Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Köklü Değişim Dergisi’nden “Kürt Sorunu” Soruşturması – (2)

Köklü Değişim Dergisi ““Kürt Sorunu” Soruşturması – (2)” başlıklı bir soruşturma yayınladı.

Sait Alioğlu değerlendirdi:

HDP’nin temsiliyet oranı ve durumu…

İşin içerisine dışarılıklı bir şekile bakan herhangi bir kişinin, belki de çok rahatlıkla Kürlerin tek ve yasal temsilcisinin HDP olduğunu söyleyecek olmamsı, bir açıdan doğru olmakla birlikte, birçok açıdan da yanlış ve sakıncalı yönlere işaret ederdi. Ki, bu meyanda bu topraklardan yaşayan salt bir etnisitenin homojen olduğunu vurgulamanın, yukarıda belirtmeye çalıştığımız üzre salt sakıncalı tarafı pek bulunmadığında dahi doğru sonuçlar vermeyecekti.

Yıldırım’da ona dikkat çekmekte; “HDP’nin Müslüman Kürt halkını ne kadar temsil edip etmediğine gelince; Türkler, Kürtler homojen bir topluluk değil. “Kürtler ya da Türkler şöyledir veya bunu istiyor.” dediğimizde, genelleme yapma sorunu doğmaktadır. Kürtlerin dindar olanı da zalim olanı da dinsiz olanı da bulunmakta. Hatta dindar kişiler AK Parti, HDP, HAKPAR, HÜDAPAR ve hatta MHP dahil tüm siyasi partilerde değişik oranda temsil edilmektedir. Ayrıca hiçbir siyasi partiye oy vermeyen STK, cemaat, ferdî kişi veya gruplarında kendine göre bir temsili söz konusu. HDP yaklaşık 6 milyon oy almış bir partidir. Bir kısmını Türklerden ve diğer etnik kimliklerden bir kısmını da kabul etsek de etmesek de azımsanmayacak oranda dindar Kürtlerden alabilmiştir. (Diyarbakır’ın yaklaşık 2/3ünden oy alınabiliyor.) Bu nedenle diğer parti ve gruplar gibi HDP’nin de kısmi temsili söz konusudur.”

Yıldırım, ayrıca önemli bir tespitle bulunarak, zamanla, birbirlerini öteki” olarak görmeye meyilli insanların bir konuda yanıldıklarını adete belirtmeye gayret göstermektedir. O da bunca tezvirata, ulusalcı kara” propagandaya ve salvolara rağmen; “Türkler, Kürtler ya da diğer etnik kimlikler içinde zulme hiç karışmamış, yasal mevzuattan kaynaklı ayrımcılıkları benimsememiş hatta karşı çıkan kişiler çoğunlukta bulunmaktadır. Bu nedenle genelleme yapmadan, varsa kişi veya grupların zulüm içeren fiillerine karşı çıkmalıyız.” İfadesi, olumlu bir gerçeği de gözler önüne seriyordu.

***

Hak İnisiyatifi kurucu üyesi Reha Ruhavioğlu, kendisine yöneltilen “Cumhuriyet öncesi dönemde, Kürt halkının Anadolu ve Kürdistan bölgesinde toplumsal ve siyasi durumu nasıldı? Farklı birçok kavmi içerisinde barındıran Osmanlı Hilâfet’i Kürtlere karşı negatif ayrımcılık yapmış mıdır? Osmanlı döneminde ortaya çıkan Kürt ayaklanmaları kavmiyetçilik temelli ayaklanmalar mıdır?” başlıklı soruya, aşağıdaki cevapları vermektedir “Yönetimin katı merkeziyetçi olmadığı dönemde hayat, resmî ya da gayri-resmî otonom yönetimler altında devam ediyordu. Merkeziyetçi ulus-devlet formu hayatımıza bu kadar oturmadan önce de her şey güllük gülistanlık değil elbette ancak daha renkli, çoğulcu bir toplumda yaşadığımız da izahtan varestedir. Müslüman toplulukları bir arada tutan halifelik ve imparatorluk bağı ismi konulmamış bir toplumsal sözleşme hüviyeti görüyor gibiydi diyebilirim. Gayrimüslimlerin de problemleri olmakla birlikte 19. yüzyıla kadar görece bir huzur ortamından bahsetmek mümkün.” Ruhavioğlu, yönetimin dönemine göre katı merkeziyetçi, dönemine göre de resmi ya da gayr-resmi otonom yönetime sahipliğin yanında, Osmanlının son(modern) döneminde “Kürdistan’da ve Kürt otonomisine karşı makyavelist bir yaklaşımı olduğunu…” vurgulamaktadır.

