Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


İdris Küçükömer’i an(la)mak

Ümit Aktaş Independent Türkçe için yazdı

İdris Küçükömer, 1960’lara değin, akademik dünyanın çerçevesi içerisindeki bir iktisatçıdır.

“60” ihtilali sonrasındadır ki, iktisadi açıklamaların toplumsal niteliğini de araştırmaya yönelecektir.

Başlangıçta Marxizm’dir metodolojisi. Ama bir anda kendisini içerisinde bulduğu Türkiye pratiğinin karmaşası saptırır yolunu.

Hızlı bir giriş yapmıştır belki. Öyle ki 1963’te, 60 darbesini kemâle erdirecek “ilerici” bir darbe için Talat Aydemir cuntasının içerisinde yer almıştır.

Karşılaştığı kepazelikler sonucu çabucak rücu eder kapıldığı bu rüyadan ve bu onun cuntacılarla son teması olur.

Sosyalist akım içerisinde de çatallanmalar belirir tam da o yıllarda.

Kemalist sol ve sosyalist sol yanında, sosyalist sol içerisinde de Sovyetçi damar ve sosyalist damar ayrışmaları, yeni cephelerin ortaya çıkmasına yol açar.

Yön dergisinde Doğan Avcıoğlu ve ekibi, Milli Demokratik Devrim’in koşulları üzerinde kafa yorarken, İdris Hoca ve arkadaşları Sosyalist Kültür Derneği’nde “sivil toplum” tartışmaları yapmaktadır. 


Kemalist sol ise hâlâ “bağımsız Türkiye kuruldu, şimdi sıra Türkleri yaratmaya geldi” heyecanı içerisindedir.

Ve hâlâ “Mustafa Kemal’in askerleri” olarak, askerî bir darbeden (cuntacılıktan) medet ummaktadırlar.

Oysa darbe daha yeni yapılmış ama umutlar tam olarak gerçekleştirilememiştir.

Gerçi bir tür ütopik Kemalizm, asla tatmin olamayacağı muhayyel bir Kemalist ülkü arayışından hiçbir zaman vazgeçmeyecektir.

Bu cuntacı yanılsamalardan yakasını kıl payı kurtaran Küçükömer’in deneyimleri, sonuçta tüm bu safahatı sorgulayacağı bir kopuşla neticelenecekti.

"Darbeci radikaller Yön dergisi etrafında Nasır modelini netleştirirken, Küçükömer tereddütsüz bir tavırla TİP’i seçecekti. 1"

Dolayısıyla da yazıları artık YÖN’de değil, ANT dergisinde yayımlanmaktadır. 

ANT.jpg

Fotoğraflar: TÜSTAV

Küçükömer’e göre de “kapıkulluğu artık genetik yapıya yerleşmiş; toplumsal alandan çıkıp biyolojik belirlenme düzeyine geçmişti.”

Böylece batılı anlamda bir sınıflaşma gerçekleşmiyor, eski toplumsal yapılar etkinliğini sürdürüyordu.

Dolayısıyla ne kadar ezilirse ezilsin, madun kesimler, son kertede devletin safındaki duruşlarına avdet ediyorlardı.

Ve yine, “saray-kapıkulu kökenli reformcular kendilerini iktidar bloku içinde hükümet alternatifi olarak gördükleri için, yani halkın ayaklanması ile iktidara gelebilecek bir radikal ya da sosyalist hareket tahayyül dahi edemedikleri” için, sadece devleti kurtarmak gibi bir çaba içerisinde olmuşlardır.

Bu nedenledir ki, İmparatorluk Birinci Dünya Savaşı'yla çökünceye değin, hiçbir ayaklanma veya isyanda, padişahlık ve hatta Osmanlı hanedanlığının değiştirilmesi dahi düşünülmemiştir.


Türkiye’de aydınların rolü, Tanzimat’tan beri devletin kurtarılması ekseninde işlevselleşmiştir.

Toplum ise hep arka planda tutulmuştur ki bu bir ölçüde klasik Osmanlı bakış açısını da sürdüren bir perspektiftir.

Nitekim 1960 darbesi de aynı mecra üzerinde gerçekleştirilmiştir. Ancak darbeden sonra kurulan TİP, aydınlar bloğunu çatlatarak, Kemalizm dışı bir sol mecra açmış ve bu durum CHP’yi de ortanın soluna sürüklemiştir.

Böylece solda üç kanat ortaya çıkmıştır:

"CHP, Yön Dergisinin simgelediği cuntacılar ve TİP. 3"


İşte ATÜT’ün Türkiye aydınları içerisinde karşılık bulduğu zemin, bu ayrışmanın yarattığı tartışmalardır.

