İKTİDAR, ELDE EDENİN KEYFİ KULLANDIĞI BİR ARAÇ OLMAMALI

Özgün İrade Dergisi yazarın Nuri Yılmaz'ın analizi..

Diyanet İşleri Başkanlığının ''Türkiye'de Dini-Sosyal Teşekküller, Geleneksel Dini-Kültürel Oluşumlar ve Yeni Dini Akımlar'' başlıklı raporu ve SETA'nın ''Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları'' isimli raporu.

İktidar erkinin kendi görüşüne uymayanları tespit edip fişlediği eski dönem uygulamalarını akla getiren iki örnek.

“Fişleme” olgusu üzerinden giderek bu raporlar üzerine pek çok şey söylemek mümkün. Ama ya raporların arkasındaki zihniyet ve irade! İktidarların bu tarz raporlara (fişlemelere) neden ihtiyaç duyduğu olgusu! Sorunlu taraflardan birisi de bu değil mi?

Kadim eğilim: Güç sarhoşluğuna kapılan herkes kendisini mutlak ve vazgeçilmez görür.

Kadim dönemlerde insanlar, hakikatin sadece bir tane doğru yorumu olabileceğini kabul ediyorlardı. Doğru yorum bir tane ise doğru temsilcinin de bir tane olması gerekirdi ve bu kabul farklı görüşlerin eksik, hatalı, düşman, fitne kategorisine sokulmasını kaçınılmaz olarak doğuruyordu.

Tüm felsefe, din ve fırka mensubuna göre hakikatin doğru yorumu ve doğru temsilcisi kendileriydi. Tabii hakikat dediğin sıradan bir şey değil ki! Semavi kurtuluşun tek yolu! Bu durumda hakikati temsil eden aynı zamanda insanlığın kurtuluşunu da ellerinde tutmaktaydı ve “insanlığın kurtuluşu” için (böylesine büyük ve kutsal bir hedef için), temsil ettikleri düşünceyi gerekirse zorla topluma hâkim kılmayı ulvi bir görev kabul ediyordu.

Geçmiş dönemlerde dini ve fikri hareketlerin en önemli muharrikleri işte buydu. Zihnin bir tarafında hepsi iktidar erkini ele geçirdikleri günü hayal ediyor, sahip oldukları hakikati bu erk aracılığıyla tüm topluma hâkim kılmanın ve insanlığı kurtarmanın yollarını arıyorlardı

Bugün hakikatin mutlak manada bilinemeyeceği, onun sadece bir zamanda ve bir mekânda bize görünen biçiminin bilinebileceği hem felsefe hem de bilim tarafından doğrulanmıştır. Ama bir şey değişiyor mu?

Zihin dünyası geçmişte kalmış birçok düşünce ve fikir akımı hâlâ bu anlayışı sürdürmeye devam etmektedir. Kendi devletine ulaşmayı başaran görüşler, toplumu tamamen kendi renklerine bürümeye çalışmakta, farklı İslam yorumlarına olabildiğince hayat hakkı tanımamaktadır. Suudi Arabistan’da var olan Selefi-Vehhabi devleti, İran Şii devleti öteden beri bunu yapıyor. Daha yeni ve modern olanları ise Dindar nesiller yetiştireceğiz diyerek kendi görüşünün neslini yetiştirmeye çalışıyor. Belli bir görüşü resmi dini söylem haline getirip buna uygun olan yapıları palazlandırıyor, uygun olmayanları ise gerek medya eliyle gerekse akredite cemaatler eliyle sürekli sopa altında tutuyor. Yönetim mekanizmasının kendi görüşüne uygun insanlardan oluşmasını garanti etmek için işe alımlarda mülakat yapıyor ve belli merkezlerin referansını taşımayan kimseleri işe almıyor.

Bugünün yapıları belki açıktan “kurtuluşunuz bize bağlı” demiyor ama buna evrilen icraatlardan da kurtulamıyor. Kendi iktidarlarını sürekli kılmak için uyguladıkları ve toplum mühendisliğini çağrıştıran politikalar, farklı görüş ve teşebbüsler için kullandıkları dışlayıcı /ötekileştirici dil hep o eski zihniyeti düşündürüyor. Zihnin bir tarafında hâlâ o eski kabullerin yattığını gösteriyor.

Böyle bir zihniyet ikliminde iktidarların değişmesi tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Yönetim erkini ele geçiren derhal kendi devletini kurmaya yönelmektedir. Kemalistler kendi devletlerini kurmuşlardı. Bugünün yönetimi kendi devletini kuruyor. Gülen cemaati 15 Temmuz’daki darbeyi başarmış olsaydı kendi devletini kuracaktı. Bir başka fikir grubu veya cemaat iktidara gelse yine aynı şeyi yapacak. Herkes kendi devletini kuracak, kendi doğrularını hâkim kılacak ve diğer doğrulara olabildiğince yaşam hakkı tanımayacak.

