Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


İstanbul/Yeşilköy’e kadar ordularıyla kim gelmişti; Mısır mı, yoksa Rusya mı?

Size bir milyonluk bir soru: Acaba Mısır ve Rusya ile ilişkilerimizle ilgili kararlar veren kadrolar tarihimizin bu sayfalarını biliyorlar mı? Herhalde biliyorlardır, bilmeleri gerekir; yoksa nasıl doğru kararlar alabilirler?

Gazeteci yazar Fehmi Koru Analiz Etti...

Günümüzde yaşananlar tarihimizin de aynasıdır… Tarihi bilmeyenler geçmişte yapılmış yanlışları tekrar ederler…

Yukarıdaki iki cümle bana ait, ama tarih felsefesi üzerine kafa yoran uzmanlarda benim yazdığımdan ileri tespitler okuyabilirsiniz.

Tarih bizde ders olarak okutuluyor, not almak için yapılan ezberler yüzünden tarihle olması gereken düzeyde bir irtibat kurulamıyor.

İşte size taze bir örnek

Önceki akşam AK Partili bir politikacı katıldığı televizyon programında Mısır’la yakınlaşmayı savunanlara karşı, itiraz mahiyetinde, “Biz tarihte Mısır’ın Ayastefanos’a, Yeşilköy’e kadar nasıl geldiğini biliriz” demiş.

Programa katılanlardan biri, galiba bir gazeteci, “Mısır değil Rusya” düzeltmesini yapmış.

Haberi veren gazeteler ve internet siteleri politikacının bu düzeltme üzerine bir süre donup kaldığını kayda geçirmekteler.

Dün birileri bu haberi düzeltir diye bekledim, o düzeltme gelmedi. Bugünkü gazetelerde de habere itiraz eden herhangi bir yazıyla karşılaşmadım.

İtirazım şuna: Politikacının cümlesi yanlışlık içeriyor, ama düzeltme farklı olmalıydı.

Tartışılan konu Mısır olduğuna göre doğru cümlenin şöyle kurulması gerekirdi: “Biz Mısır’ın ordusuyla Kütahya’ya kadar geldiğini, ordunun başında karşısına çıkan sadrazamı esir alan Kavalalı İbrahim Paşa’nın, Avrupa devletlerinin tepkisinden çekinmeseydi İstanbul’a kadar ilerleyeceğini biliriz…” 

Mısır’dan gelen tehdit Sultan II. Mahmut döneminde kendini gösterdi. Osmanlı ile işbirliği yapmakta olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile yine paşa unvanı verilen oğlunun isteklerine önceleri İstanbul fazla ses çıkartmıyordu. Mısır’da egemen güç haline gelen Kavalalı ailesi, kökenlerinin bulunduğu Mora’yı gözüne koymuş, ancak patlayan Yunan isyanı sonucu o hevesini gerçekleştirememişti.

“O halde geniş Suriye bizim olmalı” diye düşündü ve gözünü oraya dikti Kavalalı.

Talebine olumlu cevap alamayınca da oğlu İbrahim’i ordusuyla Osmanlı egemenliği altındaki bölgeye gönderdi. İbrahim Paşa komutasındaki Mısır ordusu Filistin’i bütünüyle eline geçirdi, oradan Suriye’ye yürüdü. O arada İstanbul hükümeti onu ve babasını ‘asi’ ilan etti. İbrahim Paşa ordusu Suriye’den Anadolu’ya girdi, karşısına çıkan Osmanlı ordularını yenerek Konya’ya, oradan da Kütahya’ya kadar ilerledi.

İstanbul’u da gözüne kestirmişti İbrahim, fakat babası onu Kütahya’da durdurdu. 

Bunları herhangi bir ansiklopediden öğrenmek mümkün. İnternetten de ulaşılan İslam Ansiklopedisi’nden şu bölümü aktarayım

“Mustafa Reşid Bey, Bâbıâli tarafından yeni bir tâlimatla Kütahya’da bulunan İbrâhim Paşa’nın yanına gönderildi (29 Mart 1833). Yapılan görüşmelerde Mustafa Reşid Bey, İbrâhim Paşa’nın uzlaşmaz tavrı karşısında kendisine verilen tâlimatın dışına çıkarak Mehmed Ali Paşa’nın eline geçen bütün yerler, dolayısıyla Halep ve Şam’dan başka Adana’nın da İbrâhim Paşa’ya bırakılmasına razı oldu. II. Mahmud bunları kabul etmek istememiş olmakla beraber, dört gün süren bu görüşme esnasında ikinci bir Rus filosunun Boğaz’a gelmesi ve Beykoz’a asker çıkarması ile (2 Nisan 1833) meydana gelen siyasî gelişmeler, ayrıca İngiltere ve Fransa’nın müdahale ve baskısı sonunda bu taleplere rızâ göstermek zorunda kaldı (3 Mayıs 1833).”

Okuduklarınız bugünkü Mısır’la ilgili bir şey söylüyor mu?

Bana göre şunu söylüyor: Mısır’ı bugün Kavalalı ailesi yönetmiyor, ancak Mısır’ı bugün yönetenler tarihlerinin bu bölümünü bilerek kendilerini Türkiye’ye karşı öyle konuşlandırıyorlar.

