Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


GEÇEN HAFTANIN"HABER" ANALİZİ (28 ARALIK 2020-3 OCAK 2021)

Geçen hafta Türkiye medyasında kendine yer bulmuş olaylarla bunlara bağlı olarak yapılan yorum ve değerlendirmelerle ilgi bir analiz...


Önsöz Niyetine...

Çıra Yayın Grubu bünyesinde, haber ağırlıklı olarak, internet üzerinden yayın yapan "haberdurus.com" sitesi, sizlerin de bildiği gibi, yine aynı yayın grubuna bağlı olarak 200-2010 döneminde haftalık olarak yayın yapan Özgün Duruş Gazetesi'nin, bir takım sebeplerden dolayı yayınını sonlandırması sonucunda, onun bir devamı olarak kurulmuştu.

Haber Duruş, 2015'ten buyana -kısa kesintili bir dönem hariç- internet sitesi olarak yayınına devam etmektedir.

Yine bununla birlikte, bilfiil yaklaşık 17 yıl yayınına devam eden ve geçtiğimiz 2020'nin Aralık ayında, 200. Sayısını çıkardıktan sonra, yayınına ara veren Özgün İrade Dergisi'nin de, ister istemez oluşturduğu bir boşluk oluşmuştu.

Hem, Özgün Duruş'un, toplumu, çeşitli konularda haberdar eden, bilgilendiren misyonunu yüklenmiş bulunan sitemizin, kaldığı yerden yayınına, daha gür bir şekilde  devam etmesi, misyonunda geriye düşmemesi, asıl hedefini ıskalamaması için, elden geldiğince zengin bir içeriğe sahip olması kendini gösteriyordu.

Biz de, bu misyona  uygun olarak, sitede bundan böyle, işin esprisine uygun olarak birkaç kalem eklemek istedik.

Bunlardan birisi, bir önceki haftanın(yaklaşık sekiz günlük) gündem oluşturan ve ileride de  gündemde kalacağı düşünülen  konularla ilgili haberlerden hareketle bir analiz yazısı ile inşaallah karşınızda olmaya çalışacağız.

Okuyacağınız analizde, geçen haftanın bir panoraması ile karşınızdayız.

Umut edilir ki, sizleri memnun etmiş, düşünce dünyanıza mütevazı da olsa bir katkı sunmuşuzdur.

Bu ve birçok konu ile ilgili şahsımıza yönelik görüş, düşünce ve eleştirileriniz olursa, bun dan da kıvanç duyarız.

Haydi Bismillah...

Geçen hafta Türkiye medyasında kendine yer bulmuş olayları ve bunlara bağlı olarak yapılan yorum ve değerlendirmeleri, şu başlıklar altında toplayabilirdik;

a- Kitle İmha Silahları Yasası ve Derneklere Kayyum Düzenlemesi,

AK Parti iktidarı, aslında gelecekte Türkiye'nin bir açıdan elini kolunu bağlayacak olan ve BMGK'in almış olduğu  karardan dolayı "Kitle İmha Silahları Yasası"na,hiçbir mantıklı izahı olmadığı halde, ona derneklere kayyum atama yetkisine yönelik düzenlemeyi, bir arada yürürlüğe koymuş oldu.

Yapılan düzenlemeye 600'den fazla STK ile birlikte, başta ana muhalefet partisi CHP olmak üzere partiler de karşı çıkmıştı. Düzenlemenin kabul edildiği meclis oturumunda söz alan CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, "Bu teklifin adı terörle mücadele ama içi demokratik hakların yok edilmesi. Teröre, kara paraya sadece dernekler mi destek veriyor? Bu yasa sivil toplumu bitirme yasasıdır. Unutmayın sivil toplumu susturursanız tacizler, cinayetler, hak ihlalleri gizlenir" ifadelerini kullanmıştı.

Bu sebeple 'STK'lara müdahaleyi açık hale getirecek olan bu düzenleme Yardım Toplama Yasası'nda yapılan değişiklikle dernek faaliyetlerinin "keyfi" olarak sınırlandırılacağı söz konusu olacaktı.

İslamcı ve sol STK'ların, yasaya yönelik kaygıları, kamuoyunda ve dolayısıyla medyada dile getirildi.

Bunlardan birisi Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan'nın dile getirdiği endişelere binaen, İçişleri Bakanı Soylu, iktidarın hoşuna gitmeyen derneklere kayyum atanmasının önünü açan yasaya dair Kaplan'ı arayarak "İslami çalışmalara engel olmayacağız" meyanında ifadeler kullanarak özünü vermişti.

