.

Dinî karakteri haiz partilerden dem vuran eylemcilerin Merciîyyet’in sessiz kalmasını eleştirmesi durumu gerçekte bir paradoks arz ediyor.

Bu manzara esasen Irak halkının sığınacak güçlü bir kapı arayışında olduğunu ve konvansiyonel kanalların tıkanıklığından kurtulmak amacını güttüğünü gösteriyor.

Nitekim eski Başbakan Haydar el-İbadi ile Mukteda es-Sadr’ın eşzamanlı olarak yaptıkları “erken seçim” çağrılarının halkta bir karşılık bulmaması da aynı zaviyeden yorumlanabilir.

Yolsuzluk iddiaları ve dinî makamların tecrübe ettikleri güven kaybına mukabil eylemlerin belirleyici bir lokomotifi de şüphesiz ki yeniden canlanmaya başlayan Irak milliyetçiliğidir.

Irak milliyetçiliğinin dönüşümü ve eylemlerdeki rolü

1920’li yıllardan Baas’ın çöküşüne değin çoğunlukla Sünnî entelijensiyanın himâyesinde şekillenen Irak milliyetçiliği, son yıllardaki bölgesel gelişmelerin de yardımıyla Şiîlerin pratiğinde anlam kazandı.

Şahsen Irak ile İran arasındaki ikili ilişkilerin gidişatının Irak milliyetçiliğinin motorunu ateşlediğini düşünüyorum.

Irak halkının ve özellikle Iraklı Şiî nüfusun önemli bir bölümünün ülkede büyüyen İran etkisinden rahatsız olduğu açıktır.

Nitekim söz konusu rahatsızlığın yarattığı kıvılcımların bazılarını geçtiğimiz yıl vuku bulan gösterilerin sonunda Basra kentinde kundaklanan İran Başkonsolosluğu binasında müşahede etmiştik.
 

ırak reuters.jpg

Fotoğraf: Reuters


Gelinen aşamada bugün de Irak’ta İran bayrakları yakılmakta ve halk bazı İran liderlerinin posterleri üzerinde tepinmektedir.

Tepkinin kaynağında ise -en azından benim tespit edebildiğim- iki faktör yatıyor.

Iraklıların bir bölümü Irak siyasetinin İran’a endekslenmesinden hoşnut değil.

Her ABD-İran gerginliğinde çeşitli Haşdi Şabi bileşenlerinden gelen (Nuceba Hareketi, Bedir Tugayları vb.) “Biz Velayet-i Fakih’in emrindeyiz” eksenli açıklamalar Irak halkında hoş karşılanmıyor.

Haşdi Şabi’nin Irak Ordusu’nun bir parçası olarak esas vazifesinin Irak’ı savunmak olduğu artık halk arasında üst perdeden dillendiriliyor.

Bu noktada halk, Haşdi Şabi’yi de bir karar vermeye sevk ediyor.

Söz konusu yapılanma bir bütün hâlinde Irak’a mı bağlı olacak yoksa İran’a mı?
 

Haşdi Şabi.jpg

Fotoğraf: AA


Irak halkı devletlerinin kaderinin İran’a bağlanmasını istemiyor.

Dahası, bu ret öncelikli olarak Irak milliyetçilerine meyleden Şiîlerden geliyor. 

İkinci sebep yine Haşdi Şabi’yle ilgili. Teşkilâtın başında bulunan ve önemli görevler üstlenen Ebu Mehdi el-Mühendis ve Hadi Amiri gibi şahsiyetlerin varlığı Irak milliyetçisi Şiîlerde büyük ve derin hayal kırıklıklarını kışkırtıyor.

Haksız sayılmazlar; zira bu ve benzeri isimler geçmişte Irak-İran savaşında İran’ın safında yer almış ve İran için savaşmışlardı.

Dahası, Irak milliyetçilerinin önemsedikleri Abdulvahhab es-Saidi’nin Haşdi Şabi içindeki bazı unsurların baskılarıyla görevden uzaklaştırıldığı kanısı fevkalade yaygın.

Dolayısıyla bu etken de Haşdi Şabi’ye karşı takındıkları mesafeli tutumu beslemekte, pekiştirmektedir.

İran medyasının son günlerdeki tavrı da Iraklıların İran karşıtlığını alttan alta destekler mahiyettedir.

İran medyasının sanki Irak’ta yolsuzluk, kitlesel işsizlik, kirlilik, kamu hizmetlerinde herhangi bir aksama yahut yetersizlik yokmuş ve her şey güllük gülistanlıkmış gibi davranması, dahası eylemleri -ortada hiçbir şey yokken- ABD-Suud-İsrail üçlüsünün marifetiymiş gibi tanımlaması doğal olarak Irak’taki şimşekleri dindirmeye yardımcı olmuyor.

İmtihanlar ve “Türkiye ne yapmalı?”

Özetlemek gerekirse, Irak’taki eylemler ülkede ve dahi bölgede herkes için “imtihan içinde imtihan” niteliği taşıyor.

Yolsuzluk, dinî kurumların tenkidi ve yükselen Irak milliyetçiliği gibi inkâr yahut hasıraltı edilemeyecek faktörlerin karşılıklı etkileşiminden mülhem zuhur eden sokak eylemleri, daha da dallanıp budaklanması olası bu hareketi fevkalade “öngörülemez” kılıyor.

Bu durum, Ayetullah Ali Sistani, Haşdi Şabi, Mukteda es-Sadr ve bilumum siyasetçi sınıfı, dinî makamlar ve İran için olduğu kadar, eylemciler için de geçerlidir. 

Sokağa çıkışta değil belki ama sokaktayken yaşanan bazı manipülasyon ve provokasyon teşebbüsleri, sokaktaki Irak’ı da imtihandan geçirmektedir.
 

ırak gösteri afp.jpg

Fotoğraf: AFP


Nitekim kimliği belirsiz keskin nişancıların meydanlarda toplanan ahaliye ateş açması ve olayların henüz İçişleri Bakanlığı tarafından netliğe kavuşturulamamış oluşu eylemler üzerinden başka ve farklı hesaplar güden odakların varlığını da teşhir etmektedir.

Ortadoğu coğrafyasında, hele de Irak gibi bölgenin özgün ve hassas bir ülkesinde çok yakın geleceğin dahi nelere gebe olduğunu kestirmek her zaman güçtür.

Bu anlamda Abdülmehdi hükûmetinin eylem dalgalarına ne kadar dayanabileceği, Mukteda es-Sadr’ın yeni bir projeyle gelip gelmeyeceği – bu projenin ne olduğunu ve başarıya ulaşıp ulaşmayacağı, İran’ın ne gibi adımlar atacağı yahut Merciîyyet’in çizgisinde bir değişiklik olup olmayacağı şimdilik meçhul.

Bilinmezlerin sayıca çok olduğu Irak denkleminin nasıl çözüleceğini ancak zaman tayin edecek.

Bize gelince...

Türkiye Cumhuriyeti Devleti sahadaki bütün aktörlerle iletişimi kuvvetlendirmek, yapıcı gayretlerde bulunmak ve devlet-halk arasındaki gerilimin daha da tırmanmaması ve bölgeyi yeni bir istikrarsızlık çukuruna atmaması için çok-boyutlu bir mekik diplomasisi yürütmelidir.

Neyse ki Türkiye’nin Irak Büyükelçi Fatih Yıldız bu sorumluluklar için biçilmiş kaftandır ve böylesi kritik bir süreçte Irak’ta bulunması Türkiye için bir şanstır. 

 

 

Haber Kaynak : Independet Türkçe


HABERLER