Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Makuliyet ile cezbe arasında gidip gelen dindarlık ve ilahiyatların sorumluluğu

Prof. Dr. Mehmet Evkuran'un analizi;

Hitit Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Evkuran “Müslüman ekoller arasındaki yorum-anlayış farklılıklarını bir iman-küfür ya da hak-batıl mücadelesi olarak görmemesi ilahiyatçının en bariz özelliği” diyor.

Katıldığı bir programda Prof. Dr. Ali Köse’nin dile getirdiği düşünceler, yakın tarihimiz göz önünde bulundurulduğunda fevrî bir çıkış, tartılmadan söylenen bir söz, maksadını aşan bir açıklama değil, toplumdaki rahatsızlığın ifadesidir. Onu hedef alan linç kampanyası doğru noktaya işaret ettiğinin kanıtıdır. Bazı çevreler hedef gösterildiği duygusuyla tepki verip karşı atağa geçtiler. Oysa bu hedef gösterme ve suç duyurusu değil, sıcak bir konu olan FETÖ olayına atıfla yapılan samimi bir uyarıdır. Güvenlikçi ya da hukukçu söylevi değil, süreç analizi ve gelecek öngörüsüdür. İslamî hassasiyetler taşıyan çoğu insanın da paylaştığı ortak kaygıyı ifade etmiştir hoca. Bir entelektüel olarak toplumuna karşı görevini bir Müslüman ilim adamı olarak da uyarı ve nasihat görevini ifa etmiştir. Sayın Köse, bu konuya değinmeksizin de FETÖ eleştirisi yapabilir ve başı bu kadar ağrımazdı! Süreç Ali Köse’nin kaygılandığı doğrultuda ilerlerse görüşlerini dürüstçe söyleyen ilahiyatçı kalmayacaktır.

Bir yandan radikal-Selefî diğer yandan gelenekçi çevrelerin saldırılarına hedef olan, yeni muhafazakâr siyasî elitin de şüphe ve tahkirle baktığı ilahiyat camiasında ‘meslekî tükenmişlik’ belirtileri görülmektedir. İslam ve din alanında araştırma ve eğitim yapan ilahiyatları sindirmek dinî hayat ve düşüncenin zenginliği ve esnekliği yok edecektir. Bir ilim adamı olan ilahiyatçıya ihtiyaç duyduğu güvenlik ve itibarı geleneğimizdeki ilme-âlime hürmet ilkesi sağlamıyor, ne yazık ki! Bu durum seküler değerlere yönelimi güçlendirmektedir. Akıl düşmanlığı ortak paydasında birleşen selefî ve batınî zihniyetlerin akıl/rey yerine adanma-itaat kültürünü ikame girişimleri ürünlerini veriyor. Bu tabloda ilahiyatçının yaşadığı ikilem şudur: Selefi ve batınî söylemlerin çizdiği biçimde gelenekçilik rolü oynamak ya da vesayete karşı ilmin-âlimin özerkliğini savunmak. 

Din-devlet-toplum ilişkilerine dair uyarıların muhatabı dinî gruplar değil iktidardır. Dinî gruplar, İslam’ın toplumsal mesajını, bu da olmazsa Ehl-i Sünnet’in kuşatıcılığını fark ederek tehlikeli ilişkilerden uzak durma basiretini sergilerlerse hepimiz için en hayırlısını yapmış olurlar. 15 Temmuz’dan “dinî özgürlüklerin kullanılması” ile “kurumların ele geçirilmesi” arasındaki farkı çoktan öğrenmemiz gerekirdi. Dinî gruplardan birine pozitif ayrımcılık yaparak belirli alanlarda örgütlenmelerine izin vermek, kurumların işleyişini bozmasının yanında dinî hayatta yeni baskı ve çatışma alanları doğuracaktır. Bu riskler görülmeye başlamıştır. Dinî hayata ve özgürlüklere müdahale etmeksizin, yeni bir militan laikçi dalga oluşturmaksızın, mağduriyet/mazlumiyetlere alet olmaksızın problemi çözmek mümkündür. Aklı başında ve vicdanlı bir ilahiyatçının din karşıtı politikaları savunması düşünülemez. Ancak makuliyet sınırları aşıldığında insanların ortak iyiyi algılamaları imkânsızlaşır. İlahiyatçılara atfedilenler doğru olsa bile, vahdet-i vücudcu, selefî, Mutezilî, tarihselci, evrenselci, felsefeci ve hatta deist olmak vatandaş ve meslek haklarına saldırıyı tecviz etmez. Aksine bu çoğulculuk inanç savrulmaları karşısında “Müslüman ya da makûl kalmayı” sağlayacaktır. Akademik ve entelektüel özgürlüklerin korunması devletin görevidir. Belirli bir teolojik yorumu mutlak gerçek olarak topluma dayatarak din/inanç özgürlüğü ve çoğulculuğu ortadan kaldırma girişimlerine izin/imkân verilmesi adaleti yok edecektir.