Osmanlı adına, bu ifadeleri, indirgemecilik olarak tanımlamasak da, o da birçok şeyden ziyade yönetimin modernleşmesi, akabinde Batılı paradigmaları, bakış açılarını, batılı söylenceleri, okuma biçimlerini de söz konusu edecekti. Gerçi, Makyavel’e daha fırsat tanımadan,  Doğu’ya özgü Makyavelist yaklaşımlar, devletin katı bir otoriteye irca edildiği günden bugüne devam edip gelmişti. “Ahkamu’s-Sultaniye”lere dış kapağına bakarak değil de, içe nüfuz ederek okunduğunda, Makyavel’e rahmet okutacak nice “Sultanım!”cı ifadeler bulunabilirdi.

Anlaşıldığı kadarıyla bu Makyavelist tarz modernleşme ile birlikte, Osmanlıyı dağılma sürecinde “elde daha ne kadar tutarız?” türü sorulara cevaplar arandığında, adeta bir nevi yönetim ilkeleri olarak kendine literatürde yer bulmuş oluyordu.

Bir toplumsal meselenin tedhiş ile karşı karşıya konulmasını…

Ruhavioğlu bu konuda şu ifadeleri kullanmakta; “Bir toplumsal meselenin tedhiş ile karşı karşıya konulmasını doğru bulmuyorum. Elbette Kürtlerin eşitlik, adalet, yönetime katılma, ana dillerine statü istemeleri gibi haklar ile bir şiddet meselesi farklı şeylerdir. Kürt meselesi ile şiddet birbirinden bağımsız şeylerdir. Şiddeti bir yöntem olarak benimseyen ve benimsemeyenler olacaktır. Esas olan Türkiye’nin hakları elinde tutan ve eşitsizliği sürdüren politikasıdır. Şiddeti tasvip etmiyoruz ama onu da azaltacak ya da tamamen yok edecek şey şiddete sebep olan sorunların samimiyetle çözülmesidir. Öyle bir durumda şiddet ortadan kalkmazsa bile toplumsal destek ve meşruiyeti zayıflar.”

Bunun aksi o meşhur “ördek-göl” benzetmesindeki abes yaklaşıma benzerdi. Hani bir gün bir kişi, arkadaşına “birazdan yağmur yağacak” demiş. Ötekisi ise “ne yani, sen bana ördek mi dedin?” demiş. Beriki, bu “veciz” ifade karşısında şaşırmış “ ne yani ben sana ördek misin mi dedim?” diye çıkışında; ötekisi illiyet zincirini kurarak şöyle demiş; “yağmur yağınca durduğuz yerde bir göl oluşabilir ve sen de beni o gölde yüzen ördeğe benzettin demiş!!!

İşte böyle bir illiyet kurulunca, indirgemeci yaklaşımlar, gereksiz ve imkânsız bağlantılar kurulur gider. Ondan sonra gelsin komplo teorileri, uzman görüşleri, çarşaf çarşaf analizler; yani uysa da, uymasa da; maksat HDP ve PKK üzeriden bir halkın ,bırakın işin demokratik haklarını, en fıtrî haklarının bile onlara çok görülmesi anlayışı prim yapardı; “Benim ulusalcılığım, enin ulusalcılığını döver; benimkisi meşru, senin ki si ise ihanet fikriyatı!”