Özellikle de Yön Dergisi etrafında kümelenen cuntacıların “ilerici bir darbenin sosyalistler tarafından desteklenip desteklenmeyeceği” 4 meselesi.  

Küçükömer daha o dönemden itibaren, sosyalistlerce “CHP-asker-Kemalizm üçlüsüne kökten karşı çıkılması gerektiğini” 5 ifade edecektir. 


Türkiye’deki sosyopolitik ve sınıfsal oluşumların batıdakiyle benzerliklerden hareketle tanımlanamayacağını söyleyen Küçükömer’e göre,

"Batıcı akım hem doğucu-İslamcı, hatta halkçı diyebileceğimiz akım içinden gerçek bir sınıf hareketinin doğmasını; hem de mevcut düzenin temelden reddine gidebilecek bir oluşumun gelişmesini devamlı olarak engellemiştir. 6"

Kavramlar, aynı süreçleri ve dolayısıyla da toplumsal kesimleri tanımlamamaktadır çünkü.

Hatta bu sınıfsal veya sosyopolitik oluşumlar batı ile süregiden bir çatışma içerisinde şekillendiğine göre, ona oldukça ters anlamlar yüklenmesi de mümkündür. 

Düzenin Yabancılaşması.jpg

Kendisini Türkiye sosyalizmi olarak tanımlayan cenah ise büyük ölçüde 68’i, ondaki özgürleşme arayışını da anlamayacaktır.

Küçükömer tam da o yıllarda (1969) “Düzenin Yabancılaşması - Batılaşma” adlı eserini, yani Türkiye açısından oldukça devrimci ve aykırı olan analizlerini yayımlayacaktır.

Adından da anlaşılacağı üzere, “düzenin yabancılaşması”, bir “batılaşma” süreci içerisinde gerçekleşmektedir.

Bu “batılaşma”yı yürüten batıcı seçkinler ise, ta Lâle devrinden itibaren devleti kurtarma çabası içerisinde olan “paşalar” tayfası, yani bürokrasidir.

Anlamadıkları bir batıya benzeme çabaları ise, bunları kendi toplumlarına, bu toplumun kültürüne ve çıkarına yabancılaştırdığı gibi, batı karşısında da alıklaştırmaktadır.

"Ona göre daha sonra ‘ortanın solu’ kisvesine bürünen siyasal geleneğin taşıyıcısı, Osmanlı modernleşme süreci boyunca, ‘yenilikçi bürokrasi’ adı altında karşımıza çıkan kesimdi.

Küçükömer’e göre, Osmanlı modernleşme reformlarını hayata geçiren yenilikçi bürokratlar, ‘emperyalizm için gerekli ortamı yaratan hareketleri ve işbirliği yaptıkları iddia edilen iç ve dış bölücü çevrelerle, İmparatorluğun dağılmasında gerçekten talihsiz bir rol oynamışlardı.’

Yenilikçi bürokratların izledikleri siyasi yolun birçok olumsuz neticesi olmuştu; İmparatorluk elden gitmişti, ülke içerisinde geleneksel üretici güçler tasfiye olmuş, sanayi ve buna bağlı bir ekonomik yapı tesis edilmemiş, üstelik yenilikçilik, modernleşme ve batılılaşma adına, kültürel anlamda ‘halk’tan uzaklaşılmış, topluma ‘yabancılaşılmış’tı. 7"

Küçükömer’in kitabının başlığına çıkan “yabancılaşma”nın vurgusu da, işte buna, yani batıcı bürokratların düzeni topluma yabancılaştırarak, emperyalist ve kapitalist güçlere amade kılan tutumuna dairdir.  

Oysa devletin temel niteliği halkına yabancılaşmamak, onun çıkarlarını savunmak ve ona karşı sorumlu olduğu bir tutumu sürdürebilmekti.

Her ne kadar sağ cenah bunu büyük ölçüde “kültürel yabancılaşma” olarak algılasa da, kavramın esası bunu da içeren bir “iktisadi yabancılaşma”ya dayanmaktaydı.

Düzenin Yabancılaşması-.jpg
Küçükömer’i bu kitabı yazmaya yönelten, “Türk soluna bir rota tayini” gerekliliğidir.

