Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Gençlerin Üniversite Hayali

Şakir Diclehan Yazdı;

Bir toplumun düşünce ve bilim hayatının yeşerdiği ve geliştiği yer Üniversite denilen kurumdur kuşkusuz. Bilim ve düşünce hayatı ne kadar zengin, araştırma kafası ne kadar gelişmiş, klişelere saplanmadan sorunları inceden inceye deşme geleneği ne kadar güçlü olursa, o toplum o kadar sağlam, o kadar geleceğini güven altına almış olur.

 Ülkede hemen hemen tüm gençlerin hayalini süsleyen üniversiteden bahsetmek istiyorum. Bunu yaparken de başımdan geçen bir olayı merkeze alarak paylaşmak ve üniversite denilen galakside olup bitenleri, gündeme taşıyarak o kuruma ayna tutmak arzusundayım.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Eski Türk Edebiyatı Kürsüsü’ne (Bugün artık Ana Bilim Dalı olarak isimlendiriliyor) asistan olmak için, 1973 yılında iki defa sınava girmiştim. Ancak bölümdeki ihtilaflar ve bu kürsüdeki hocalar arasında yaşanan çekişmeler nedeniyle atamam bir türlü yapılamıyordu. Hatta Danıştay kararına rağmen…

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Prof. Dr. Sadettin Buluç, Yeni Türk Dili Kürsüsü’nde öğretim üyesiydi  o dönemde ve aynı zamanda Rektör Yardımcısıydı.  Kendine özgü bir dünyası olan Buluç Hoca, hitap tarzı, edası ve tecvitli konuşmasıyla değişik bir hoca profilini çiziyordu… Hiçbir kitabın altında imzasının da bulunmadığı anlatılıyordu fakülte koridorlarında..

          Kişinin bir derdi olduğu zaman sanır ki, tüm insanlar, kendisiyle ilgileniyor ve havada uçan kuştan da yardım dileme gibi bir ruh haleti içine giriyor.  Ben de böyle bir psikolojik hava içindeydim. Önüme gelen herkese derdimi anlatıyor ve bir çare bulacağımı sanıyordum.

Profesör Sadettin Buluç, bir gün bana dedi ki: Senin hayal ettiğin ideal üniversite,  Ziya Gökalp’ın “Kızıl Elma” diye nitelendirdiği  hayali ve ideal bir üniversiteden başka şey değildir.

“ Bu ne Hint’tedir ne Çin’de 

 Türk gönlünün içinde”

Şeklinde tanımlıyordu  Ziya Gökalp bu üniversiteyi… Ona inanan herkes “Kızıl Elmayı, kendi düşüne ve dileğine göre bir anlam vermişti. Uzak bir ülke, bir ülkü diye bilir, fakat onu tanımlamak, hele hayata geçirmeye gelince Ziya Gökalp’ın bu düşünce ve bu hayali de sona eriyordu. O zaman Gökalp, kafasında bir üniversite kenti tasavvur etti ve bu üniversite kentini  Turan’da koyacak bir yer bulamadı. Ancak hayalinde  üniversite sitesini, yarattığı  “Ay Hanım” adında zengin ve güzel bir kıza, bu hayal kentini, bu üniversite sitesini ta İsviçre’de kurdurdu.

          Bu Kızıl Elma, Lozan civarında olacaktı. Gençler, dağları ve denizleri aşarak İsviçre’nin Özgür havasına koşacaklardı. Ay Hanım’ın kurduğu bu sitede, herkes modern bilginin kaynağına kavuşacaktı. Gelenler,  orada bir taraftan bilimin, diğer taraftan ülkünün ruhunu alarak   yurtlarına döneceklerdi. Çöller, bozkırlar, ovalar, bunlarla dolacaktı. Döndükleri yerlerde, yani Kızıl Elmacıklarının  temellerini atacaklardı, binalarını örecek yani Turan böyle kurulacaktı. Demek ki Turan’ı, her şeyden önce modern bilginin ve aydınlar ülküsünün savaşçıları kuracaktı. Düşünen, inanan, isteyen ve ne istediğini bilen insanlar…