Ruhavioğlu, “Türkiye’deki siyasi parti, sivil toplum kuruluşları ve kanaat önderlerinin Kürt Meselesi ve terör sorununun çözümünde üstlenmesi gereken rol nedir? Neler Yapılmalı?” sorusunu da şöyle cevaplandırıyor; “Türkiye’deki kamuoyu meseleye hakkaniyet ölçüsünde, asgari müştereklerde buluşarak yaklaşmakla başlamalı. Siyasi, ideolojik bagajların hakkaniyete perde olmasına müsaade edilmemeli. Bu yönüyle kanaat önderlerinin devlet ve örgüt etkisi ve söyleminden ziyade kendi özgün yaklaşımlarıyla meseleye dahil olmalarında fayda olacaktır. Önceki Çözüm Süreci’nde bu aktörler bir süre sonra yakın oldukları siyasi görüşe göre ayrılmaya başladılar. O noktada da etkilerini kaybettiler.”

Bazı STKlarda, süreçte kanaat önderlerinin, yüzleri devlete yönelik olduğundandır, bir süre sonra ortaya koymaya çalıştıkları çabalarının şekil ve muhteva değiştirmeleri sonucu ‘SDK’lara dönüşmüştü; yani “sivil devlet kuruluşları”na. Bu oyun, halen bazı açılardan devam edegelmektedir; hem sivil, hem resmî!

Ruhavioğlu “Erken seçim ya da 2023 için ittifaklar üzerinden Kürt Meselesinin gündeme taşınması çözüme katkı sunabilir mi?” sorusuna yönelik şu ifadeleri kullanmış; “Türkiye’deki Kürtlerin oyu bugün ittifaklardan hangisinin kazanacağını belirleyecek bir güce sahip. Ancak bununla birlikte ittifaklardan herhangi birinin Kürt meselesini dört başı mamur bir biçimde çözebileceğine dair bir yaklaşım ve umut görünmüyor. Seçimlerin bir katkı sunup sunamayacağı tarafların bu süreci nasıl değerlendirecekleri ile yakından ilişkili. Ancak Kürt meselesinin seçim dönemi çözüm bağlamında konuşulup onun dışında asayiş ve güvenlik masasına havale edilmesinin kendisi samimiyetten uzak, önce bu konuda net bir karar verilmeli.”

İlk kuruluşunda bir espriye binaen “Kütlerin en büyük partisi” olarak değerlendirilen AK Parti’nin, PKK’ya, onun yapığı yanlışı gerekçe gösterip çözüm sürecini bitirmesi, zamanla AK Parti’nin de o “en büyük parti” olma ve öylece kalma vasfını silip bir tarafa koymuştu.

Hem HADEP’in kurulduğu 89’laran buyana belli yüzdeliklerle artan Kürt oyları, geçmişe nazaran, blok olarak HDP’yi işaret etmektedir. AK Parti öncesi, bölgede varlık göstermeye çalışan ve eski düzenin yorgun, yılgın ve bitik partilerinin aksine AK Parti ile HDP’nin bölgede faaliyette bulunma durumları, şimdilerde ise geçmişe nazaran farklılık arz etmektedir.

90’ların kendi havasında bölgede bitmişliğinden dolayı pek bir esamesi okunmayan CHP’nin, AK Parti’nin, epey zamandır yapmakta olduğu yanlışlara binaen tekrardan esamesi okunabilecek partiler seviyesine çıkabilecek olması, Kürt halkı için HDP dışında bir alternatif olarak görünmekle birlikte, Kemalizm’in tekrardan bölgede kabul görmesini de berberinde getirecekti! Ki, bu konu görece ve tahmini de olsa, gerçeklik olarak orta yerde duruyordu. Bu kez, bakıyoruz; hem her kes Kemalist olup çıkmış, hu da ayrı bir handikap olarak varlığı belli oranda hissediliyor. HDP’in olası kapandığında, Kürt oylarının büyük bölümü AK Parti’de mi konsolide olurdu, ya da CHP’de mi? Bu da ayrı bir konu…

Kürt meselesinde güvenlikçi yaklaşım, ulusçu ve kimlikçi yaklaşım, liberal ve demokratik yaklaşımlar…

