Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


‘Kürtler, Aleviler, dindarlar veya sekülerlerden herhangi birinin mutsuz olduğu bir Türkiye’nin mutlu olma şansı yok’ (*)

"Kürtlerle, Alevilerle, başörtülülerle kavgalı hiçbir siyasal projenin bu coğrafyada tutma şansı yok.Kürtlerden, Alevilerden, dindarlardan veya sekülerlerden herhangi birinin mutsuz olduğu bir Türkiye'nin de mutlu olma şansı yok.”

Gazete ve televizyonlarda görünür değil, ama sosyal medya sayesinde ciddi bir kamusal gücü var. Dersimli, Kürt, imam-hatipli, özgürlükçü ve muhalif bir Müslüman, Abdullah Naci. Memleketin yapısal sorunlarına karşı duyarlı, yaralı, diğerkâm, özgürlükçü tespit ve mesajlarıyla dikkat çeken bir isim. Kendisi kabul etmese de bir fenomen. Abdullah Naci’yle İslamcı aydınlar ve STK’lardan sekülerlere, Kürt sorunundan şehirleşmeye, edebiyat ve kitaplara olan sevgisinden, düşünsel/politik kimliğine kadar bir dizi alanda konuştuk.

Naman Bakaç: Sosyal medyada bir fenomensiniz. Kamusal etkiniz çok yüksek. Tivit yazma tarzınız, üslubunuz ve ele aldığınız temaları farklı olgu ve olaylarla irtibatlandırmanızla dikkati celbediyorsunuz. Derdiniz bu olmasa da çok sayıda etkileşim de alıyorsunuz. Tivit yazmanın yolu yordamına dair bu orijinalliği ya da sıradışılığı nasıl yakalıyorsunuz?

Abdullah Naci: “Güneşin altında söylenmemiş söz yoktur” demiş bir bilge. Bu, edebiyatın da konusunu oluşturuyor bir bakıma. Ne kadar akıllı, zeki ve sıradışı olursak olalım söyleyebileceğimiz yeni bir şey yok aslında. Her şey söylenmiş. Öyleyse ne söylediğimiz kadar nasıl söylediğimiz de önemli. Sosyal medya bir bilişim çağı fenomeni. Yürüyen merdivenlerden koşarak inen insanların uzun cümlelere, durağanlığa, tekdüzeliğe tahammülü yok. Kışkırtmak lazım o insanları. Bu da sadece yazdıklarımızın içeriğiyle olmuyor. Şekil de önemli. Bazen özne ile yüklemin yerini değiştirerek, bazen popüler enstrümanları kullanarak bunu yapmaya çalışıyorum sosyal medyada.

İslamcı aydınlar ve STK’lar güce kavuşunca statükoya teslim oldular

Sizi herhangi bir gazetede, dergide veya televizyonda görmediğimiz için doğal olarak sosyal medya mesajlarınız üzerinden sormaya mecbur kalıyoruz, öncelikle bunu bir not olarak düşmek isterim. Bir tivitinizi görünce aklıma 90’larda kurulan Mazlumder (şimdiki Mazlumder değil) gelmişti. Diyordunuz ki: “Senin gibi düşünmeyenlerin de hakkını-hukukunu korumaya çalışan bir vicdan sahibi isen, bizden-onlardan diye ayırmadan mağdurun yanında olmaya çalışıyorsan yapayalnızsın.” Mağdurun ve mazlumun yanında yer alan STK’ların veya şahsiyetlerin sayısı azalıyor değil mi? Mazlumder sanki bir öncü gibiydi? Şu anki İslami hassasiyetli sivil toplum kuruluşlarını veya Müslüman/İslamcı aydın, entelektüelleri nasıl görüyorsunuz?

“İktidar bozar; mutlak iktidar mutlaka bozar” demiş Lord Acton. İslami hassasiyeti olan STK ve İslamcı aydın ve entelektüeller yeni bir şey yaşamadılar esasında. İktidara ve güce kavuşunca kitlelerden kopmak, devletleşmek, statükoya teslim olmak, merkezdeki konforu korumak için çevreye sırt dönmek, oluşan her türlü muhalefete, eleştiriye kulak kapatmak, ezilenden ezene terfi etmek, genelde insanlığın, özelde Ortadoğu’nun kadim problemi. Buradaki soru şuydu: Fas’ta, Tunus’ta, Cezayir’de, Mısır’da, Türkiye’de ve daha İslam coğrafyasının birçok köşesinde, bir mazlumiyet ve mağduriyet hikâyesi olarak başlayan, büyük halk kitleleri için bir umut ışığına dönüşen İslamcılık, iktidarda yeni bir model olabilir, insanlığa yeni bir şey sunabilir mi? Gördük ki ne böyle bir model olabilir, ne de yeni bir şey sunabilir.