"Yaptığı esaslı ikili ayırımdan hareketle bürokrat (devlet) karşısındaki ‘halk’a (emekçilere) ‘ne yapmalıyı göstermek’ ya da ‘ne yapılmamalı’yı somut bir zemine oturtabilmek için bu kitabını kaleme almıştır. 8

Gerçekleştirilmesini istediği şey, “doğucu-İslamcı cephe içinde yer alan emekçi halk yığınları ile sosyalist akımı kaynaştırmayı amaçlayan çetin bir strateji değişikliğiydi”.
 

Gerçi sosyalist soldakiler de, büyük ölçüde izledikleri “devleti kurtarma” peşindeki kuşağın yanılsamalarından tam olarak kurtulabilmiş değildir.

Nitekim esasını kavrayamadıkları “68” olaylarına eklemlenme çabası içerisinde, Sovyetçi bakış açısını pekiştirecek ve giderek terörize olarak halktan kopacakları bir şiddet sarmalının içerisine gömüleceklerdir.

Bu tutumu eleştiren Küçükömer’i ayrıksılaştıran en önemli yönü ise, sağ ve sol kavramlarına yüklediği ve yürürlükte olan anlayışı yerinden eden ezber bozucu yaklaşımından öte, İstiklal Savaşı'na bakış açısıdır:

… Yunanlılarla … Kemalistler arasında bir savaş verilmiştir. (Çünkü) İngiliz imparatorluğunu savunmak ve geliştirmek için farklı stratejiler söz konusudur. Bu, onun içindir ki anti-emperyalist bir savaş değildi. 9

Oysa Türkiye solu, kendisinden beklen-mey-ecek bir biçimde, bu savaştan mitolojik bir kurtarıcı figürü çıkarmıştır. 

Ne var ki bu efsanevi “Kurtuluş Savaşı”na hangi anlam yüklenirse yüklensin, sonuçta Türkiye halkının trajik tarihinde çok da fazla bir şey değişmemiştir. 

Ancak “60”ların sonlarına doğru “doğucu-İslamcı” cephede ortaya çıkan temel zihniyet değişimine koşut bir biçimde, 1973 yılında meclise giren MSP, Küçükömer tarafından “toplumcu ve demokrat” bir parti olarak selamlanır.

Bu tutumu nedeniyle kendisini eleştiren solculara karşı ise şunları söyler:

"Kendilerine ileri solcu diyenlere gelince, tarihi politik mirasın, (toplumsal) 'bellek'in psişik dürtüsü içerisinde, daha çelişik bir varlık sergilemişlerdir. Kendilerini aydın, ilerici, demokrat diye kabul ettirmek isteyenlerin bir kriz içinde nasıl despot kesildiklerini yakın geçmişte gözlemlemedik mi? 10"

Sorunun anlaşılamaması kadar çözümlenemeyişinin en önemli nedenlerinden biri, Türkiye’de “sivil” toplumun oluşamayışıdır.

Devlet, öteden beri kadiri mutlak bir oluşum olarak hükmetmiştir. Dolayısıyla iktidarı küçülten, paylaşan, dengeleyen toplumsal kurumlar (meclisler, senato, konseyler…) yoktur.

Toplumsal genetik, yani toplumsalın doğasına kazınmış olan bu ilişki biçimleri, toplumun katı birlikçiliğini koruma altına almakta ve bu durumu sürekli tekrarlamaktadır.

Bu ise ister istemez itaat ve tahakkümü uzlaştıran bir siyasallığa yol açmaktadır.

Cumhuriyet de bu süreci tasfiye etmek yerine, kendi egemenliği için bu kalıtsal nitelikten yararlanmıştır.

Küçükömer’in toplum ve siyaset araştırmaları ve eleştirileri, giderek düz anlamdaki eşitlikçi bir bakıştan olduğu kadar, Marxist çözümlemelerden de uzaklaşmasına yol açacaktır.

"Eşitlik içerisinde özgürlüğün sağlanamayacağını fark etmesi sosyalizmle olan bağlarının gevşemesine sebep olacaktır. 11

İzlediği yolları terk ettiğinde, iktisadi hürriyetçilik içinde devlet mekanizmasının ‘halk’ lehine işletilmesini nihai bir çözüm olarak görmesi, İdris Küçükömer’i ‘insan’ merkezli sivil bir toplum-devlet anlayışına götürecektir. 12

Dolayısıyla bu, “devlet”in toplumdan neşet ettiği, yani kendisini topluma dayatan ceberut nitelikte olmadığı bir yapılaşmayı ifade eder ki, Osmanlı toplumunun oluşumu da bu tür bir kendiliğindenliktedir.

sivil-toplum-uc-beyi.jpg

Batı’da ise tek biçimli bir tarih ve toplum yoktur. Orada da merkeziyetçi dönemler olmuştur. Tıpkı doğuda da özel mülkiyetin yokluğundan bahsedilemeyeceği gibi.