Ruhavioğlu, bu yaklaşımlara yönelik olarak şu ifadeleri kullanıyor; “Bir toplumsal meseleyi çözeceksek, çözüm yöntemine ne isim verirsek verelim hakkaniyet ve tarafların çözümden razı olmaları önemlidir. Bugüne kadar çözme çabalarının hepsi anlamlı ve kıymetli ancak her birinin içinde problemler görünüyor. Ya da iyi niyetle başlayan bir süreç, niyetin yolda değişmesiyle bozulabiliyor. Müslümanlar bir soruna yaklaşırken İslâmi birikim ve perspektifleriyle çözmeyi düşünürler. Bu gayet doğaldır. Ancak Müslümanların İslâmi yaklaşımları da bugün başka görüşlerinin etkisinde kalabiliyor maalesef. Sorunun İslâmi çözümü ülkenin ve devletin her kurum ve kademesinde şu temel ilkelerden geçiyor: Diller ve renkler Allah’ın ayetleridir. Arab’ın Acem’e Acem’in Arab’a, yani Türk’ün Kürd’e Kürd’ün Türk’e üstünlüğü yoktur. Bunlar bir tarağın dişleri gibi eşittirler.“

***

Vahap Coşkun, Doç. Dr. Sosyolog

Farklı birçok kavmi içerisinde barındıran Osmanlı Hilafeti Kürtlere karşı negatif ayrımcılık yapıp, yapmadığı…

Coşkun, konu bağlamında, Osmanlı hilafetinin Kürtlere yönelik negatif ayrımcılığına” dair belirgin bir ifade kullanmıyor. Aksine, Kürtlerin, kendine ait topraklar üzerinde hak iddia ederek birbirleriyle savaşan Sünni Osmanlı ile Şii Safevilere karşı tavırları, ne onların sözde din adına savaşmaları üzerinden, onlardan birini yekdiğerine tercihten ziyade, şu ifadeler Mes’eleyi özetlemektedir; “Kürtler, bu iki devlet arasında, hem bir denge kurma hem de bir tercihte bulunma zorunluluğunda kalıyorlardı.”

Günümüzde birçok çevrede dile getirilen tüm Osmanlı Müslüman tebaanın –Kürtlerde dâhil olmak üzere- hilafet yönetimini benimsedikleri yaklaşımları, biraz su götürürcesine şüpheliydi.

Kendi tarihleri içerisinde, büyük oranda aşiret yapısını koruyarak yaşamlarını sürdüren Kürtlerin, olsa, olsa çok az bir kısmının hilafet ile bir ilgileri olabilirdi. O da, bilinen yönüyle İdris-i Bitlisî gibi işi merkezinde bulunan insanların ilgisiyle sınırlıydı denilebilir. Yoksa sistematik bir dini bilgisi olmayan, hatta ümmî olup aşiretini yönetme durumunda kalan bir kişinin(Mir, ağa, paşa) entelektüel çabaları gerektiren hilafet hakkında ne tür bir bilgisi olabilirdi. Bu aynı zamanda Türk beyleri içinde geçerli bir urumdu.

“Kürtler ve Kürdistan coğrafyası iki güçlü devletin -Osmanlı Devleti ile Safevi Devleti- arasında yer alıyordu. Dolayısıyla Kürtlerin hem sosyal hem de siyasal hayatları; hem bu iki devlet ile olan ilişkilerine hem de bu iki devletin kendi aralarındaki ilişkilerine bağlı olarak değişiyordu. Bu iki devletin merkezî otoritesinin gevşek olduğu dönemlerde Kürtlerin özgürlük alanları genişliyordu, merkezî otoritenin denetimini artırdığı dönemlerde ise Kürtlerin özgürlük alanları daha da daralıyordu… Keza bu iki devletin birbirleriyle mücadelelerinin de Kürtlerin hayatları üzerinde doğrudan tesiri vardı. Kürtler, bu iki devlet arasında, hem bir denge kurma hem de bir tercihte bulunma zorunluluğunda kalıyorlardı. 1514, bu bağlamda üzerinde durulması gereken bir tarih, hatta bir dönüm noktası. Kürtlerin bu dönemde Osmanlı Devleti ile anlaşmalarıyla siyasal hayatlarında yeni bir sayfa açıldı. Ta 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar Kürtler kendi coğrafyalarında mirlikler ve beylikler olarak özgür bir ortamda yaşadılar.”

