Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

İYİ Parti HDP ile Geriliminden Ne Kazanıyor?

EDGAR ŞAR'ın haberi;

İYİ Parti HDP ile Geriliminden Ne Kazanıyor?

HDP’ye karşı mesafe koymanın bile çeşitli dereceleri varken, son derece sert ve agresif bir HDP karşıtlığını benimseyen İYİ Parti, kendisini merkezden uzak, çok kısıtlı bir siyasal kimliğe hapsediyor. Bu da İYİ Parti’yi birçok kazanımdan mahrum bırakırken, partinin demokratik bir geleceğe verebileceği potansiyel katkıları da epeyce sınırlandırıyor.

 

  EDGAR ŞAR

Popülist otoriter yönetimler, hüküm sürdükleri ülkelerde sadece demokratik kurumları değil, genel olarak siyaseti de önemli ölçüde erozyona uğratıyor. Ülkede siyaset alanı o kadar daralıyor ki, iktidarın olası tüm zafiyetlerine rağmen muhalefetin siyaset kanalıyla bir şeyler başarması bir “imkânsız görev” hâline gelebiliyor.

Türkiye’de de durum böyle. İktidar bloğu uzun bir süredir Türkiye’nin geleceğine dair hamaset yapmaktan öte hiçbir şey söyleyemiyor. Dahası bu durumun kendi tabanını dahi rahatsız ettiği fark edilmiş olmalı ki, seçimlerin kazanılması için gereken yüzde 50+1 oy kuralının kaldırılabileceği fikri sıkça gündeme geliyor. Velhasıl, iktidar bloğu bileşeni iki parti de kaybedebileceklerini görüyor ve bunun olmaması için çoğunlukla muhalefete ve nadiren de olsa birbirlerine karşı ellerindeki tüm kozları oynuyor.

Türkiye Siyaseti: Kimliksel Sınırlar

2011-2018 yılları arasında Türkiye yedi kez sandık başına gitti. Suriye iç savaşı, Gezi olayları, 17-25 Aralık soruşturmaları, yaygın terör eylemleri ve 15 Temmuz darbe girişimi gibi bir başka ülkede olsa siyaseti baştan aşağıya değiştirebilecek nitelikte olaylara rağmen, bu süreçte yapılan hiçbir seçimde yüzde 49’a 51 denge bugünkü iktidar bloğu aleyhine bozulmadı. Bunun en önemli sebebi, Türkiye siyasetinin bu dönemde hapsolduğu kimliksel sınırlar ve iktidar bloğunun da bu sınırları korumak adına durmak bilmeden uyguladığı kutuplaştırma stratejisi.

Türkiye siyasetinin son yıllarda hapsolduğu kimliksel sınırlar, temelde iktidar bloğunun eseri olsa da, muhalefet partileri de bundan büyük ölçüde faydalandı. Kimlik siyaseti, muhalefet partilerinin –başarı veya başarısızlıklarından bağımsız olarak– toplumda belirli bir tabana ve buna karşılık gelen bir oy oranına tutunmalarını sağladı. Fakat kuralları ve sınırları tamamen iktidar tarafından çizilen bu “kimlik siyaseti” oyununu muhalefet ne kadar ustaca oynadığını düşünürse düşünsün, karşısına çıkan tüm fırsatlara rağmen mevcut tabloyu yedi yıl boyunca değiştiremedi.

Ne var ki muhalefet, 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde kendisine empoze edilen kimlik siyasetinin sınırlarını ilk kez ciddi şekilde zorladığında bunun siyasi karşılığını net bir şekilde aldı. Hatta bu seçimler muhalefetin, Erdoğan iktidarının mutlak kazanan olduğu tabloyu değiştirebilmesi için tek yolun iktidar bloğunun onu hapsetmek istediği kimliksel kutuplaşma alanından çıkmak olduğunu gösterdi. Türkiye’de popülist otoriter yönetimin seçim kanalıyla kaybetmesi ve demokrasinin tekrardan inşa edilebilmesi için muhalefetin, kendisi için de risksiz bir konfor alanı yaratan bu sınırları zorlamaya devam etmesi, bu yolda gerekli irade ve cesareti göstermesi gerekiyor. Aksi takdirde, tek amacı “iktidarda kalmak” olan Cumhur İttifakı’nın tüm zafiyetlerine rağmen, aynı kimliksel sınırlardan bugün etkili bir biçimde yararlandığına tanık olmaya devam edeceğiz.