Yirmi yıldır ülkeyi tek başına sınırsız yetkilerle yöneten bir iktidar var

Sosyal medya mesajlarınızda; Müslüman, muhafazakâr, İslamcı ya da dindar  (hangi sıfatı kullanmayı tercih ediyorsanız) kesime yönelik eleştirilerinizde üslup ve diliniz daha sert iken; laik, sol veya liberal kesimin olumsuz davranışlarına karşı daha yumuşak ve esnek olduğunuz söylenip, şu eleştiri yapılıyor size: Maksadı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Siz bağcıyı dövmeyi mi yoksa üzüm yemeyi mi isteyenlerdensiniz?

20 yıldır ülkeyi tek başına yöneten, cumhuriyet tarihinden beri hiçbir kesime nasip olmamış büyük bir destekle ve sınırsız yetkilerle donatılmış bir iktidar var. Eğer birtakım başarısızlıklar ve büyük hayal kırıklıkları varsa başka hangi kesimi eleştirebiliriz ki? 1990 yılında ülkenin kronik sorunlarından dolayı muhafazakârları eleştirmek ne kadar saçma ise, bugünkü sorunlardan dolayı sekülerleri eleştirmek o kadar saçma geliyor bana.

Bir mesajınızda, “polisle vatandaş karşı karşıya geldiğinde;  

– Müslüman, mazlumu tutar.

– milliyetçi, polisi tutar.

– solcu, vatandaşı tutar.

– muhafazakâr, iktidar kendilerindeyse polisi, değilse vatandaşı tutar” diye yazmıştınız. Siz kendinizi bu düşünsel/politik kimliklerden hangisine yakın hissediyorsunuz?

Daha apolitik bir düzlemde sorulsa “insan” derim ama mevcut tablo dikkate alındığında elbette ki “Müslüman.”

Yazdıklarınıza baktığımda; zulüm, hukuksuzluk, çürümüşlük, kötülük, milliyetçilik, ahlaksızlık içindeki, birbirleriyle çatışan davranışlar içindeki Müslümana ve onun din anlayışına eleştirel tavır takındığınızı görüyorum. Özgürleştiren İslam’ı, özgür Müslümanı ya da “zor zamanda konuşan” Müslümanı arzu ettiğiniz görülüyor. Kendinizi muhafazakâr değil de, Müslüman olarak tanımlıyorsunuz. Bu ikisinin düşünsel ve tarihsel karşılıkları nedir?

 

İslam peygamberinin hayatına baktığımızda, Mekke’deki muhafazakâr yapıya, statükoya, oligarşik sisteme karşı mücadelesini görüyoruz. Mevcut sistemde muhafazakâr olan, kurulu düzeni korumak isteyen Ebu Cehil ve avanesi, o düzeni değiştirmek isteyen ise Peygamberdir. Günümüz sistemleri içinde belli birtakım düzenleri eksiğiyle, yanlışıyla savunan, her türlü değişim talebine direnen birileri varsa bunlara “Müslüman” mı diyeceğiz, “muhafazakâr” mı? Okuyucuya bırakıyorum.

İktidarlar hamaseti, kutuplaşmayı, gerilimi benimseyince toplum da bu şekilde dönüşüyor

“Liyakatsizliğin, hamasetin, pervasızlığın, sistematik cehaletin, çiğ milliyetçiliğin, görgüsüzlüğün, kibrin, makam ve para kazanmanın, konformizmin yükseldiği hatta prim yaptığı bir dönemde olduğumuzu” dile getiriyorsunuz. “İlkenin, estetiğin, bilginin, ahlakiliğin, emeğin, dürüstlüğün, iyiliğin ise kuduz köpek muamelesi gördüğü” kanaatindesiniz. Sıra ‘neden böyle oldu’ sorusuna gelince, sizin “siyaset bu hale getirdi tüm bunları” yaklaşımını benimsediğinizi gözlemliyorum. Burada kolaycılık tuzağına düşmüşsünüz gibi bir izlenim var sanki. Bu izlenime katılıyor musunuz?

Mevcut iktidarın ilk 10 yılında dünyaya açık, bölge ile barışık, ötekine karşı tahammüllü, açılımları destekleyen, demokrasiyi merkeze alan ortalama insan profilinin son birkaç yılda daha öfkeli, daha faşizan, daha hamasi bir profile evrildiğini görüyoruz. Bunda merkezi iktidarın dilinin etkisi büyük. İktidarlar hamaseti, öfkeyi, gerilimi, kutuplaşmayı bir yönetim biçimi olarak benimseyince toplum da bu şekilde dönüşüyor. Bu kaçınılmaz bir gerçek.