Prof. Sadettin Buluç’un, hayali bir üniversite diye tanımladığı ve bir ülküden öteye geçemediği yer, Türkçülerin ideal olarak tasarladığı ve inandığı bir üniversiteydi galiba… Buluç Hoca, ayrıca şunu söylemişti bana: Sen de hayal görüyorsun, ideal başkadır, uygulama ve pratik başka bir şeydir. Bizim Faruk Kadri Timurtaş ve Necmettin Hacıeminoğlu gibi Türkçülük ülküsü peşinde koşanlar,  ancak buna inanıyorlar. Zaten Ziya Gökalp da hars ve duygu olarak üniversite hocalarından ayrılan bir yönü yoktu ve tıpatıp onlara benzemekteydi. Örneğin Türk Ocağı’nı Hamdullah Suphi Tanrıöver’den ve Halide Edip Adıvar’dan kurtarmak ister Gökalp. Hamdullah Suphi için

-Fertçdir, dermiş…

Halide Edip için de:

-Bozgun edebiyatı yapıyor, dermiş…                                          

Oysaki Ziya Gökalp’ı tanıyanlara göre İttihat ve Terakki Partisi için inançlaştırmak istediği esas düşünceler, Yahudilik’teki “ON EMRE” benziyordu. Bir şiir kitabında toplar bunları. O, bu kitabında Allah’tan, Peygamber’den, Talat’tan ve Enver’den bahseder ve partinin yalnız bu iki şahsiyetini putlaştırır. Ona göre:

-Cemal Paşa da fertçiydi.

          Politik hırslarının zamanın başlıca düşünce adamlarından birini bile ne kadar yanlış içine itişine tanık oluyoruz. Günümüze kadar etkisini sürdüren bu partinin, yani İttihat ve Terakki’nin gerçekte her üyesi, sipsivri bir ferttir ve ferdin, fert kibrinin ve benlik ihtirasının en iyi heykeli Enver’in elçi kalıbı alınarak dökülecek bir statü olacağına kuşku yoktur. Ziya Gökalp ta sonuçta bir üniversite hocası gibi hareket etmekteydi.

          Bu ideal üniversite düşü, Şevket Süreya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” isimli eserinde işlenir. Şevket Süreya, Birinci Cihan Savaşı’nın sona erdiği yıllarda öğretmenlik için Azerbaycan’a gider. O dönemde hayal ettiği ve düşlediği, kafasında planlarını çizdiği üniversite modelini, Ziya Gökalp’ın da etkisiyle yaşama geçirme hayallerini kurar. Bu düşünce biraz da Yahya Kemal’in:

“ Yürü hür maviliğin bittiği yere kadar

 İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar”

 Dizelerinde dile getirdiği bir duygu… Aydemir, bu üniversite düşünü şöyle açıklar. “Ziya Gökalp’ın açıklamaları bana sükûn verir gibi göründü. Hatta bir aralık ben de böyle bir bilgi yapısının, hiç olmazsa küçük bir medresesini acaba bulunduğum yerlerde kura bilir miyim? Diye düşündüm.

          Azerbaycan’ın Nuha civarında Göynük isimli küçük bir köyü vardı. Bu köyde, eskiden adı duyulmuş bir medrese varmış, zamanında uzak yerden öğrenci toplayabilmiş. Fakat gene zamanla medrese çökmüştü. Kafkaslardan inen seller, köyün yarısıyla beraber eski medrese binasını da sürüklemiş, almıştı. Ama halkın hatırasında Göynük’ün bilgi yurdu olmak devri hala yaşıyordu.

