Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Meriç’ten Antakya’ya, İstanbul’dan Paris’e… ‘Bu Ülke’nin Cemil Meriç’i

Yeni Şafak Gazetesi yazarı Nuriye Çakmak Çelik, “Gözleri görmeden on iki fikir eseri kaleme almış olan ilk ve son insan” olarak anılan mütefekkir Cemil Meriç’i yazdı…

Rumelili bir ailenin çocuğu olan Cemil Meriç, Meriç Nehri yakınlarında yer alan Dimetoka’nın Müftüsü Hafız İdris Efendinin torunuydu. Rüştiye tahsili alan babası Mahmut Niyazi Bey, Harim’de Mahkeme Reisi olarak görev yaparken Cemil Meriç dünyaya gelmeden kısa süre önce Antakya’ya Ziraat Bankası Müdürü olarak geçmek istemiş, aile yolda Reyhaniye’ye uğrayıp dostları Osman Ağa’yı ziyaret etmişti. Annesi Zeynep Hanım Cemil Meriç’i 12 Aralık 1916 günü misafir olarak konakladıkları bu evde dünyaya getirdi. İsmi ‘Hüseyin Cemil’ olarak okundu.

Okumayı henüz dört beş yaşında ablası Zehra’dan öğrenen Cemil Meriç, o günlerden itibaren kitaba olan düşkünlüğüyle tanınıyordu. Bu sebeple erken yaşta Habib-i Neccar Mekteb-i İptidaiyesi’ne kaydedildi. 1923’te Fransızca ile tanışacağı Reyhanlı Rüştiyesinde okumaya başladı. O yaşlarda ortadan kaybolduğunda herkes onu nerede bulacağını çok iyi biliyordu, çünkü mutlaka bir kütüphanede zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden kitaplara dalıp gitmiş oluyordu. Okulların kütüphanelerindeki kitaplar ona yetmediği için çoğu zaman borçla özel sipariş veren kitapçılardan kitap sipariş ediyordu. “Eflatun’u on üç yaşında tanıdım. On beş yaşında belli başlı divanları çoktan bitirmiştim” diyordu.

 

Cemil Meriç

Reyhaniye Rüşdiyesi’nden 1928 yılında mezun oldu. “Lisem üniversitemdir” diye ifade ettiği Antakya Lisesi yılları verimli geçse de özellikle son sınıfta milliyetçi tavırları ve hocalara olan eleştirileri nedeniyle zorlandı. 1935’te mezun olacakken Fransız mandası altındaki Antakya’da liseler on iki yıla çıkarıldığı için mezun olamadı. Şansını İstanbul’da denemek için Pertevniyal Lisesi’nin 12. sınıfına kaydolmak üzere 19 yaşındayken İskenderun’dan vapura binerek İstanbul’a doğru yola koyuldu. Ancak maddi imkansızlıklardan ötürü kaldığı yurdun parasını ödeyemediği için okulu tamamlayamadan elindeki son parayla vapura binerek İskenderun’a döndü ve liseyi Antakya Sultanisi’nde tamamladı.

Haymeseki İlkokulunda öğretmenlik, Türk Hava Kurumu’nda sekreterlik, Belediye’de katiplik yaptı. Antakya Lisesinden arkadaşlarıyla yaptıkları toplantılar şikayet edildi ve 1939 yılında “Kominizim propagandası yapmak ve Enternasyonal Marşı’nı öğretmek” suçuyla tutuklandı. İdamla yargılandığı halde 2 ay sonra serbest bırakıldı. Ancak yüzlerce kitabına el konulmuş ve ‘komünist’ damgası yemişti. Yabancı diller okulunda talebe olmak için bu kez trenle İstanbul’un yolunu tuttu. Okuldan ziyade Beyazıt’taki kütüphanelerde zaman geçiriyordu. Bu yıllardan şöyle bahsediyor: “Yıllarca aç kaldım. Koca bir şehirde yapayalnız. Gurbet ve açlık...” İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokuluna burslu kabul edildikten sonra 1942 Haziranında mezun oldu.

Birkaç ay sonra öğretmen Fevziye Menteşeoğlu ile evlendi. Aynı yıl Fransızca öğretmeni olarak Elazığ Lisesi’ne tayin edildi. İlk çeviri kitabı Balzac’ın “Altın Gözlü Kız” romanını 1943’te yayımlandı.

Fevziye Hanım Elazığ’da iki bebeğini kaybedince çift 1945 yılında İstanbul’a döndü. Kayınbiraderinin Moda’da bulunan plajındaki odalardan birine yerleştiler. O günleri şöyle anlatıyordu: “Soğuk bir oda, hayatını kalemiyle kazanmak zorunda olan genç bir adam… Yıllarca yaşamak ve yaşatmak için Balzac tercümeleri, Balzac etütleri. On altı sayfalık bir forma karşılığında yirmi beş, bazen yirmi lira. Haftada en çok bir forma çevirebilirdim, günde 10-12 saat çalıştığım çok oluyordu...”

1945’te oğlu Mahmut Ali, 1946’da kızı Ümit dünyaya geldi. Kızı dünyaya geldikten kısa süre sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Fransızca okutmanı oldu. 1974’te emekli oluncaya kadar bu görevini sürdürdü.

Gözlerindeki yüksek miyoptan ötürü askerlikten muaf tutulan Meriç, kitaplara olan düşkünlüğü ile gözlerini oldukça zorluyordu. Yıllarını 12 buçuk miyopisi ile geçiren Meriç, 1954 yılında ailece gittikleri bir gezide birden yere kapaklandı ve uzun süredir kararma yaşayan gözlerini tamamen kaybettiği ortaya çıktı. Üst üste birkaç ameliyat geçirse de çare olmadı. Yabancı Diller okulundaki dostlarının desteği ile tedavi için Paris’e gönderildi ancak 6 ay süren bu yolculuk da tedavisi için yeterli gelmedi.

Cemil Meriç, gözlerini tamamen kaybetmesine rağmen her sabah yaptığı sporunu, yüzmeyi ve çalışma rutinini hiç bırakmadı. Onun gören gözleri artık eşi Fevziye Hanım ve kızı Ümit Meriç’ti. Bunun yanında her gün düzenli olarak gelen öğrenci ve okuyucuları vardı.

“Gözleri görmeden on iki fikir eseri kaleme almış olan ilk ve son insan” olarak anılan Cemil Meriç, kitapları dışında 40’a yakın dergi ve gazete de 800 civarında yazı neşretmişti. Bunda 8 yaşından itibaren babasının hem okuyuculuğunu hem yazıcılığını üstlenen kızı Ümit Meriç’in payı çok büyüktü.

1983’te eşi Fevziye Hanım’ı kaybeden Meriç, 1984 yılında beyin kanaması ve felç geçirdi. 3 yıl süren bu hastalık döneminin ardından 13 Haziran 1987’de İstanbul’da vefat etti ve Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

Cemil Meriç ardında “bütün dünya nimetlerinden feragat ederek bir araya getirdim” dediği 11 bin ciltlik özel bir kütüphane, başta baskı rekorları kıran “Bu Ülke” olmak üzere onlarca eser ve çok kıymetli fikirler bırakarak dünyaya veda etti.


HABERLER