Hukuk alanında yaşanan adaletsizlikler, milliyetçi söylem ve üslubun artması, Kürtçeye olan tahammülsüzlük, siyasetteki sert kamplaşma hali, insan hakları ihlallerinin artması, 90’ların kimi “kudretli aktörlerinin” yeniden boy göstermesi… Bu tabloya bakanların bir kısmı 90’lar Türkiyesi’ne geri mi dönülüyor endişesini dile getiriyor. Sizce haklı mı bu endişe sahipleri?

Kesinlikle yersiz bulmuyorum. Bir ülkede adaletsizliğin, eşitsizliğin, yoksulluğun, ötekileştirmenin, kamplaşmanın, gerilimin artmasından daha kötü olan, bunlara işaret etmenin tehlikeli hale gelmesidir. Bedel ödeme korkusudur. İnsanlar ülkedeki haksızlıkları, hukuksuzlukları dile getirmeye korkar hale gelmişse, bu doksanlı yıllara dönüştür.

Muhafazakârlar muhalefete düştüğünde, iktidara karşı onların da haklarını savunacağız

Abdullah Naci ile ilgili algı mı desem yoksa olgu mu kestiremiyorum ama yine de sormadan edemiyeceğim. Sizin için “Neden daha çok İslamcıları, Müslümanları, dindarları eleştiriyor da; Kemalistleri, solcuları, laikleri, feministleri, liberalleri bu kadar eleştirmiyor acaba” deniliyor? Ardından da popülist olmakla eleştiriliyorsunuz. Kantarın topuzunu kaçırıyor ya da kantarın topuzu kendi mahallesine daha çok dönük ithamları için ne dersiniz?

Kemalistlerin/sekülerlerin en güçlü olduğu dönemde Kemalistleri/sekülerleri eleştiriyordum, muhafazakârların en güçlü olduğu dönemde muhafazakârları eleştiriyorum. Popülizm peşinde olsam bunun tam tersini yapardım. Muhafazakârları daha çok eleştirmemin sebebi iktidarda onların olmasından, yetki ve sorumluluğun onlarda olmasındandır. Bir tivitimde “Muhafazakârlar bir gün iktidarı kaybedip muhalefete düştüklerinde, o gün de iktidara/güce karşı onların haklarını savunacağız. Çünkü bizim bir partimiz olmayacak hiçbir zaman. Bizim tek partimiz adalet, vicdan ve hakkaniyet olacak nefes alıp verdiğimiz müddetçe” demiştim. Durumu bundan daha açık nasıl ifade ederim, bilmiyorum doğrusu.

Dersimli, imam-hatipli ve Kürt kimliğimle tüm diğer ötekileri daha iyi anlıyorum

Sosyal medyada yazdıklarınız üzerinden toplayabildiğim kadarıyla “40 yaşında, ticaretle uğraşan, Alevi, Kürt, Müslüman, imam-hatipli, muhalif, Dersimli, özgürlükçü”sünüz. Zaman Zaman Amin Maalouf’tan alıntılar yaptığınız aklıma gelince sormak istedim, tüm bunlar sizin için “ölümcül kimlikler” mesabesinde mi? Bunları taşımakla zaman zaman “barê giran” duygusuna kapıldığınız oluyor mu? Yoksa bu “ölümcül kimlikler” ile barışık ve mutlu musunuz?

Kadim bir ilahiyat tartışması olarak mezhep kavramlarını ve içeriklerini çok problemli bulmakla ve bunlar üzerinden kendimi ifade etmemekle beraber, içine doğduğum sosyoloji itibariyle Alevi değil, Sünniyim. Bunu düzelttikten sonra bu kimliklerle barışık olduğumu, asla “barê giran” olarak görmediğimi, hatta büyük bir şans ve zenginlik olarak gördüğümü belirteyim. Dersimli kimliğimle Alevileri, imam-hatipli kimliğimle dindar Sünnileri ve Kürt kimliğimle tüm diğer ötekileri daha iyi anladığımı söyleyebilirim. Tıpkı Amin Maalouf’un “Fransız vatandaşlığı”, “Hristiyan” ve “Arap” gibi kimliklerini büyük bir şans olarak görmesi gibi.

Bir tivitinizde şu çarpıcı tespitte bulunuyorsunuz: “İlginç bir evreye girdik gerçekten. Siyasetçiler din adamı gibi, din adamları emekli asker gibi, emekli askerler gazeteci gibi, gazeteciler yargıç gibi konuşuyor.” Memleketteki bu rol çatışması, ya da rol çalması neyin göstergesi? Toplumsal rüşt ispatıyla mı ilgili yoksa başka bir şey mi?