Coşkun: Kürt meselesi, etno-politik bir meseledir…

Kürt meselesinin şiddet ve terör boyutu olabilir, fakat buradan hareketle Kürt meselesini terörle eş kılmak, büyük maliyetler doğuran ağır ve mutlak bir hatadır. Uzun tarihsel bir arka planı olan bir sorundan bahsediyoruz. Bana göre Kürt meselesi, etno-politik bir meseledir. Temelinde Kürtlerin kimlik, temsil ve yönetim haklarının tanınmaması yatar. Kürtler, buna itirazlarını farklı şekillerde dile getirmişlerdir. Kimi zaman siyasetin içinde kalmışlar, kimi zaman siyasetin dışına çıkmışlardır. Meselenin şiddete ve teröre yönelmesinde, devletin Kürt karşıtı tercihlerinin de belirleyici olduğunu unutmamak gerekir.”

Kürt meselesinde “Kötü Batılılar” ve “İyi Doğulular” yok!

“Kürt meselesini sürekli “emperyalistlerin kışkırttığı bir mesele” ve/veya “emperyalistlerin oynadığı bir oyun” olarak niteleyen ve Kürtleri de “emperyalistlerin bir maşası” şeklinde tasvir eden bir anlayış külliyen yanlıştır ve reddedilmelidir. İkinci olarak; Kürt meselesinde yalnızca emperyalist devletin işe karışmalarından ve müdahil olmalarından bahsedilemez. Kürtler, Ortadoğu’da dört devlette yaşıyorlar: Türkiye, Suriye, İran ve Irak. Bu dört devletin de Kürtlere karşı birlikte hareket ettikleri tarihte kayıtlıdır. Kürtlerin talepleri gündeme geldiğinde bu dört devletin anlaşmalar ve ittifaklarla Kürtlere karşı ortak tavır geliştirdikleri biliniyor. Hülasa Kürt meselesinde “Kötü Batılılar” ve “İyi Doğulular” yok!”

Kürt meselesi, Türkiye’deki sorunların anasıdır…

Türkiye’nin en önemli meselesi, Kürt meselesi… Çünkü bütün sorunlar gelip bir şekilde Kürt meselesine bağlanıyor. Kürt meselesi, Türkiye’deki sorunların anasıdır. Eğer bugün birtakım hukuki, siyasi ve iktisadi sorunlarımız varsa bunların tamamının kaynağında Kürt meselesi var. Sivil ve siyasi aktörlerin bu konuda ellerini taşın altına koymaları lazım. Her şeyden evvel özgür bir tartışma ortamı yaratmak gerekiyor. Sorunun çözüm yollarının aranmasını ve farklı alternatiflerin ortaya sürülmesini sağlayacak, sakin ve dingin bir tartışma sürecine ihtiyacımız var. Aksi bir tavırla, yani tarafların birbirlerini kötü sıfatlarla damgalamalarıyla, hiçbir sorun çözülmez, enerji boşuna tüketilmiş olur. “ 

Cumhur İttifakı HDP’ye karşıtlığını neredeyse bütün Kürtlere karşıtlığa dönüştürmüş… 