Yeni Şafak Yazarı Yusuf Kaplan, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda yasanın onca antidemokratik düzenlemeyi içermesine takılmadan "Ortam değiştiğinde felaket olabilir! Her İslâmî çalışma irtica/terör yaftasıyla engellenebilir" ifadelerini kullandı.

Kaplan bunun ardından Twitter hesabından bir açıklama yaparak İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun kendisini aradığını ve "STK'ların İslâmî çalışmalarının engellemesi söz konusu olamaz, buna ilk önce ben karşı dururum" dediğini aktardı.(Evrensel.net)

Yusuf Kaplan, konu ile ilgili olarak,kendi tvetter hesabından "SN. SÜLEYMAN  SOYLU'DAN AÇIKLAMA" başlığı ile şu açıklamada bulunmuştu; "İçişleri Bakanımız Sayın Süleyman Soylu aradı. Yarım saat konuştuk. STK yasasının aslâ sivil toplumu zayıflatmayacağını, STK'ların İslami çalışmalarını engellemesinin söz konusu olmayacağını, buna ilk önce kendisinin karşı duracağını söyledi."(Yusuf Kaplan'nın  kendi twitter hesabından)

Cihangir İslam'dan Yusuf Kaplan'a yanıt...

"Yarım saat konuştuk. STK yasasının aslâ sivil toplumu zayıflatmayacağını, STK'ların İslâmî çalışmalarını engellemesinin sözkonusu olmayacağını, buna ilk önce kendisinin karşı duracağını söyledi’ açıklaması yapan Yusuf Kaplan’a İstanbul Bağımsız İstanbul Milletvekili Cihangir İslam’dan yanıt geldi.

İslam, ‘En hazin tarafımız, güçlü kanıtlarla ve göstergelerle inşa ettiğimiz tezlerimizden hatır-gönül ilişkileriyle ya da otorite baskısıyla cayıvermek.  Hakikate sadakatte sebat gösterememek. Böyle bir topluluğun başı felaketlerden kurtulmaz. İlahi Yasa Böyle İşler!’ diye yazdı." (Milli Gazete)

STK’lara kayyumun önünü açan ve Türkiye’de uzun vadede birçok soruna yol açabilme potansiyeli taşıyan düzenleme TBMM’den geçmesi birçok konuyu ve sorunu da beraberinde getirmektedir.Bunlar; gide gide muhafakarlaşarak kendi İslami kimliğinden sıyrılan ve İslamcılığı kendi üzerinde artık atılması gereken bir yük olarak gören zevat ister istemez otoriter bir devlete de yol açacaktır.

Gelecek olan sair sıkıntıları da, bu otoriterleşme olgusu içerisinde değerlendirebilirdik.

Ahmet Taşgetiren'de sanki bu ülkede sadece İslamcı/muhafazakâr STK'lardan başka hiçbir çevrenin faaliyette bulunan STK'ları yokmuş, ya da onlar adeta, kelimenin tam anlamıyla "veaaire" imişcesine, gösterilen duyarsızlığa haklı olarak tepki gösterip şunları söylüyordu; "İçişleri Bakanı Soylu bu düzenlemeye itiraz eden Yusuf Kaplan’ı aramış, bu düzenlemelerin islami STK’ları kapsamadığını söylemiş, hedef “Alman vakıfları, Yahudi vakıfları, yabancıların el atından kontrol ettikleri vakıflar, dernekler vesaire” imiş.) Ne yani rahatlayalım mı? Hukuksuzluk başkasına uygulandığında içimiz rahatlıyor mu?"(Karar.com)

Taşgetiren gayet haklı olarak 'İslami STK'lar' bağlamında şunları da söylemeden edmiyordu; "En son nereye geldiniz? STK’lara kayyım atama noktasına. Vakıf, dernek her ne ise bütün STK’lar nefesimizi enselerinde hissetsinler. Size yönelik en etkili uyarımızın, “siz gidip başkaları gelirse ensede boza pişirme işini onlar islami STK’lara karşı yapmazlar mı?” sorusunu sorabiliyor olmamız bile bir anlam taşımalı değil mi?

Evet, o sözler bir anlam taşımalı idi, ama kim için? Herhalde iktidarın büyüsüne kapılıp kendilerini devlet olarak gören zevat için olmasa gerek! onlar bir yolunu bulur, işin içerisinden sıyrılırlardı. Devlet mi? Onun ise, öyle bir korkusu yoktu! Olsa olsa, iktidar düşümü sonrası, kendini merkezde konumlandıran muhafazakârların endişesi söz konusu olabilirdi.