Toplumun çeşitli katmanlarının hemen her konuda fikirlerini belirtmesinde bir sakınca yoktur pek tabii. Ama siyasetçilerin din adamı, din adamlarının emekli asker, emekli askerlerin gazeteci, gazetecilerin yargıç gibi konuştuğu bir toplumda din istismarının, öfkenin, hamasetin, gerilimin, korkunun ve yargısız infazın egemen olduğunu anlayabiliriz.

Dikey mimariyi tevazudan uzak görenlerin yüksek bina yapmaları hayal kırıklığı

Twitter’daki bio’nuzda “şehir ve kitap ilgi alanlarım” şeklinde bir not düşmüşsünüz. Şehirleşme, betonlaşma, mimari ve zaman zaman kitap pasajları paylaşıyorsunuz. Özelde AK Parti iktidarında genelde ise Cumhuriyet tarihinden bu yana şehirleşme, betonlaşma ve mimari üzerine sıklıkla dile getirilen çarpık yapılaşmaya, “şehirler betonlaştırıldı” yaklaşımına ilişkin düşünceleriniz nedir?

Bir avuç İslamcı entelektüeli saymazsak, Türkiye’deki dindar/muhafazakâr bürokrasinin yaşı çeyrek asrı geçmiyor. 1980’lerden itibaren hızlanan köyden kente göçle birlikte önce gecekondu semtlerinde gettolaşan, daha sonra Refah Partili belediyeler vesilesi ile ve son olarak AK Parti ile kendilerini iktidarda bulan dindar kadrolardan muazzam bir şehircilik anlayışı beklemiyorduk ama, dikey mimariyi tevazudan uzak -ve hatta bir nevi ilahlık iddiası gibi- gören bu kadroların bu kadar yüksek binalar yapmaları, rant uğruna şehirleri bu derece tahrip etmeleri benim için korkunç bir hayal kırıklığıdır.

Twitter’da zaman zaman okuduğunuz kitaplardan günün anlam ve önemine binaen kimi pasajlar paylaşıyorsunuz. Abdullah Naci ne tür kitaplar okumayı seviyor? Bir de edebiyatla arası nasıl diye sorsam?

Bir tivitimde, “Twitter’a okuduğum kitaplar, izlediğim filmler, gezdiğim yerler konusunda bir şeyler paylaşayım diye kaydolmuştum; ormanları yakıp tatil köyü yapanların, hayvanlara işkence edenlerin, kızları eve kapatıp tecavüz edenlerin cezalandırılması için kullanıyorum” demiştim. Bu mecrada kendimi her ne kadar siyasetin içinde bulduysam da örgün siyaseti sevmiyorum aslında. Ama işte, ülkenin gündemi bir türlü edebiyat-sanat konuşmamıza da izin vermiyor. Okumayı çok severim. Takvim arkası yazılardan sağa sola atılmış gazete kupürlerine kadar ne bulduysam okumaya çalıştım. Ama en çok kimlerden etkilendin diye sorarsan; Turgut Uyar’dan, İsmet Özel’den, Cemal Süreya’dan, Sabahattin Ali’den, Stefan Zweig’den, Amin Maalouf’tan, Franz Kafka’dan, Edward Said’den, Ali Şeriati’den, Muhammed Hamidullah’tan başlar üç-beş sayfa isim sayarım.

Kürtlerle, Alevilerle, başörtülülerle kavgalı hiçbir siyasal proje bu coğrafyada tutmaz

Cumhuriyetin kuruluşundan, hatta Osmanlı’dan bu yana devredilen yapısal sorunlarımız var bizim. Din-devlet ilişkileri sorunu, din-toplum ilişkileri sorunu, Kürt sorunu, Alevilik sorunu, bürokrasinin kurumsallaşamaması, bağımsız medya vs… Bu sorunlarımıza ilişkin şu ana kadar pek az yol alabilmiş bir ülkede sizin gelecek öngörünüz ne acaba?

En nihayetinde geleceğimiz yer Aleviler ve cem evleri meselesi olacak, Kürtler ve anadilde eğitim hakkı olacak, bağımsız medya vs. olacak ama çok zaman ve enerji kaybediyoruz. Kürtlerle, Alevilerle, başörtülülerle kavgalı hiçbir siyasal projenin bu coğrafyada tutma şansı yok. Kürtlerden, Alevilerden, dindarlardan veya sekülerlerden herhangi birinin mutsuz olduğu bir Türkiye’nin de mutlu olma şansı yok.

——————–

(*) Naman Bakaç: Gazi Üniversitesi Muhasebe-Finansman Eğitimi ile Siirt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Bilimleri Yüksek Lisans mezunu.


Haber Kaynak : Serbestiyet


HABERLER