İLAHİYATI MÜSLÜMANLAŞTIRMAK MI?! 

Din öğretimine ilginin kökleri eskilere uzanır. Selçuklu ve Osmanlı’da medreseler devlet kurumu olarak görüldü. Medreselerin tecdidi/ıslahı Osmanlının çöküşüne kadar gündemden düşmedi. İlahiyat eleştirisi yapanların niyetleri onları itibarlı kurumlara dönüştürmekse 100-150 yıl hatta daha öncesine ait raporlara, tartışmalara ve çözüm önerilerine bakmalılar. Medreselerin Müslümanların ihtiyaçlarını gideremedikleri, zamanın gerisinde kaldıkları, çağlar öncesindeki tartışmaları bugüne aktararak yeni problemler ürettikleri eleştirilerini göreceklerdir. Medreselerin ıslahı, Osmanlının çözemediği ve sonrakilere miras bıraktığı bir meseledir.

Cumhuriyet ıslah ile zaman kaybetmek yerine modern kurumlarla yoluna devam etmeyi tercih etti. Osmanlıdan kalan yüksek din öğretimi kurumları İslam Enstitüsü/ilahiyat fakültelerine dönüştürüldü. Kurulduğu günden itibaren ilahiyatlar zor dönemlerde bile kontenjan sorunu yaşamamıştır. 28 Şubat sürecinde kontenjanları azaltılan ve kadro sorunları yaşayan İlahiyat Fakültelerin sayısı şu an 100’ün üzerindedir. Niceliksel artış niteliğe müdahaleyi kolaylaştırmıştır. Kendini dinin karşısında yanında ya da içinde hissedenlerin ortak eğilimi ilahiyatları dizayn etme arzusudur. Bunun ‘medreselerin ıslahı’ ile arkaik ilişkisi bulunsa da Sünnîlik içinde liderlik, temsil ve vesayet mücadelesi ile daha sıcak bir bağı vardır. İlahiyatlar hakkındaki tartışmalar, ilmî-entelektüel düzlemden uzak, ötekileştirme ve tekfir sath-ı mâilinde ilerliyor. Bir ilahiyatçının söylemlerine dönük eleştiriler çığırından çıkartılarak ‘dinin yok edildiği’ sloganları eşliğinde ilahiyatın tüzel kimliğini hedef alan düşmanlaştırmalara dönüştürülüyor. Kimliğini ilahiyat-DİB-İHL karşıtlığı üzerinden kuran bazı dinî gruplarla sınırlı olan bu tutum genişlememiştir. Tekfir kervanına muhafazakâr hassasiyetli kesimler de dahil oldu. Peridoyik olarak gazete-sosyal medyada ilahiyat karşıtlığı canlı tutulmakta ve kalıcı bir hassasiyet inşa edilmektedir. 

TEMSİL KRİZİ VE İLAHİYATLAR 

Sünnîlik fıkıh ve kelam ekolleri üzerinden tanımlanır. Hanefîlik, Şafiîlik, Malikîlik ve Hanbelîlik fıkıh; Eşarîlik ve Mâtüridîlik ise kelam alanında Sünnîliği karakterize eden yapılardır. Zamanla Sünnîleşmiş tarikatler de şemsiye altına girmişlerdir. Fıkıh ve kelam ekolleri medresede, tasavvuf tekke-dergâhta temsil edilmiştir. Sünnî toplumların kırılganlığını, iki paradigmanın sahiplenen medrese-tekke gerilimi oluşturur. Ayrıca selefi-Hanbelî damar da uzlaşmaz söylemiyle kriz potansiyeli taşımaktadır. İlahiyat husumetinin arkasında mezhep içi bu çekişme yatmaktadır. Selefî ve tarikatçı unsurlar medresenin tasfiyesi konusunda birleşmiş görünüyorlar. Şaşırtıcı olan şudur: Söyleminde sevgi, güzel ahlâk, affetme, hoşgörüyü eksik etmeyen kesimler, ilahiyatçıların tekfirinde selefileri aratmayan bir fanatizm sergilemektedirler. Yapılan bilimsel çalışmalar, özel konuşmalar, araştırma metinleri bir şekilde sosyal medyada çarpıtılarak verilmekte, akademisyenler ilzam edilmekte ve tövbeye davet edilmektedir. Gelinen aşamada dinî sorunlarının çözümüne yönelik çalışmalar yapmak zorlaşmaktadır. Bunun sonucu akademik ahlâk ve görgünün buhar olup uçması, kalitesiz, yüzeysel, sloganik çalışmaların ortalığı doldurmasıdır. Gittikçe yükselen dindarlaşma, beraberinde dinin çıkar amaçlı kullanılması problemini getirmiştir. Bu yıkıcı sürece ‘inanarak’ katılmak, sonuçların nesnel etkilerini değiştirmiyor. Dinî gruplar ve cemaatler, toplumu birleştiren manevî unsurlar olmaktan uzaklaşarak, kendi kavgalarını topluma yayan sekter yapılara dönüşmüşlerdir. Bu yapılara karşı biriken rahatsızlığı öncelikle onların görmesi gerekir.

