YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


İbret alınacak tarihi kontrol etme arzusu

Yasin Aktay: " Tarihi ibret için okumuş olsak aynı tavrı nice Firavunların, nice kralların, nice Nemrutların örneklerinde de görmez miyiz?"

Sosyoloji ilminin ilk ortaya çıkmasını sağlayan motivasyon, insanın doğa bilimleri alanında ortaya koyduğu çerçeveleme, kontrol etme ve olacakları tahmin etme arzusuydu. Doğa üzerinde tamamlanmış olduğu düşünülen iktidarın bir de toplum alanına kusursuz bir biçimde uzatılması arzulanmıştı. İnsan dışı varlıkların, yani doğanın davranışları öngörülüp kontrol edilebiliyorsa, toplumların da davranışları neden tanımlanıp, tabi oldukları kurallar tespit edilemesindi?

Bu soru eskiden tarih ilminin çatısı altında sorulurdu ve soranlar genellikle krallar, emirler, sultanlar olurdu. İbn Haldun’un meşhur Mukaddime’si tarihte devletlerin ve toplumların ömürlerinin ne olduğuna ve bu ömrün alınabilecek bazı tedbirlerle ne kadar uzatılabileceği sorusuna bir cevap arayışıydı. Danışmanlığını yaptığı sultanların devletlerini daha uzun yaşatma arzusuyla sordukları soruya.

İbn Haldun Kuzey Afrika topraklarında tarih anlatımları üzerinden toparlayabildiği geçmiş ve halihazır devlet örnekleri üzerinden devletler tarihinin tabi olduğu bir tarihsel-toplumsal düzenlilikleri “Allah’ın yaratışındaki sünnet” başlığı altında toparlamaya çalıştı. Bunu da sultanların kontrol arzularını karşılamaktan ziyade onlara ibret alacakları bir nasihat formunda toparladı. Kitabının aslı adı da İbretler Kitabına Mukaddime idi (el-Mukaddime li Kitabu’l İber).

Çağdaş sosyoloji pratiğinin ilk örneğini oluşturduğu kabul edilen bu düşünce tarzında tarih ve sosyoloji kontrol edilebilecek bir alan olmaktan ziyade ibret alınacak bir alandır ancak ne kadar ibret alınacak olsa da mukadder olan bazı kurallardan kaçınılamaz. Zira toplumlar ve devletler de insan tekinin tabi olduğu biyolojik kurallara benzer kurallarla doğup yaşadıkları gibi belli bir zamana bağlı olarak ölürler. İyi yaşarsa, sağlıklı beslenirse, Allah kaza bela vermezse, bu ömür belki uzatılabilir ama nihai sondan kaçınılamaz.

Tarihi ve sosyolojik gerçeklikleri kendilerinden ibretler alınacak birer ders gibi okumak ile onları bir araştırma nesnesi olarak görmek arasındaki fark buradan çok kolaylıkla fark edilebilir tabi. Modern sosyoloji insana, toplumlara, hadiselere bir nesne gibi bakarak bu nesnelerin davranışları arasındaki düzenlilikleri üzerinden “toplumsal yasa”ya oradan da toplumları kontrol altına alacak bilgiye ulaşmaya çalışır.

Bugün yaşamakta olduğumuz hadise aslında dünya tarihinde insanlığın başına neredeyse düzenli olarak gelen bir olay. Ancak bizim neslimizin başına bu ölçekte gelinceye kadar bu gerçeği unutmuşuz nerdeyse. Belki kendi hayat süremiz içinde insanlığın kaydettiği yüksek seviyeli teknolojik gelişme hızının yol açtığı kibir ve böbürlenmeden biz de nasibimizi almış ve bu yalın gerçeği, tarih içindeki bu düzenli salgın ihtimalini biz de topyekun unutmuş oluyoruz.

Bunu bize unutturan bu teknolojik gelişmelerle dünyanın artık başka bir dünya olduğu hikayesine fazla güvenmiş olmamız. Bize artık bir şey olmaz, virüs dediğin şey nedir ki? Nasılsa insanlık vereme de, sıtmaya da, koleraya da envai çeşit hastalığa da ilaç bulmadı mı? Bilim ve teknolojinin daha da gelişmiş olduğu bu aşamadan sonra insanlığın çözümünü bulamayacağı nasıl bir hastalık olabilir ki?

Oysa tarihten yeterince ibret alınmış olsa, tarih ibret amacıyla okunmuş olsa, tam da insanın kendi ilmine, teknolojisine güvenmenin de yeni bir şey olmadığı görülmüş olurdu. Tarih boyunca insanların kendi kurdukları medeniyetlerin yıkılmaz, sarsılmaz ve ebed-müddet olduğu düşüncesine yine düzenli olarak ve sürekli olarak kapılmış olduğu da görülürdü. İktidar böyle düşündürür, hümanist iktidar bütün insanlık adına herkesi böyle düşündürür ve bu dünyadaki asıl varoluş anlamından insanı uzaklaştırır.

İnsanın doğa üzerinde kurduğu kontrolün aynısının toplum alanı üzerinde de kurma arzusuyla ortaya çıkan sosyolojinin en önemli tespiti insanın aslında doğa üzerinde kurduğunu düşündüğü kontrolün de ideolojik bir yanılsama olduğunu tespit etmesi olacaktı. İnsan kurduğu teorilerle, yaptığı kavramsallaştırma ve isimlendirmelerle aslında yavaş yavaş kendine başka bir şeyi göremediği bir dünya yaratıyor. Bu dünya onun için içinden çıkılması çok zor bir zindana dönüşür zamanla. Ali Şeriati’nin bahsettiği dört zindan türünden bir zindan.

Bu arada yaşanan başdöndürücü teknolojik gelişmelerle herşeyin kontrol altında olduğu düşüncesine karşılık insan davranışı da içinden çıkılmaz paradoksal mantıklarla çalışır. İşin içine matematiği de katsak, insan davranışının bütün ihtimalleri önceden tüketilemiyor. Geçen yazımızda verdiğimiz örneklerin yanına isterseniz aynı kaynaktan (Margaret M. Polama) şu örneği de bir kenara yazalım:

“Pek dost olmayan iki ülke askeri bütçelerini hazırlıyorlar. Her bir ülke, daha güçlü bir ordu kurarak diğeri üzerinde askeri avantajı ele geçirmek ister ve herbiri buna göre harcama yapar. Sonunda her ikisi de aynı güce sahip olur ve daha da yoksullaşır.”

Bugün, birbirlerine karşı, birbirlerini en yaratıcı biçimde ve binlerce kez imha edebilecek silah teknolojilerini üreten devletlerin, kendi insanlarını onurlu bir biçimde yaşatmak için hiçbir şey düşünmemiş oldukları ortaya çıkıyor.

ABD’de en temel sağlık hizmetleri için bile dünyanın parası isteniyor, ölenlerin gömülmesi için yakınları bütün varlıklarından vazgeçmek zorunda bırakılıyor. Bir tarafıyla uzaya merdiven dayamış olan insanın, başka bir yanıyla hayatiyet ifadesi bütün yapraklarını döküşünün resmidir bu.

Tarihi ibret için okumuş olsak aynı tavrı nice Firavunların, nice kralların, nice Nemrutların örneklerinde de görmez miyiz?



Anahtar Kelimeler: İbret alınacak tarihi kontrol arzusu