          Zaman Zaman bu köye giderdim. Köye hâkim bir kayanın üstünde otururdum. Hayalimde kendi Kızılelmamı canlandırırdım. Örneğin şu azgın derenin açtığı şu sel yatağının dışında, şu ulu çınar ve ceviz ağaçlarının gölgelediği yerde, yeni bir yapının yükseldiğini düşünürdüm. Bu bina basit ve mütevâzi olacaktı. Taşını, kerpicini hep sırtımızda taşıyacaktık. Fakat içinde eski medresenin loş hücreleri yerine, biraz temiz odalar bulunacaktı. Tabiata ve hayata bakan aydınlık odalar…

          Kimya laboratuvarları, fizik dershaneleri olacaktı. Biyoloji, jeoloji dersleri için malzeme toplayacaktık. Bunlar, yavaş yavaş tamamlandıkça yeni yeni dershaneler açacaktık. Mektebe dil, riyaziye (matematik) ruh, felsefe bilgileri sokulacaktı. Nihayet milli duygu her şeyin üstünde gelecekti. Bütün bu bilgilerin gayesi de bir savaşçı, bir ülkü adamı ve bir yeni insan yaratmak olacaktı. Bilen, inanan, yapıcı ve teşkilatçı adam… Halbuki bugünkü mektep bizde ve her yerde toplumdan, yani kökünden kopmuş ve toplumun sırtından geçinen otomatlar yaratıyordu.

           Fakat bu hayaller nasıl gerçek olacaktı. Haydi bu binanın kurulduğunu, bu binaya, yakın uzak illerden dağarcıklarını omuzlarına vurmuş ilim yolcularının geldiklerinin kabul edelim. Bunların bilgiye susamış ruhlarını doyurmak için sofraya nereden ve neler konacaktı?

          O damdaki bütün sermayem bir sandık kitaptan ibaretti. Bu kitapların hepsini sıksam, içinden ancak tazeliği kalmamış bir avuç bulanık sudan başka bir şey çıkmazdı. Sonra bütün bu dershanelerde, kimya laboratuvarlarında, fizik laboratuvarlarında, fen ve ilim kürsülerinde kimler konuşacaklardı? İstanbul’dan gelen ve Baku’nun Çanakkale kahvehanesinde gece yarılarına kadar tavla oynayıp maaş günlerini bekleyenler mi? Yoksa Azerbaycan’ın şurasında burasında rastlanan ve okuduğu Rus mekteplerinde, bu defa da ana dilini kaybedenler mi? Benim genç, ateşli ve ders verdikleri ilk mektep dershanelerde hem yoksullara, hem taassuba karşı savaşan idealist oymak arkadaşlarım mı? Fakat onların da özlemi, daha yüksek bilgiye değil, mi? Yoksa Gimnazyum’dan (Azerbaycan’da bulunan ve öğrencileri üniversiteye hazırlayan kurum) attığımız Rus hocaları gene geriye mi çağıracaktık?

          Acaba İstanbul bize bazı idealistler vermez miydi? Emeğinin karşılığını, ruhunun tatmin edilişiyle alacak gerçek idealistler?.. Fakat ya kitap? Değil fen eserleri, elle tutulur bir tek coğrafyası, bir tek tarihi bile bulunmayan şu bizim içler acısı kitap hazinemiz?..

          Düşüncelerim buralara vardığı zaman, kafam işlemez, dimağım durur gibi olurdu. Yerimden kalkardım. Taşlı, tozlu yollardan şehre yürürdüm. O zaman bu yollar bana gittikçe çetinleşiyor gibi gelirdi. Sarsılırdım. Yorulurdum. Her adımda çökmek, toprağa uzanmak isterdim. Kendimden geçmek, hiçbir şey düşünmemek isterdim. 