Kürtlerin oyları son derece stratejik bir öneme sahip oldu. Son 2019 yerel seçimlerinin de gösterdiği gibi Kürt oylarının ağırlık koyacağı tarafın seçimi kazanma ihtimali çok yüksek. Bu nedenle her iki ittifakın da Kürtlere yönelmesi ve Kürt meselesinde daha yapıcı bir dil konuşmak zorunluluğunu hissetmesi beklenebilir. Seçim, bu minvalde, yapıcı bir rol üstlenebilir. Ve fakat diğer taraftan, Kürtlerin stratejik oyu Kürtlerin toptan kriminalize edilmesine de sebebiyet verebilir. 2019 seçimlerinde bunu tecrübe etmiştik. Cumhur İttifakı HDP’ye karşıtlığını neredeyse bütün Kürtlere karşıtlığa dönüştürmüş; Kürtlerin tamamını rencide eden ve onların haysiyetlerine dokunan bir dil kullanılmıştı. Bu da kutuplaşmayı tahkim etmişti… Bu nedenle Kürt oyları ve seçimler üzerinde düşünürken partilerin hangi stratejiyi benimseyeceklerine bakmak gerekir; kutuplaştırıcı bir siyaset mi, yoksa uzlaştırmacı bir siyaset mi? Seçimin çözüme mi katkı sunacağı yoksa kutuplaşmayı derinleştirip çözümü daha da mı güçleştireceğini belirleyecek olan budur.” 

HDP tabanı, Saadet Partisi’nin tabanından sonra, “en dindar ikinci taban” olarak çıkmıştı…

“HDP tabanının çok ağırlıklı bir kısmı dindar ve muhafazakâr bir kimliğe sahiptir. 2010’lu yılların başında yapılan bir “Biz Kimiz?” araştırmasında, partilerin seçmenlerinin dindarlıkları da ölçülmüş ve HDP tabanı, Saadet Partisi’nin tabanından sonra, “en dindar ikinci taban” olarak çıkmıştı. Yani HDP’ye oy veren seçmenlerin baskın bir muhafazakâr ve dindar kimliği bulunuyor.

Partinin tavanı ile tabanı arasında bir takım çelişkiler olabilir. Daha açık bir ifadeyle; parti yönetiminin duruşu ve tercihleri, tabanın hassasiyetlerini tam anlamıyla yansıtmayabilir veya taban sosyolojisine tam olarak oturmayabilir. Fakat bu sorun, her parti için geçerlidir. Ezcümle, HDP özgür bir şekilde kendisine oy veren herkesi temsil eder. Bu, temsilî demokrasinin zorunlu bir sonucudur.”

Süleyman Uğurlu; “Kürt Sorunu Yoktur, Siyasal Milliyetçilik Sorun Vardır. Çözümü de Yeni Bir Siyasi Fikir Etrafında Birleşmekten Geçer!”

Köklü Değişim Dergisi’nden Süleyman Uğurlu’da, “Kürt Sorunu Yoktur, Siyasal Milliyetçilik Sorun Vardır. Çözümü de Yeni Bir Siyasi Fikir Etrafında Birleşmekten Geçer!” başlıklı bir yazı ile “İslami bir bakış açısı” çerçevesinden hareketle sorunun hem bidayetine, gelişimine ve hem de şimdiki durumuna dair görüş, kanaat ve yaklaşımını ortaya koymaya çalışmaktadır

Süleyman Uğurlu’da, derginin yazarı ve hareketin bir elemanı sıfatıyla, konuya dair değerlendirmede bulunuyor ve sonuç itibarıyla şu ifadeleri kullanıyor: “Ulus devlet anlayışı İslâm ümmetini parçalara ayıran, zayıflatan ve sömürgeci devletlerin pençesine atan batıl bir anlayıştır. İslâm ümmeti farklı kavimlerden, farklı dillerden, farklı renklerden oluşan tek bir ümmettir. Bu ümmeti birbirine bağlayan bağ “La ilahe illallah Muhammeden Rasulullah” sözüdür. Bu mübarek söze muhalif her söylemden vazgeçmeli ve Müslümanların tek vücut olmaları için söylemlerimizi birleştirmeliyiz. Biz Müslümanız, biz İslâm ümmetiyiz, biz tekiz! Biz biriz! Öyleyse devletimiz de bir olmalıdır. İslâm ümmetini bir araya getirecek ve aralarında Allah’ın indirdikleriyle yönetecek olan Râşidî Hilâfet Devleti’dir. Bu devletin tesisi için çalışmak her Müslümana farzdır… Son söz olarak; Müslümanlar tek bir ümmettir. Bu ümmeti parçalamaya yönelik atılan her adım fitnedir. Fitne ise büyük günahlardandır. Asıl olan ayrılık değil vahdettir. “Bağımsız olma”, “kendi devletimizin olması”, “dünya tarafından tanınma” gibi söylemler sömürgeci kâfirlerin sinsi oyunlarından başka bir şey değildir. Ayrılık içinde yaşayan İslâm ümmetinin hâli ortadadır.” İfadesiyle birçok kişi, çevre, ideolojik gruplar ve “bazı” devletler nazarında ulusal bir sorun ve çözümünün de Batılı anlamda ulus devlet yaklaşımıyla çözüme kavuşturulması istenen bu sorunun aslında emperyalist güçler tarafından oluşturulduğu işaret edip “var olduğu iddia olunan” bu sorunun “hareket” tarafından kurulması öngörülen  “Râşidî Hilâfet Devleti” ile bir çözüme kavuşturulacağı üzerinde durulmaktadır.