İktidar Bloğunun HDP Stratejisi ve İYİ Parti – HDP gerilimi

İktidar bloğunun muhalefete karşı uyguladığı bu strateji en çok HDP üzerinden kendini gösteriyor. Cumhur İttifakı bir yandan HDP’yi PKK ile özdeşleştirirken, diğer yandan CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’ni terörle işbirliği yapmakla suçluyor. Burada muhalefet partileri, sınırlarını ve kurallarını tamamen iktidarın belirlediği bu oyunu oynamaya başlayıp, aslında kendilerinin çok daha “yerli ve milli” olduğunu anlatmayı seçtiğinde bu oyuna meşruiyet kazandırarak, yenilgiyi baştan kabul etmiş oluyor. Bu şekilde kendilerine göre “doğru” olanı yapmış da olsalar, aslında konfor alanlarından çıkıp risk almayarak, iktidarın Türkiye için çizdiği perspektifi onaylamış oluyorlar.

Bunun en son örneğini İYİ Parti ve HDP arasındaki gerilimde gördük. İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in, bir TV kanalında “HDP’yi PKK’nın uzantısı” olarak gördüğüne ilişkin açıklamasının ardından, HDP eski milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in, İYİ Parti’nin bazı aracılar kanalıyla HDP’yle görüşüp fikir aldığını iddia etmesiyle bu gerilim bir anda gündemin en üst sırasına yerleşti. Normal şartlar altında iktidarın kontrolü altında olan medyada kendilerini doğru düzgün ifade etme şansı bulamayan bu iki parti, aralarındaki gerilim söz konusu olduğunda bu TV kanallarında saatlerce tartışılabildi. Herkes biliyor ki, söz konusu TV kanallarındaki “tartışma programları” bu gibi durumlarda, meselenin özünü tartışarak onla ilgili gerçeği ortaya çıkarmayı değil, tartışma şekli ve davet edilen konuklarla gerilimi artırarak devam ettirmeyi hedefliyor. Velhasıl bu gibi yayınlar, sonuçta iktidar bloğunun gündeminin kazandığı muhalefetin ise figüran olarak kaybetmeye mahkum olduğu mevcut oyunu yeniden üretmenin ötesine geçemiyor.

İYİ Parti’nin HDP’ye Yaklaşımının Arka Planı

Aslında İYİ Parti’nin HDP’ye yönelik bu yaklaşımı yeni değil. Bugünkü kadar olmasa da, kurulduğu ilk günden itibaren İYİ Parti’nin HDP’ye yönelik şüpheci tutumunu sürdürdüğünü, 24 Haziran seçimleri öncesinde CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun “geniş ittifak” önerisine HDP’yi de içerdiği için karşı çıktığını biliyoruz. Peki İYİ Parti’nin, HDP ile en başından beri sürdürdüğü gerilimi nasıl analiz etmeliyiz? İYİ Parti bu gerilimden gerçekten bir şey elde ediyor mu? Yazının şimdiye kadarki bölümünde soyut bir düzlemde cevapladığım bu soruya şimdi daha somut verilerle yaklaşmak istiyorum. 31 Mart ve 23 Haziran seçim süreçleri bu noktada önemli veriler sunuyor.