Ruslar doğuda Erzurum’a, batıda İstanbul’a kadar gelmişti

Televziyondan gazetelere yansıyan düzeltme de önemsiz değil, tam tersine o da tarihimizin biraz daha günümüze yakın bir başka dönemiyle ilgili. 

Tarihimizin ’93 Harbi’ diye bilinen tozlu sayfalarıyla ilgilidir Ayastefanos konusu.

O savaşın nasıl çıktığını da yine İslam Ansiklopedisi’nden okuyalım:

“Rusya 1856 Paris Antlaşması’ndan sonra Osmanlı Devleti’ne karşı takip ettiği panslavizm siyasetiyle Balkanlar’daki Slav ahali üzerinde faaliyetlerini arttırdı. Fransa’nın Almanya karşısında yenilmesinden (1870) sonra Avrupa dengesinde ortaya çıkan durumdan faydalanan Rusya, Paris Antlaşması’nın kendisiyle ilgili hükümlerinden kurtulmayı başardı ve Osmanlı Devleti’ne karşı daha aktif bir siyaset takip etmeye başladı. Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi anlamına gelen Şark meselesini halletmek üzere desteklediği ve silâh yardımında bulunduğu Balkan milletlerini isyana teşvik etti. Bu yüzden ortaya çıkan Hersek ve Bulgar isyanlarını istismar ederek Bâbıâli’yi Avrupa siyasetinde yalnız bırakmak için yoğun bir faaliyete girişti. Özellikle 1876 Mayısında meydana gelen Bulgar isyanında on binlerce Bulgar’ın Türkler tarafından katledildiğini iddia ederek hadiseye dinî bir mahiyet kazandırdı. Zaten dış borçların ödenememesi meselesi yüzünden Avrupa umumi efkârı da Türkler’e karşı infial içinde bulunuyordu. Rusya’nın tahrikleri neticesinde İngilizler de buna katılınca Osmanlı Devleti Bulgar katliamı iddialarının faili olarak Avrupa siyaset sahnesinde yalnızlığa itildi. (..) Nihayet Avrupa’nın hukukunu müdafaa iddiasıyla harekete geçen Rusya, 24 Nisan 1877 tarihinde Osmanlı Devleti’ne karşı savaş ilân etti.”

Savaşın sonunda ne olduğunu da aynı kaynaktan aktarayım:

“Rusya ile iki cepheli olarak başlayan muharebeler, Doğu Anadolu’da Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın, Balkanlar’da ise Gazi Osman Paşa’nın kahramanlıkları ile önceleri Osmanlı Devleti’nin lehinde bir gelişme göstermişse de bu durum uzun sürmedi. Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’deki üstünlüğü sebebiyle Ruslar kara muharebelerine önem verdiler ve doğuda Erzurum’a, batıda da İstanbul önlerine kadar geldiler. Durumun vehametini gören Bâbıâli, muharebeleri durdurmak için Rusya’ya başvurdu ve 31 Ocak 1878 tarihinde Edirne Mütarekesi imzalandı. Bu mütarekeye göre Osmanlı kuvvetleri Küçük Çekmece-Terkos hattına kadar çekilecek, bu hattın 5 km. önüne Rus askerleri yerleşecek ve iki kuvvet arasında tarafsız bir bölge bulunacaktı.”

Esas büyük mutabakata İstanbul/Yeşilköy’de varıldı. Anlaşmanın maddeleri yine İslam Ansiklopedisi‘nden:

- Sırbistan, Karadağ ve Romanya tam bağımsızlık kazanacak ve sınırları genişletilecek.

- Büyük bir Bulgaristan Prensiliği kurulacak, prensliğin sınırları Tuna’dan Ege’ye, Trakya’dan Arnavutluk’a uzanacak.

- Bosna-Hersek’e iç işlerinde bağımsızlık verilecek.

- Teselya Yunanistan’a bırakılacak.

- Girit ve Ermenistan’da ıslahat yapılacak.

- Osmanlı Devleti Rusya’ya 300 milyon ruble nakit, geri kalanı toprak olarak (Kars, Ardahan, Artvin, Batum, Doğubayazıt ve Eleşkirt) ödenecek şekilde toplam 2 milyar 410 milyon ruble savaş tazminatı ödeyecek.

93 Harbi Sultan II. Abdülhamit döneminde oldu.

Mısır ordularının Kütahya’ya kadar gelmesine yol açan ihtilaf yaklaşık 200 yıl önce yaşandı. Rusya ile ordularının doğuda Erzurum’a batıda da İstanbul önlerine kadar gelmesine yol açan ihtilaf da 150 yıl öncesine ait.

Size bir milyonluk bir soru: Acaba Mısır ve Rusya ile ilişkilerimizle ilgili kararlar veren kadrolar tarihimizin bu sayfalarını biliyorlar mı?

Benim cevabım şu: Herhalde biliyorlardır, bilmeleri gerekir; yoksa nasıl doğru kararlar alabilirler?.  

Tek bir politikacı donup kalabilir, ama devlet yönetiminde bulunanların bunu yapma lüksü yoktur.

 

 


Haber Kaynak : fehmikoru.com


HABERLER