Köklü Değişim Dergisi, yukarıda da yazarlarından yaptığımız alıntılardan da anlaşılacağı üzere, dost, düşman hemen herkesin varlığından dolayı “Kürt Sorunu” olarak tanımladığı vakıaya, başka tü yaklaşarak, konuyu salt Kürt sorunu olarak değil de, olayı hilafet devletinin devre dışı kalmasına bağlıyor.

Sonuçta, bağlamı açısından doğru bir yaklaşım olduğu halde, günümüz anlam dünyasında Müslümanlar için(Kürt, Türk vb.) bir eziyet ve sorunun yanında, bu vakıanın, birbirine paralel tarafı bulunmaktadır. Buna ister hilafetin olmayışından kaynaklanan bir sorun, ister insan hakları sorunu, ister demokrasi sorunu, ister ekonomik dengesizlik /eşitsizlik sorunu olarak okuyalım, bu konu, başlı başına ve “dinin öngördüğü yaklaşımlar” baki kalmak, ona dikkat edilmek ve ona hayatiyet hakkı tanımak şartıyla, konunun önemi ve aciliyeti açısından behemahal çağdaş verilerin ışığında bir çözümü gerektirmekteydi İnsanı ilgilendiren hiçbir konu palyatif/pansuman tedbirlerle çözüme kavuşturulamazdı. Bir de bunun yanında işin esprisine bağlı olarak, geniş katılımlı ve tarafların var olan görüş ve kanatlarının dikkate alınacağı çözüm önerileri ufukta dahi belirmemiş yaklaşımlarla sonuca ulaştırılamazdı.

Dergi açından “elde var hilafet” yaklaşımı, ona aşırı bir yorum olarak atfedilen “dinilik” vasfına rağmen, yönetim olgusunun dinî olmayıp bilakis salt siyasi olduğu ve bunun da birçok konu ile ilgi olması hasebiyle Kur’anî ilkelerden hareketle işin ümmete/topluma bırakıldığı gerçeği göz önüne alındığında, Kürt sorununun çözümü için, gözün ufka dikilmesinin yerine, var olandan hareketle bir şeyler yapmak, mevcudu kotarmak daha isabetli olurdu.

Yüz küsûr yıllık bir sorun olarak, değil ona uygun bir çözüm için çalışmak, onunda daha yüzleşemediğimiz, hatta varlığından ürktüğümüz Kürt sorununa yönelik Köklü Değişim Dergisi’ni, bir cesaret içre yapmış olduğu soruşturman olayı tebrik emek gerekirdi, Hem de Çözüm sürecinin “birileri tarafından” kesintiye uğratılması, ortaya konan çabaların yok sayılması ve nihayetinde bitirilmesine bakıldığında, derginin çabası teşekkür ve takdiri hak etmekteydi.

İnşaallah akıbet hayrolur.

(*) Bu yazının ilk bölümü Farklı Bakış’ta (https://farklibakis.net/alinti/koklu-degisim-dergisinden-kurt-sorunu-sorusturmasi-1/) yayınlandı. Bu bölüm,  adı geçen soruşturma metninin ikinci bölümüdür.