Özellikle 23 Haziran seçimleri hem iktidar hem de muhalefet açısından Türkiye siyasi tarihinde potansiyel bir dönüm noktası olarak değerlendirildi. İktidar bloğu, seçimden önceki hafta oynadığı Öcalan kartıyla İstanbul’da üçüncü parti konumunda olan HDP’nin seçmenlerinin bu seçimde kilit bir rol oynayacağını kabul etmiş oluyordu. Nitekim seçimlerin Ekrem İmamoğlu’nun zaferiyle sonuçlanmasının ardından da kamuoyunda yapılan en büyük tartışma HDP seçmeninin oynadığı belirleyici roldü. Tüm dünyanın ilgiyle izlediği seçimlere dair yapılan analizlerin neredeyse hepsi, HDP’nin aday çıkartmama stratejisi ve seçmeninin neredeyse eksiksiz desteği olmadan muhalefetin İstanbul’u kazanmasının mümkün olmayacağına işaret ediyordu. Tüm bunlar HDP’nin resmî olarak üye dahi olmadığı muhalefet ittifakında, olmazsa olmaz bir yerinin ve özgül ağırlığının olduğunu gösterdi.

Seçimlerden hemen sonra Temmuz 2019’da, İYİ Parti’nin o güne kadarki TBMM Grup Başkanvekili Yavuz Ağıralioğlu, parti sözcülüğüne getirildi. Alperen Ocakları ve Büyük Birlik Partisi geçmişiyle öne çıkan Ağıralioğlu’nun parti sözcüsü olarak yaptığı açıklamalar kamuoyunda geniş yankı bulmaya başladı. “Millet İttifakı’na Katolik nikahı ile bağlı değiliz” diyen Ağıralioğlu, 23 Haziran seçimlerini işaret ederek açıklamalarına şöyle devam etmişti: “Millet İttifakı'nın bu seçimde yakaladığı başarı ve siyasi mevzi iyi tahlil edilmelidir. HDP’ye kredi açılmasını doğru bulmuyoruz. İktidarın 17 yıldır tatmadığı seçim başarısızlığının mimarı biziz.”

Ağıralioğlu’nun bu ve bunun gibi açıklamaları, “İYİ Parti Cumhur İttifakı’na mı yakınlaşıyor?” sorusunu gündeme getirdi. Hâlen daha belli aralıklarla tartışılan bu sorunun, olayın gerçek arka planını yakalayamadığını düşünüyorum. Zira kuruluşundan sekiz ay sonra ilk genel seçimine giren İYİ Parti’ye oy veren 5 milyon civarındaki seçmenin en önemli özelliğinin AKP ve MHP karşıtlığı olduğunu ortaya koyan araştırmalar ile birlikte bu ihtimalin pek de gerçekçi olmadığı anlaşılıyor. Nitekim cumhurbaşkanı adayı olarak girip kaybettiği 24 Haziran seçimlerinin ardından partisinin seçmenini daha iyi tanımak için bu tarz araştırmalar yaptırdığını bildiğimiz Meral Akşener’in de bu gerçeğin farkında olduğunu varsayabiliriz.

Tüm bunlar hesaba katıldığında, Akşener ve arkadaşlarının İYİ Parti’nin Cumhur İttifakı’nda bir geleceğinin olmadığını, parti böyle bir adım atsa bile seçmenlerin bu adıma karşılık vermeyeceğini anladığını düşünüyorum. Dolayısıyla, HDP karşıtı söylemlerinde vites artıran Akşener ve İYİ Parti yöneticilerinin, bununla muhalefet bloğundan uzaklaşmayı değil, tam tersine bu ittifakın başat aktörünün kendisi olduğunu göstermeyi ve muhalefette özgül ağırlığı artan HDP’ye tabiri caizse “yerini hatırlatmayı” hedefliyor. Bu durum, 23 Haziran seçimlerinin hemen ardından, Ağıralioğlu gibi bir profilin parti sözcüsü olarak tercih edilmesi ve onun HDP, hatta CHP’yi hedef alan açıklamalarının arkasındaki rasyonaliteyi de izah ediyor.