Doğu toplumlarında da ta Sümerlerden beri şehir meclisleri bulunmaktadır. Dolayısıyla solun bakış açısı hâlâ Marx’ın ATÜT şemasının etkisi altındadır.

Bu “oryantalist” şemanın doğuyu ne kadar izah ettiği ise kuşkuludur. Hatta Avrupa’nın bilim ve teknikte Çin’i yakalaması bile ancak 17-18'nci yüzyıllarda mümkün olmuştur. 13

Üstelik batı teknolojisinin kökeni Çin’dedir. Çin’deki gelişmenin önlenmesi ise, ancak emperyalist bir saldırıyla gerçekleştirilebilmiştir.

Hindistan da, 16'ncı yüzyıldan itibaren sömürgeci işgale uğramış ve tüm zenginlikleri Avrupa’ya aktarılmıştır.

Avrupa uygarlığını mümkün kılan da, kendi toplumsal gelişmesi yanında, büyük ölçüde doğudan aktarılan bu zenginliklerdir. 

Kaldı ki bu refahın ve gelişmenin sağlanmasının illa da kapitalizm koşullarında gerçekleşmesine dair bir şart da yoktur ve aslında bu da Marxist bakış açısına ait bir etkidir.

Ama yine de bunlar, neden batının saldırganlığının altından kalkılamadığının ve neden bilimsel ve siyasal gelişmelerin batı da gerçekleştirildiğinin bir cevabı değildir.

Dolayısıyla “doğulu” bir aydına düşen, bu soruların cevabını bulmak yanında, kendi toplumlarını batı sistemi karşısında istikrarsızlaştıran şartlardan çıkışın yollarını da aramaktır.

Gerçi “doğu” neresidir? O da başka bir sorundur.

Hem neden “batı” merkezli bir bakış açısının etkisi altında koskoca bir dünya ötekileştirilecektir?

En doğrusu üzerinde yaşadığımız kadim coğrafyanın ve toplumun değerlerinin anlaşılması ve ihya edilmesidir.

Doğu ile batı arasındaki bir oluş ise, bu açıdan önemli bir avantajdır.

Bellidir ki Kemal Tahir’in deyişiyle, Osmanlının “doğu”yu savunusunun işlevsizleştirilmesinin yarattığı boşluk, “doğu”nun istilası için uygun bir vasatı ve hatta üstünlük gerekçelerini de oluşturmuştur.

Bir aydın açısından yola çıkılacak başlangıç noktası ise burasıdır. Hiçbir bahaneye ve mazerete sığınmaksızın kendi toplumsal gerçekliğini çözümlemek ve buradan çıkışın yollarını bulmaya çalışmak.

İdris Hoca’nın çabaları bu açıdan yarıda kalmış olabilir. Tıpkı diğer âriflerin, Topçu, Meriç, Tahir…’lerin çabalarının da yarım kalması gibi.

Ama savaşım sürmekte, yolculuk devam etmektedir.   

1. Sivil Toplum Uç Beyi, İdris Küçükömer Kitabı, Efil Y. Asaf Savaş Akat’ın yazısından, s. 17
2. İdris Küçükömer, derleme, Kültür Bakanlığı Y. Asaf Savaş Akat’ın yazısından, s. 32
3. Sivil Toplum Uç Beyi, İdris Küçükömer kitabı, Asaf Savaş Akat’ın yazısından. S. 24
4. Bahsi geçen yazı. S. 25
5. Bahsi geçen yazı. S. 26
6. İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması. Alan Y. S. 11

7. İdris Küçükömer, derleme, Kültür Bakanlığı Y. Nuray Mert’in yazısından, s. 91
8. İdris Küçükömer, derleme, Kültür Bakanlığı Y. Ahmed Güner Sayar’ın yazısından, s. 192

9. Sivil Toplum Uç Beyi, İdris Küçükömer kitabı, Ahmed Güner Sayar’ın yazısından, s. 78 
10. Bahsi geçen yazı, s. 83
11. İdris Küçükömer, derleme, Kültür Bakanlığı Y. Ahmed Güner Sayar yazısından, s. 196
12. Sivil Toplum Uç Beyi, İdris Küçükömer kitabı, Ahmed Güner Sayar’ın yazısından, s. 122

13. Tarih Hırsızlığı, Jack Goody, İş Bankası Y. s. 165-175

 


Haber Kaynak : Independet Türkçe


Anahtar Kelimeler: İdris Küçükömer’ ()