İşte Diyanet ve SETA raporunu bir de bu gözle okumak lazım!

Bu sorunu nasıl aşabiliriz?

Yeni raporlar, istihbarat bilgileri ve fişlemeler istemiyorsak, kendisini mutlak ve vazgeçilmez gören zihniyetten kurtulmak zorundayız. Bu zihniyetten kurtulmanın en denetlenebilir yolu ise ideolojik devlet fikrinden ve müdahaleci toplumsallaşmadan vazgeçmektir.

İslam yorumlarının çoğu İslam ile devlet arasında doğrudan bir ilişki kurmaktadır. Oysa neredeyse bin yıl önce Mu’tezile, devletin İslam’a değil insana lazım olduğunu ifade etmiş ve devleti dini değil beşeri bir mekanizma haline getirecek yolu açmıştı. Din ile devlet arasında kurulan doğrudan ilişki İslam’ın talebi değil, eski dönemlerin epistemolojisinin sonucudur. Bu yüzden devletle ilgili söylemler ayetler üzerinden gitmez, çünkü çok dolaylı imalar dışında delil olarak ayet bulunamaz. Ama ihtiyaç oldukça yenileri üretilebilmiş (uydurulmuş) olan hadisler yeterince malzeme sağlarlar.

Oysa ne kadar kendi adıyla başlasa da hiçbir devlet İslam’a ait olamaz, çünkü İslam sahiplik şartlarını taşıyan somut bir özne değildir. Tanrı devleti hiç olamaz, çünkü Allah bu isnatlardan münezzehtir. Adı ne olursa olsun bütün devletler insanlarındır ve “İslam devleti” terkibi de Müslüman insanların devleti olarak anlaşıldığı zaman istikrarlı bir birliktelik doğurur. İnsanın kutsallığı kadar kutsal, Müslüman insanların doğruluğu kadar doğru ve onların idealliği kadar idealdir. Semadan değil yeryüzündendir ve cennet âleminde (kusursuz) değil yeryüzündedir.

Devletin başına gelen “İslam” sıfatı, onu sorgu, denetim ve itirazdan muaf tutmaz. İnsanoğlu eksik ve kusurlu bir varlık olduğu için onun eseri olan her şey mutlaka denetlenmeli, kontrol altında tutulmalı ve gerektiği yerde eleştirilerek muhalefet edilmelidir. Bir yaşam tasavvuru olarak İslam, insani kusurlar için dengeleyici ve denetleyici ilkelere sahiptir ama bu ilkelerin bir yaşam pratiğine dönmesi insan eliyledir. Bu yüzden kişiye veya belli bir gruba bağlı olmaktan çıkarılmalı, kurumsal bir yapıya büründürülmelidir ki fikir fikre, yorum yoruma ve akıl akla denetleyici olabilsin.

“İslam” ile başlayanlar için durum buyken, o gömleği çıkarttığını söylediği halde İslam’la özdeş görülenler için ayrıca bir söz söylemeye herhalde gerek yok.

Bir fikrin toplumda yaygınlaşması ve uygulama sahası bulması bireylerin imtihan ve sorumluluğudur, devletin değil. Devlet, bir fikre uygun olarak toplumu dizayn eden bir araca dönüştürüldüğünde; Kemalist Devlet çıkar Kemalist olmayanları döver, Komünist Devlet çıkar Komünist olmayanları döver… Şu veya bu cemaatin devleti çıkar cemaatinden olmayanı döver.

Oysa devlet birlikte yaşamayı mümkün kılan asgari şartları temin etmekle yükümlü bir mekanizma haline getirilirse, “efendi değil garson devlet” ifadesindeki gerçekliğe sadık kalırsa, o zaman kimse devlet eliyle birbirini dövemez. Sivil toplum gerçek anlamını bulur ve toplum içerisindeki tüm değişim – dönüşümün aktörü insan (sivil toplum hareketleri) olur. Böyle bir ortamda devlet kimsenin lehine kimse için istihbarat raporu düzenlemez, düzenlemeye zemini olmaz. Toplumun en dinamik kesimi toplumdan daha fazla teveccüh görür ve rengini topluma verir. Fakat bu renk veriş ebedi değildir; dinamizmini artıran başka bir toplum kesimi yarın onun yerini alabilir.

İslam’da davetin mantığı da aslında bu değil midir?

Kaynak: Özgün İrade Dergisi



HABERLER