***

b- AK Parti, MHP'nin olası tavrı ve muhafazakâr mahallelinin Perinçek güzellemesi...

"Artık, bundan böyle kimseyi ötekileştirmeyin" Talimatı!

Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi, AK Parti'nin devam eden kongreleri ile ilgili önemli bir bilgi paylaştı. Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın teşkilatlara "kimseyi ötekileştirmeyin" talimatı verdiğini, üyelerin Gelecek ve DEVA'ya geçmesini önlemek için harekete geçilmesini istediğini aktardı. (Hürriyet)

Bu ne anlama geliyordu?

Erdoğan'ın bunca otoriterleşmeye, parlamenter sistemi kaldırıp onun yerine adeta 'tek adam' pratiğine dayanan; hemen her şeyi Cumhurbaşkanlığı makamına,onun başında bulunan zata dayandıran anlayış ve pratiklerin yanlışlığı ortada idi. Sanırız, bu durum her ne kadar dışarıya yansıtılmıyorsa da, bir şeylerin yolunda gitmediği görüldü ki, "Hassas davranın, kimseyi ötekileştirmeyin" uyarısına gerek duyuldu.

Erdoğan'ın şöyle dediği Selvi tarafından kaleme alınıyordu; "Hassas davranın, kimseyi ötekileştirmeyin" uyarısı önemli. Ayrıca Erdoğan, kongrelerde yaptığı konuşmalarda "dava" vurgusunu ön plana çıkarıyor. "Makamlar geçici, dava daimdir" diyor. AK Parti'nin en önemli özelliği, seçimlerde milletvekillerini, kongrelerde teşkilatlarını yenilemesi. Değişimi kendi içinde gerçekleştirmek suretiyle yenileniyor.

İktidarda AK Parti'nin bulunmasına ve işin tüm sorumluluğunun AK Parti'ye fatura ediliyor olmasına rağmen, onun küçük ortağı MHP'nin ise, yapılan doğrulardan nemalandığı ve ne adına olursa olsun, onun, hiçbir zaman sorumluluğu üstlenmeyeceği hemen herkes tarafından bilinmektedir. Ahmet Taşgetiren'de bu duruma işaret eiyor; "İktidar her ne kadar bir ittifaka dayanıyorsa da, asıl olarak Ak Parti sorumluluğunda işliyor kabul edilebilir. İttifakın büyük ortağı ve fiilen işi o götürüyor. Toplumun da esasta Ak Parti’yi sorumlu gördüğünü sanıyorum. Bir yönden, MHP’nin duruşunun bile Ak Parti’ye fatura edildiğini düşünüyorum."(Karar.com)

Bahçeli Cumhur İttifakı'ndan ayrılıp yeni bir ittifak içerisinde bulunur muydu?

Bahçeli'inin, kendi partisinin milletvekili sayısına bakmaksızın,her zaman ve henem her sebepten dolayı meclisin anahtar konumunda bulunan ve onun bir işaretiyle meclsi aritmetiğini değiştirecek oranda politika ortaya koyacağı öteden beri bilinmektedir.

İşte, ANAR Genel Müdürü İbrahim Uslu böyle bir ihtimali dile getiriyordu;  "Halk TV'de ekrana gelene Sözüm Var programında bu hafta Eski ANAR Genel Müdürü İbrahim Uslu konuk oldu. İbrahim Uslu canlı yayında,  MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve Cumhur İttifakı'na ilişkin çarpıcı ifadeler kullandı. İbrahim Uslu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Cumhur İttifakı'ndan ayrılmak istediğini ve  İYİ Ptarti, BBP ve AKP'deki milliyetçiler ile bir cephe oluşturmak istediğini iddia etti." (Milli Gazete)

Bu ihtimal, uzak bir ihtimal değildi. Bekleyip görecektik!

***

"No'lur Ulus'un rızası için Ulusal Kanal'a bir yardım!"

