YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Hâfıza-i beşer üzerine bazı notlar

Süleyman Seyfi Öğün, Batı’da 1870’leden sonra başlayan ve devleti oldukça sınırlandırmaya çalışan liberal anlayışın sonuna gelindiğini, artık o unutulmaya ve ‘unutturulmaya’ çalışılan devletin, bugün tekrardan kabul gördüğünü belirtiyor.

“Hâfıza-i beşer nisyân ile mâlûldur“ lâfı boşuna edilmemiş. İnsanlık târihinin döngüsel nitelikleri bu veciz ifâdeyi her seferinde haklı çıkarıyor. 1870 sonrası Belle Epoque, yâni “güzel zamanlar” olarak bilinen zaman dilimi, dünyânın değişeceğine dâir beklentileri arttırmıştı. Liberâl siyâsetler bunun ekonomideki taşıyıcısıydı. Devlet hiçbirşeye karışmamalıydı. Bireysel çıkarların en yüksek seviyelerdeki tatmini sağlanacak; nihâyetinde gizli bir elin de devreye girmesiyle herşeyi dengeye gelecekti. Lâkin I. Genel Savaş sonrası bundan vazgeçildi. Katı otoriter ve totaliter fikirler yayıldı. Faşizmler ve komünizmler bütün çeşitlemeleriyle bu sürecin taşıyıcısı oldu. Militarist ideolojilerle donanan devletler devreye girdi ve liberâl ekonomik siyasetleri ezip geçti. Liberâl ekonomi siyâsetleri âdetâ “günah keçisi” hâline getirilmişti. Hemen ardından patlayan 1929 Dünya buhrânı ve II.Genel Savaşın bu gidişâtı sona erdirdiği söylenir. Siyâseten bu, bir dereceye kadar doğrudur da. II. Genel Savaş sonrası kurulan dünyanın daha demokratik olduğunu hiç kimse inkâr edemez. Ama ekonomik olarak bunun böyle olmadığını söyleyebilirim. Olsa olsa devletin müdahalesi ılımlılaştırılmıştır. Bunu otoriter ve totaliter devletlerden demokratik sosyal devletlere geçiş olarak da değerlendirebiliriz. Sovyet Kampı’nda, Stalinizm üzerinden II. Genel Savaş evvelindeki dünyâ, üstelik azgınlaşarak devâm ediyordu. Ama en azından “hür dünyâ” olarak bilinen böyle değildi. Lâkin ideolojik olarak çatışan iki kutup, esaslı bir ortak paydayı paylaşıyorlardı: Devletlerin herşeye müdâhil olması. Yalta sonrası kurulan dünyâ devlet kapitalizmlerinin çeşitlemeleriyle yüklüdür.

1970 sonrası gidişât değişmeye başladı. Buna husûsen, altın-dolar bağını kopartan Bretton Woods kararları tesir ediyordu. Reel ekonomilerin kendilerini yeniden üretmekte zorlandıkları, büyüme oranlarının küçüldüğü, sermâye emeğin verimliliğinin düştüğü; lümpen kredi kapitalizminin yükselişe geçtiği senelerdir bunlar. Hizmetler sektörünün genel ekonomideki payını arttırdığı, kredilerle köpüklenen tüketimin yükselişe geçtiği bir dünyâdır bu. Lümpen ifâdesini husûsen kullanıyorum. Çünkü tüketimin iki boyutlu olduğunu unutmamamız gerekir. İlki yatırıma giden tüketim; yâni üretken tüketim; diğeri ise herkesin zâten tüketim olarak bildiği “nihâî” tüketimdir. Buna göre yatırım mâliyetleri artmaktadır. Dolayısıyla yatırıma dönük tüketim sorunlu hâle gelmekte, bunun yerine akıl almaz bir finansal gelişme ve borçlanmalar üzerinden nihâi tüketimin şişirilmesi bir çıkış yolu olarak görülmektedir. Aslında tüketim kapitalizmi olarak bildiğimiz kapitalizmin lümpenliği bu açıktan neşet eder.

Kapitalizmin lümpenleşmesiyle, devletlerin müdahalesini eleştiren baskın söylemin 1980’lerde yükselişe geçmesi arasında bir bağ kurulmalıdır. Yukarıda bahsettiğimiz açık, Yalta’nın kurduğu İki Kutuplu dünyânın aktörlerinden birisi olan Sovyetlerin çöküşü; diğerinin ise bu açığı derinleştirip; sürecin kendisini de tuttuğu, hattâ kendisinden neşet ettiğini unutarak derin bir sarhoşluğa gömülmesiyle neticelendi. Bu sarhoşluk bir kara delik gibi büyüdü. Bütün bir küreyi içine aldı.

Sürecin ekonomik veçhesi ortadaydı. Bunu Yeni Sağ yürütüyordu. Monetaristler, Viyana Ekolü, Chicago Boys dümeni ele geçirmişlerdi. Yeni Sağ’ın ayıredici vasfı paternalist köklerinden kopmuş olmasıydı. Fransa’da Club de d’lorloge ve GRECE bölünmesinde bu net görülür. Devlet bizâtihi kötüydü. Kötü olmaları ekonomiye olan müdahalesinden kaynaklanıyordu; şiddet tekelini taşımalarından değil. Hatta Yeni Sağ’a göre devletlerin bu tekeli derinleştirmeleri ve piyasanın bekçiliğine tahvil etmeleri gerekirdi. Reaganizm, Thatcherizm, Asya, Pasifik mûcizesi bu değil midir? Uluslar abartılmamalı, mümkünse küçültülmeliydi. Siyâsal seviyede, özellikle Duvar’ın yıkılmasından sonra başlayan “sivil toplumculuk” dalgası ulusları ve devletleri aşındırdı. Yeni Sol aynı sürece buradan, kültürel kulvardan girdi. Kültürel dünyalar gârip bir şekilde şenleniyordu.. Ama bunun mâliyeti herşeyin içini boşaltıp, herşeyi ucuzlaştıran bir endüstrileşmeyle neticelendi. Yarım yamalak kültürel donanımlarla boylarından büyük lâflar eden hedonist cıvık gazeteciler, radikâl geçmişlerinden arınmayı büyük bir aydınlanma olarak sunan , popüler kültür ikonlarıyla hemhâl olmayı artık sorun etmeyen, derinlik iddialarından sıyrılmış, parça başı çalışan, sahadan kopmuş entelektüeller ortalığı kapladı. Bütün yapmaya çalıştıkları Reaganizmin vahşet ve kabalıklarını ehlileştirmekti. Evet devletler kötüydü, uluslar canavardı. Bunlar aşındırılmalı ve aşılmalıydı. Tıpkı lego parçalarını birleştirir gibi serbest piyasanın hâkim olduğu, bireysel hak ve özgürlüklerin ise bunun üst yapısını oluşturacağı bir dünyâyı savundular. Sanki târihte bunun bir misâli ve imkânı varmış gibi..2008 ve elyevm Corona salgınıyla birlikte idrâk ettiğimiz krizler fırtınası bizi yeniden devlete götürecek yolları aramaya sevk ediyor. Entelektüeller ise off-side pozisyonunda. Zizek gibiler küresel komünizm çağrıları yapıyor. Yeni sol ise bu ağır sorunlu dünyâda, Chomsky’de olduğu gibi halâ minimalizm yapıyor. Ve bütün bunlar, filmi 1870’lerden başlayarak görenlerinden zihninde “kekremsi“ bir tad bırakıyor, hepsi bu…

Haber Kaynak : Yeni Şafak


Anahtar Kelimeler: Hâfıza- beşer üzerine notlar