İktidarın HDP Propagandasına İki Farklı Yaklaşım: CHP ve İYİ Parti

İYİ Parti’nin muhalefet ittifakındaki yerini sağlamlaştırmaya yönelik çabası siyaseten meşru ve anlaşılır görülebilir. Fakat tüm siyasi kimliğini HDP karşıtlığına endeksleyen bir profil çizen İYİ Parti, iktidar bloğunun çizdiği sınırlara hapsolmakla kalmıyor, aynı zamanda bu politikaları sebebiyle somut siyasi kazanımlardan da mahrum kalıyor. Bunu 31 Mart seçimleri sürecinde net olarak gördük.

31 Mart yerel seçimlerine giderken AKP ve MHP, Millet İttifakı’nın potansiyelini başlarda çok ciddiye almasa da, HDP’nin batıdaki büyükşehirlerde aday çıkarmama kararının netleşmesiyle birlikte seçim stratejilerini tamamen “beka” söylemi üzerine oturttu. İktidar bloğu, Millet İttifakı’nın HDP seçmeninin de desteğiyle kazanma şansının olduğu her yerde, CHP ve İYİ Parti’nin PKK’yla iş birliği yaptığı, kazanmaları durumunda PKK’lıları belediyelere işçi olarak alacakları gibi iddialarla propaganda yaptı. Hatta AKP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mehmet Özhaseki, CHP'nin Ankara’da seçimi kazanması halinde su faturalarının evlere örgüt militanları tarafından götürülebileceğini dahi söyledi.

İktidarın HDP üzerinden yüklenmeleri konusunda geçmişte çok iyi sınav veremeyen CHP’nin, 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde süreci görece çok iyi yönettiğini söylemek gerekiyor. Kampanyası kapsamında İstanbul’da çarşı pazar dolaşan İmamoğlu, “HDP’liler vatan haini” diyerek yanına yaklaşan bir vatandaşa, “Öyle deme. Bir kişi suçluysa, yasalar var, cezasını alır. Ama 7 milyon insana terörist denir mi? Partini değiştirme ama dediklerimi düşün. Birilerine vatan haini demelerine izin verme. Bizim için 82 milyonun hepsi vatan sever” diyerek cevap vermişti. Benzer şekilde Adana, Antalya ve Mersin gibi HDP seçmeninin sonuçlarda bir hayli belirleyici olduğu diğer kentlerde de CHP’li adaylar benzer suçlamalara karşı soğukkanlılıklarını koruyup aşırı defansif bir pozisyondan kaçınmış ve kutuplaşma oyununa gelmeden kentin sorunları üzerinden siyaset yapmaya devam etmişti. CHP’li adaylar, bu hassas dengeyle sürdürdükleri kampanyalar sonucunda 31 Mart günü Türkiye’nin en büyük yedi metropolünün altısını HDP, İYİ Parti ve hatta yer yer MHP seçmenlerinin de desteğini alarak kazanabildi.

Millet İttifakı kapsamında İYİ Parti’ye bırakılan kentlerde ise durum epey farklı seyretti. CHP’nin de karşılaştığı “PKK ile işbirliği” suçlamalarını adeta bir kontra atak ile püskürtmeye çalışan İYİ Parti, Iğdır ve Ahlat’ta HDP’li adayların kazanmaması için aday çıkarmayacağını açıkladı. Bir yandan “Yerel seçimlerin beka ile ne alakası var, anlayabilmiş değilim” diyerek Cumhur İttifakı’nı eleştiren Akşener, aynı konuşmasında bu iki seçim çevresinde uyguladıkları aday çıkarmayıp Cumhur İttifakı’nı destekleme stratejisini, “İşte İYİ Parti’nin bekayla ilgili somut adımı” diyerek savundu.