          Fakat çıplak hakikatin sert muştası durmaz, gittikçe daha kuvvetle omuzuma vururdu:

-Daha ilk adımda çöküyorsun! Oysaki hayalinin sınırları ne kadar genişti? Şu Göynük’te kurulacak toprak dam, senin o büyük Turan dediğin enginlik içinde, Moğan Çölü’ndeki bir kum tanesi bile değildir. Halbuki daha onun eşiğinde bile kuvvetin sona eriyor. Çünkü sermayen, sadece boş bir dağarcıktır. Bir boş dağarcıktan ise, ancak masallarda hazineler çıkabilir. Hem de hayal hazineleri… Fakat gerçekte?..

          Evet, gerçekte Turan, uçsuz bucaksız mesafelerdir. Tarihinde hiçbir zaman birleşmemiş olan, uçsuz bucaksız bir enginlik. (Moğol İmparatorluğunu kast ediyor) Hatta coğrafi bir birlik bile değil. Bu uçsuz bucaksız enginlik içinde şimdi Altaylara, Karakurum’a, Altındağ’a ulaşmak için, artık hayal gücü yetmez. Şimdi dünyanın çarkını, buhar ve elektrik döndürüyor. Buhar ve elektrik… Bunları ise kütüphaneler, üniversiteler besler, pek çok kütüphaneler, pek çok üniversiteler…

          Göynük köyündeki medresen bu derya içinde haydi bir damla olsun diyelim, fakat senin odanda yalnız bir sandık kitap var!.. Kafanın içindeki bilgiler ise, o kitaplardakinden de azdır…

          Çocuğum! Sen zavallı bir yolcusun ve yolculuğun, saptığın çölün kumları içinde susuzluktan sona erecektir.”

Önce Komünist, sonra Turancı ve daha sonra kadrolu Kemalist olan Şevket Süreye Aydemir’in üniversite kurma hayaliyle ilgili bu parçasını okuduktan sonra Prof. Buluç Hoca’ya tekrar gittim. Bana dedi ki:

-Okuduğun gibi, bu bir ülküdür, bir idealdir. Bu ülkü, ne eylemci, ne de yön tayin edici önderini bulamadığından, insanların kafasında hep bir düş gibi kalmıştır.

İdeal üniversite, daha çok bir özlem duyulan ve bir düş olarak yaşayan insanların kafasında yer edinmiştir. Hayata da, ne yazık ki pek geçirilememiştir. Buluç Hoca, sıkı dur dedi ve sana şimdi gerçek anlamda bir üniversite tablosunu çizeyim… “Üniversite, bir gayya kuyusudur. İnsan harcama makinasıdır. Orada ancak yağcıları bulabilirsin, yükselmek için mürailik yapanları… Dünyada Amerika’nın ünlü Hollywood’una bir özenti olarak çıkan bizdeki Yeşilçam, nasıl ki birçok yeteneğin, taptaze umutların ve gencecik insanların hayallerin alt üst etmişse, şu üniversite denilen Galaksi de, nice genç insanın, bilim aşkıyla tutuşan birçok asistan için mezar olmuştur adeta.  

          Üniversiteyi bilen ve tanıyanlar, bu karamsar tabloyu abartmadığıma gönül rahatlığıyla inanacaklardır. Başlangıçta bir mübalağa gibi gelen bu tablo, daha sonraki yıllarda ne kadar da gerçekleri yansıttığını, bizzat yaşayarak gördüm. Belki de Buluç Hoca’nın hayatında çizdiği ender tablolardan biriydi bu… Hoca’nın tespitleri, benim için yaşamanın ve soluk almanın güzel olduğu ve üniversiteyi çok iyi tanıyamadığım o günlere denk geliyordu.

          Sonunun neler getireceği pek bilinmeyen, hayatın neler sakladığı ve hangi sürprizleri hazırladığı tahmin edilmeyen fakat herhalde sırlar, bilinmezler, muammalar ve tatlı hayallerle dolu yolculuğuma işte bu ruh haleti içinde başlamıştım o zamanlar…

Kaynak: Farklı Bakış




Anahtar Kelimeler: Gençlerin Üniversite Hayali