Yeni Şafak Gazetesi yazarı ve İbrahim Karagül'ün istifası sonrasında gazetenin genel yayın yönetmenliği koltuğuna oturan Hüseyin likoğlu'nun, Ulusal kanal'da Perinçek'e övgüler dizmesine adeta koşut olarak bu kez, Cumhurbaşkanı danışmanı Hamza Cebeci'den Doğu Perinçek'in kanalına destek çağrısı geldi. Likoğlu şöyle diyordu;"Ne zaman Türkiye dara düşse, Türkiye'ye karşı bir tehdit, saldırı olsa en yüksek ses Ulusal Kanal'dan çıkıyor. Bu kanalın çok daha güçlü bir şekilde yayın hayatına devam etmesi gerekir. Bu konuda kimse desteğini esirgememeli.” (Yeni Şafak)

Hamza Cebeci ise, " Ulusal Kanal için ''Türkiye'yi emperyalist güçlere karşı koruyan, ülkesinin ve ülke insanının yanında olan kuruluş'' tanımını yaptı ve kendi camiasına da bu kampanyaya katılma çağrısı yaptı"... Referans Medya’nın naklettiğine göre, Hamza Cebeci, “Gönülden destekliyorum” dediği Perinçek'in kanalı için 'olması gereken en güzel yerde olmasını arzu eder gönülden destekleriz' beyanında bulundu." (İslami Analiz)

Likoğlu'nun övgü dolu beyanı ile önemli bir konumda bulunan Cebeci'in yapmış olduğu "yardım" çağrısını, iktidardan farklı olarak Beştepe'nin onayı olmadan, hiçbir kişinin, bu kişi orada görev yapan danışmanda olsa, oranın tasarrufunun dışında serdedilmeyeceğini insan düşünmüyor değildi. Keza, yıllardır süren onca gürültü ile oluşturulan ve var olan pastadan büyük parçalar alan yandaş medyanın, yapa geldiği  birçok şeyin, sık, sık Erdoğan tarafından eleştirildiği, ona yönelik sitemlerin gösterildiği göz önüne alındığında, Cumhur İttifakı, kendini zaten rejimin koruyucusu olarak gören ve ona öylece inanan zevatın kanalına destek çağrısı manidar, olup boşa  söylenmiş bir şey değildir.

***

Erdoğan Bayraktar: Bayrak Asarak Geldik, Mancınıkla Atıldık"

Ak Parti ilk kurulduğunda, milletin teveccühüyle oy vererek kendi seçim bölgesinden seçip meclise gönderdiği birçok milletvekili, dünden bugüne; birtakım  bölgesel oyunlar, kirli ilişkiler gibi sebeplerden ötürü, merkeze baskı yapılarak seçimlerde aday gösterilmemişlerdi.

Partide kalanları bir kısmı da, son süreçte, partisinin ve başının otoriterleşmesine katrşı çıkan açıklama ve 'haklı' eylemde bulunduğundan ötürü partide ya pasif  konuma itilmişler, uyarı ve disiplin cezası almışlar, ya da Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan örneğinde olduğu üzere, oy çokluğuyla partiden ihraç edilmişlerdi.

Keza, bu arkadaşlar, partiden ayrılınca kendi yollarını çizmişler ve kendileri ile birlikte hareket eden kişilerle ortak hareket edip kendi partilerini kurmuşlardı.

Birde Eski Şehircilik ve Çevre Bakanı Erdoğan Bayraktar gibi, Erdoğan'la epey zamandır dostluğu ve dava arkadaşlığı olan ve kendi ifadesi ile "Bayrak asarak gelen, mancınıkla atılan" zevatta söz konusu idi.

O şöyle diyordu, son günlerde medyada kendine yer bularak; " “Biz ilçe teşkilatlarında çalışarak, elektrik direklerine bayrak asarak partili olduk. Sonunda mancınıkla atıldık. Siz ise; zekanız, eğitiminiz ve Babanız sayesinde Bizlere horozluk yaptınız. Şimdi ise “Parti” nizin başındasınız. Tıpkı ateşin üstündeki kazan gibi. Hadi bakalım, hadi!”

Erdoğan bayraktar, eğer partiden atışışını yanlış ve haksızlık olarak görüyor ise, bugüne kadar niye bir ifade de bulunmadı da, bu ortamda, bir şeyler sösyleme ihtiyacı hissetti; diye de insan kendisini alamıyordu! Bunu, Erdoğan'a ve partiye "bana haksızlık yapıldı, bunun telafi edilmesi lazım" o halde partiye yeniden alınması, ya da, "bundan sonra oluşacağı düşünülen ittifaklara bir göz kırpma" olarak okuyabilir miydik?

DEVA'nın 1. Olağan Kongresi...

Seçimler katılan partiler, yurt genelinde il, ilçe ve genel merkez'in oluşması için kendi kongrelerini yaparlardı. Kongreye, CHP'nin yıllardır, Türk ulusalcılığından kaynaklanan ideolojik bir tercihten dolayı kurultay dediğini bu arada hatırlatmış olalım.