İYİ Parti’nin bu yaklaşımı HDP’yi Millet İttifakı kapsamında İYİ Parti’ye bırakılan tüm seçim çevrelerinde aday çıkarmaya teşvik etti. Böylece, İYİ Parti’nin Balıkesir, Manisa ve Denizli gibi büyükşehirleri kaybetmesinin sebeplerine bir sebep daha eklenmiş oldu. Özellikle çok az bir farkla kaybettiği Balıkesir’de İYİ Parti, HDP’ye oy veren seçmenin desteğini alabilseydi bu önemli kenti kazanabilirdi. Şüphesiz İYİ Parti’nin bu kentleri kaybetmesinde birçok başka dinamik daha etkili oldu. Fakat HDP seçmeni faktörünün de özellikle Balıkesir’de bu dinamiklerin en önemlilerinden bir tanesi olduğu aşikâr.

İYİ Parti, HDP ile Geriliminden Ne Kazanıyor?

Bu noktada hangi seçim çevresinde kimin kazandığı o kadar da önemli görülmeyebilir. Hatta İYİ Partililer, doğru olanı yapmanın bedeli buysa kaybetmekten çekinmeyecekleri mealinde açıklamalar da yapabilirler. Buradaki asıl mesele, bir siyasi partinin kendini net bir biçimde ayrıştırdığı ittifakın asılsız iddialarıyla, o ittifaka destek olarak mücadele etmeye çalışmasının işlevsizliği. İYİ Partililer, HDP’yi onaylamıyor ve onla bir arada görünmek istemiyor olabilir. Fakat bu durumun “HDP seçmeniyle kazanacağıma hiç kazanmayayım daha iyi” noktasına gelmesi demokrasi için sağlıksız bir durumdur. Kaldı ki 31 Mart seçimlerinde partilerinin aday çıkarmadığı yerlerdeki HDP seçmeninin, destekleyecekleri adayların Kürt meselesi konusunda kendi bulundukları noktaya gelmesi gibi uç bir beklentisi olmadı. Eğer öyle olsaydı İstanbul, Adana, Mersin ve Antalya da muhalefet tarafından kazanılamazdı. Hatta bu kentlerde yaşayan HDP seçmeninin beklentisi muhtemelen diğer partilere oy veren ortalama seçmenden çok da farklı değildi. Fakat İYİ Parti’nin, Cumhur İttifakı’na ne kadar “yerli ve milli” olduğunu kanıtlamak uğruna uyguladığı Iğdır ve Ahlat taktiği, bence HDP seçmenini İYİ Parti’nin kendilerini bu cumhuriyetin eşit ve onurlu vatandaşları olarak görmediği düşüncesine sevk etti.

Buna karşılık, örneğin Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’da yürüttüğü kampanya sırasında sorduğu “7 milyon insan terörist mi?” sorusu ve buna paralel olarak seçimden sonra açtıkları Kürtçe kursları gibi sembolik adımlar, hem İstanbul hem de Türkiye’de seçmen sayısı itibariyle üçüncü parti olan HDP’ye oy veren Kürtlerin, dilleri ve kültürleriyle eşit birer vatandaş olarak kabul edildiklerini gösteriyor. Politikalarıyla Kürtlere bu eşitlik duygusunu hissettiren tüm yerel yöneticiler, Cumhur İttifakı’nın seçim zamanı yaptığı “PKK ile işbirliği” propagandasını boşa düşürmüş oluyor. Bu karşılık, İYİ Parti’nin tercihleri ise kendisi için somut bir kazanım yaratmadığı gibi, Cumhur İttifakı’nın HDP ile ortaklık iddialarını da dur durak bilmeden tekrar etmesini de engelleyemedi.

Peki, İYİ Parti tüm bunlara rağmen neden bu politikada ısrar ediyor? Akla gelen ilk cevaplardan biri kendi seçmenini ve bundan sonraki seçimlerde İYİ Parti’ye gelebilecek seçmeni korkutmamak amacı. Fakat 31 Mart seçimlerine baktığımızda, CHP’li adayların yarıştığı neredeyse hiçbir büyükşehirde ne “PKK ile işbirliği” propagandasının ne de HDP seçmeninin desteğinin İYİ Parti seçmeninin CHP’li adaylara oy vermesini engelleyebildiğini görüyoruz. Nitekim, daha önce de belirttiğim gibi, İYİ Parti seçmeninin en belirgin özelliğinin mevcut iktidara karşı duruş olduğu düşünüldüğünde, bu durum çok da şaşırtıcı değil.

