Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


İnsaniyet Mektebi

Zeynep Kılıç Yazdı

Bilgi ve malumata elektronik cihazlar üzerinden hızlı erişiminin sağlandığı günümüz enformasyon çağında, ivedilikle erişilip edinilen bu bilgiler, çoğunlukla yüzeyseldir. Dünyaca ünlü arama motorlarından biri olan Google’a tamı tamına ‘’insan nedir?’’ diye sorarsak eğer en basitinden ve nesnelinden şöyle bir tanımla karşılaşırız:

‘’İnsan memelilerden, iki eli, iki ayağı bulunan, iki ayak üzerinde dik bir biçimde dolaşan, aklı ve düşünme yeteneği olan, dille, sözle anlaşan, en gelişmiş canlı sayılan yaratık.’’

Bu tanıma göre insan neymiş hadi bir bakalım…

İnsan memelilerdenmiş; insan, iki ayağı üzerinde dik bir biçimde dolaşanmış; insan, akıl ve yeteneği olanmış; insan, en gelişmiş canlı yaratıkmış.

Hayatımızın neredeyse üçte ikisini bağladığımız araçların kodladığı tanım, bize insanı bu şekilde okuyor. “Bu motor, kendi kendine mi kodladı bu insanı tanımı?” desek, kanaatimce bunu demek için çok erken. Peki, bu tanımın ölçütü nedir veyahut kimdir?

Bu tanım, aslında muasır dünyanın insan tanımlamasıdır. Modern müfredatın bir kopyasıdır. Modern biyologların beyninden, modern biyoloji ilminin süzgecinden damıtılmışçasına bir tanım. Çünkü modern-muasır biyologların (bilim adamlarının) ekseriyeti, insana modern biyoloji nazariyesiyle bakarlar. İnsanı, insani özelliklerden soyutlayıp hayvan derekesine indirgemek için çeşitli biyolojik benzerlikler üzerinden sınıflama ve tanımlama yaparlar.

Hayvani mertebeye indirgenmeye çalışılan insanla ilgili “İnsan, hayvan türünün maymunlar familyasındandır.” denildi. Bu nazariyelerle insaniyete ağır darbe indirilerek, insani vasıflara akla hayale gelmeyecek şekilde hayvani vasıflar eklenmiş oldu.

Bu nazariye, genellikle Charles Darwin’e dayandırılır fakat Darwin’den daha çok Darwinci olanlar, bundan nemalanmak için bu mevzuya dört elle sarılmışlardır. Darwin’in dindar bir Hıristiyan olduğu, ölüm döşeğinde bile göğsünde İncil yer aldığı ve bu vaziyette dünyadan göçtüğü veya Darwin’in agnostist (bilinmezci) olduğu tartışılsa da burada önemli olan asıl mesele Darwin değil, Darwincilik yapanlar ve Darwinizm’dir.

“Dört ayağı üzerinden emekleyen sapienslerle başlayan hikâye (safsata)… Doğrulan sapiensler… Dik yürüyebilen sapiensler… Koşabilen sapiensler… Ve hatta ve hatta StanleyKubrick’in maymunlar gezegenini (planet ape) andırır tarzda kemikten uzay mekiğini dokuyan modern sapiensler, maymunlar, mamutlar…”

İşte onlara göre insan buydu.

İsrailli tarihçi Harari de bunu iddia edenlerdendir: ‘’Sevelim ya da sevmeyelim, büyük maymunlar adı verilen gürültücü ve büyük bir grubun üyesiyiz.’’

Dolayısıyla insana hayvani mahiyet atfedilerek, insani kutsiyeti elinden alınmaya çalışıldı. Filozoflar ise düşünme, anlama ve kavrama yetisiyle değerlendirirler insanı… İnsan; aslında Arapça bir kelime olarak ans ve ins kökünden türeyen unutan varlık anlamına geldiği gibi cana yakın-yakınlık hisseden, uyum sağlayan anlamına da gelmektedir. İnsanı hayvani vasıflardan ayıran düşünme, anlama, kavrama ve idrak etme vasıflarıdır. Bu bağlamda, inanma ve aksiyona geçme meziyetlerine haizdir. İnsan, ulviliğe de bu yollarla ulaşır. Aksi takdirde şeklen olmasa da mahiyet olarak hayvani derekeye, hatta bir aşağı mertebeye bile düşebilir.. Ayeti kerimede ifade edildiği üzere: “Fe-elehemeha, fücureha ve teqvaha…” (Şems,8) “Ona kötülüğü de takvayı (sakınma)da ilham ettik.”

İşte böyle bir eşikte olan insan kendi iradesiyle, ihtiyarat-ı hürriyetiyle, (özgür seçimleriyle) kötüye meyledip kötü amelleri işlediğinde, aşağıların en aşağısına düşüp mahiyet olarak kötüleşebileceği gibi idrak ve düşüncesiyle takvayı ve sakınmayı metot edinip, melekler üstü bir âleme de yükselebilir.

Kendini akleden, tabiatı-kâinatı akleden, dünyayı ukbayı akledebilen kişi, insaniyet odağında olan kişidir. Bu bağlamdaki zaaf ve eksikleri durumunda bile yine takvayla sakınması, onu ulviliğe taşıması için yeterlidir. Nitekim Allah (c.c) bizzat kendi mübarek lafzıyla insana hitaben: ‘’Velauksimi ’’ “ve hayır, kasem (yemin) ederim ki” der… Peki, Allah (cc) neyin üzerine  ‘’velauksimi’’ ve “kasem ederim” der? “Binnefsil’levameh.” “Kendini kınayan, (levm eden) kendini sigaya çeken (eleştiren) nefis” üzerine. İşte ‘’nefs-i levame’’, kendini kınayan, sorgulayan, temizleyen nefis, kutsiyete böylece mazhar olur. İçgüdülerinin kıskacında olmasıyla, hayvaniyet evresinden melekût evresine çıkamaz insan. İdrak ve şuur üzerinden kendini yönlendirebilmesiyle eşsiz varlıktır o.

“Ve nefehefihimin ruhi…” (Secde,9) “Ve yüce Allah ona (insana) ruhundan üfledi.” İşte hayvani derekeye düşen insanı insan yapan, bu nefhadaki ruhtur, ulviliktir, aşktır, ilim severliktir, sanattır. Bu ilahi kutsiyeti silmek için birileri çıktı ve insanın esma-i hüsnasını işgal etti. Ancak bu meziyetleri, bu ilahi ruhu ondan alarak onu göklerden indirebilirdi, kendine alet edebilirdi, metalaştırıp istediği yönde ona istikamet çizebilirdi, iradeden ve hürriyetten yoksun bırakabilirdi…

Ve Âdem, içerisinde bulunduğu cennetten uzaklaştırıldı; bu sefer hasmı tarafından değil,  hısımı ve oğulları tarafından… Hâlbuki insan (Âdem), melekût âleminde küll-i esmayı öğrenen (ve alleme’lÂdem’eesma’ekülleha) sonra esmayı (isimleri) meleklere arz edip (sümmearredehümala’lmelaiketi) öğreten ilim, idrak ve hikmet sahibidir. Nesne değil, ulvi bir öznedir; araç değil, amaçtır; rençper değil, rehberdir.

Devamı >>>




Anahtar Kelimeler: İnsaniyet Mektebi