EHL-İ SÜNNET VE İLAHİYAT

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, tarihte ve günümüzde Müslümanların büyük çoğunluğunun mensup olduğu ana akımdır. Gücünü, mezhep içi çoğulculuktan ve çeşitlilikten alır. Bir fırka ya da hizip olmaktan çok, koalisyondur. Koalisyonların kaderidir: Taraflar bütünün selametini gözettiklerinde güven ve istikrar sağlanır. Ancak uyum bozulduğunda kozmos dağılır ve kaosun dili olan tekfir ve ötekileştirme yaygınlaşır. Kriz dönemlerinde bileşenlerine ayrılma sendromu ve temsil krizi yaşayan Sünnîlik, radikalleşme eğilimleri ve sinyalleri vermekte, özgün yapısal değerlerini kaybetmektedir. Yaşadığımız süreçte böylesi bir kriz söz konusudur. Tarih boyunca İslam’ın temel bir değeri olan sulh içinde yaşamayı ve dinde aşırıya gitmemeyi savunanlar, bütünün farkında olan âlimler, düşünürler ve basiretli yöneticiler olmuştur. Cemaati gösterip fırka mantığı ile hareket eden makuliyetten uzak bencil yapılar dinî hayata zarar vermiştir. Sünnîliği karakterize eden kuşatıcılık ve birarada yaşama ilahiyatlarda temsil edilmektedir. Mezhep içi çoğulculuk, karşılıklı saygı gibi değerler bu kurumlarda canlı olarak yaşanmaktadır. İlahiyatlarda, Nizamiye’den farklı olarak belirli bir ekolün değil tüm Müslüman ekollerin görüşleri öğretilmektedir. Bununla birlikte ülkenin çoğunluğunun inanç yapısı olan Sünnîliğin bir çerçeve olarak korunduğu söylenebilir. Programlar İslam geleneğinin ve diğer dinlerin öğrenilmesini sağlayacak şekilde kurgulanmıştır. Dinî ilimlerin yanında, medreseden ihraç edilen aklî ilimleri ve bazı modern ilimleri de bünyesine katmıştır. Çok önemli bir özelliği de kız öğrencilerin içselleştirilmesidir. Dinî bilgi ve bilincin bu şekilde toplumsallaşması sağlanmaktadır. Kadınların dini öğrenmelerine imkân tanınması, ancak yokluğunda değeri anlaşılacak bir nimettir.

İlahiyat programları, anlamaya dayalı yöntemle mezheplerin yapısal özellikleri ve temel ilkelerini öğreterek mezheplere esnek bakmayı sağlamaktadır. Böylece bilgisizlik ve önyargılardan kaynaklanan dinî fanatizm törpülenmektedir. Öğrencilik dönemlerinde çıktılar görülmese de hayata atılınca bu eğitim kendini hissettirmektedir. İlahiyatçıların bazı dinî konularda gevşek görünmesinin nedeni aldıkları eğitimdir. Öğrenci dinî söylem ve tutumların arkaplanını kavramakta, sonuçlarını öngörmekte, radikalleşme eğilimindeki yapı ve ilişkilere karşı kendini ve çevresini koruyabilmektedir. Müslüman ekoller arasındaki yorum-anlayış farklılıklarını, bir iman-küfür ya da hak-batıl mücadelesi olarak görmemesi, bu türden çatışmaların parçası olmayı reddetmesi ilahiyatçının en bariz özelliğidir. Sadece bu bile ilahiyat eğitiminin toplumsal barış için ne kadar önemli olduğunun bir kanıtıdır. Bu nedenle, ilahiyatların vesayet savaşlarına kurban edilmemesi, saygınlıklarının korunması elzemdir.
 


Haber Kaynak : Karar Haber