Hiç şüphesiz İYİ Parti seçmeni HDP’ye de çok mesafeli. Kürt meselesi konusunda HDP’den hatta muhtemelen CHP’den bile çok farklı düşünüyor. Fakat yine de bu seçmenin partisinden beklentisi Iğdır’da Cumhur İttifakı’nı mı desteklemekti gerçekten? İYİ Parti, bu bölgelerde aday çıkarmasa dahi bunu iktidar bloğuna karşı yüksek sesli bir savunma stratejisi olarak kullanmasaydı, acaba İYİ Parti seçmeni partisini terk edip Cumhur İttifakı’na mı giderdi? İlk kurulduğu zaman “merkez sağ” bir parti olduğunu iddia eden İYİ Parti’nin kendisine bu soruları sorması gerekiyor. Zira HDP’ye karşı mesafe koymanın bile çeşitli dereceleri varken, son derece sert ve agresif bir HDP karşıtlığını benimseyen İYİ Parti, kendisini merkezden uzak, çok kısıtlı bir siyasal kimliğe hapsediyor. Bu da İYİ Parti’yi birçok kazanımdan mahrum bırakırken, partinin demokratik bir geleceğe verebileceği potansiyel katkıları da epeyce sınırlandırıyor.

Sonuç: İYİ Parti Kendi Seçmeninin Gerisinde mi?

Sonuç olarak, Türkiye’deki mevcut koşullar, popülist otoriter yönetimin ülkeyi getirdiği ve götürmek istediği yerin karşısında duran seçmen kitlesini sandıkta pragmatik olmaya ve hatta emsali görülmemiş ittifaklar yapmaya teşvik ediyor. HDP’nin parti olarak seçimlere girdiği 2015 yılından bu yana baraj altında kalmaması ile 31 Mart ve 23 Haziran seçimleri bunun net bir göstergesi.

İYİ Parti örneğinde olduğu gibi, muhalefet partilerinin çoğunlukla seçmenlerindeki bu esnekliği gösteremediklerine tanık oluyoruz. İYİ Parti tarafından “istenmeyen” bir aktör olan HDP’nin muhalefet açısından da “olmazsa olmaz” durumdaki pozisyonunun, Akşener ve arkadaşlarını zor bir denklemle karşı karşıya bıraktığı aşikâr. Ancak, henüz iki yıl önce yeni bir yaklaşım ümidiyle ve merkezde olma iddiasıyla yola çıkan İYİ Parti’nin, bir yandan HDP’ye ilişkin itirazlarını dile getirirken diğer yandan da bu partiye oy vermiş 6 milyon yurttaşla bir şekilde konuşabilmesi, Türkiye’nin bugün belki de en önemli sorunu Kürt meselesi hakkında kendi perspektifini ortaya koyabilmesi gerekiyor. Parti yöneticileri, “mayınlı” olarak gördükleri bu alana girmek konusunda isteksiz olsalar da, onlardan çok daha esnek ve açık görüşlü olduğu birçok kez ortaya çıkan seçmenlerinin bu kadar gerisinde kalmamalı. Dolayısıyla, İYİ Parti de kendi kırmızı çizgilerini aşmadan işlevsiz gerilimlerden ve özellikle de iktidar bloğunun kendisini hapsetmek istediği sınırlardan uzak durabilir. Zira bunun aksi politikalar bugüne kadar ne iktidarı durdurdu ne de kendisine bir şey kazandırdı.
_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.



Anahtar Kelimeler: Parti Geriliminden Kazanıyor?

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


YAZARLAR

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

HABERLER