Gelecek Partisi'ninn de kendi kongrelerini yaptığını biliyoruz. Her iki partide,hemen her ortamda yapılacak olan seçimlerde iyi bir derece alacaklarının altını çizmektedirler.

Bu partiler, ortama ısınmaya çalışırken AK Parti' de bu partileri markaja almaya çalışıyor. Onların, yanlış zeminler üzerinde bulunduklarını sürekli vurguluyordu. Buna rağmen, DEVA'nın iktidara gelme, başarı gösterme şansının bulunduğunu, ama bunun bir şartı olduğunun altını çizen köşe yazarları da vardı. Onlardan biri olan ve Babacan'ın bir siyasi parti kurma düşüncesini dile getirdiği ilk günden bugüne, onu, partisini ve çizgisine 'olumlu' anlamda atıf yapan Fehmi Koru, "AK Parti kurulduğu dönemde şimdi hiçbirini içinde tutmadığı güvenilir bir kadroyla yola çıkmıştı. Ali Babacan da o kadronun en önemli isimlerinden biriydi. ... Neden şimdi iktidar partisinin içinde değil, ayrışma ne zaman başladı, neden politikalarına karşı çıkıyor, neden eleştiriyor? ... Kendisine ilgi göstermek için hazır bekleyen kitleler Ali Babacan’dan bu soruların da cevabını bekliyor.... DEVA Partisi’nin başarılı olmasını arzulayanlar da…İktidara gelebilmesinin ilk şartı da budur."(Fehmi Koru.com)

***

c- AYM, AİHM; Osman Kavala, Selahattin Demirtaş'ın Durumu İle AK Parti'nin ve Cumhur İttifakı'nın Tutumu,

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, 29.12.2020 Salı günü Osman Kavala'nın bireysel başvurusunda, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine karar vermişti.

Bu karara birçok kesimden tepki vardı. Osman Kavala ise, "tutuklama nın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği" iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurmuştu. Osman Kavala'nın bireysel başvurusunu gündem toplantısında ele alan genel kurul, Kavala'nın Anayasa'nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine karar verdi. Kararın 7 üyeye karşı 8 üyenin oy çokluğuyla alınmasına oy çokluğuyla kararını vermişti.

Kararın açıklanmasının ardından kendisi adına açılan ‘Osmankavala.org sitesinden yazılı bir açıklama yapan Kavala, kararı “akıl alır gibi değil” sözleriyle değerlendirdi. “Anayasa Mahkemesi’ndeki çoğunluğun hukuk normlarına uygun olmayan bu davranışı son derece endişe vericidir” diyen Osman Kavala’nın yazılı açıklamasının tam bir metin yayınladı" (Gazete Duvar)

Osman Kavala'nın yayımlamış olduğu tam metni ise şu linkten okunabilir (https://www.gazeteduvar.com.tr/osman-kavala-aym-kararini-degerlendirdi-akil-alir-gibi-degil-haber-1508704)

AYM'nin Osman Kavala ile ilgili olarak vermiş olduğu kararda, belki de çok kişinin görmediği, göremeyeceği,hatta es geçebileceği dahi söz konusu olan bir olguyu, Taha Akyol bizlere hatırlatıyor. O da, mahkemede oy kullanan hakimlerin; blok olarak "hak eksenli" ve "kamu düzeni ekseni" olarak iki ana gruba ayrıldığını; bunun da gelinen süreçte önemli bir nokta olduğunu bzilere hatırlatıyor. Zira,Akyol'unda belirtiği üzere,  "Anayasa Mahkemesi'nin,  Osman Kavala’nın bireysel başvurusunu 7 üyenin “ihlal var” oyuna karşılık, 8 üyenin “ihlal yok” oylarıyla reddetmesini" başka bir izahı olamazdı.(Karar.com)

Selahattin Demirtaş'ın tutukluluk durumu...

AİHM'in 'derhal serbest bırakılmalı' kararının ardından Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'ın tutukluluğuna yapılan itiraz, sulh ceza hakimliğince reddedildi.

Mahkeme kararında, şüphelinin müdafilerinin tahliye talepli dilekçenin ekine AİHM'nin 22.12.2020 tarihli kararının İngilizce suretini koydukları belirtilerek, "Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca mezkur kararın Türkçe tercümesinin dosyaya gönderilmesi için Adalet Bakanlığına müzekkere yazılmış olup henüz cevabın gelmediği anlaşıldığı belirtilmektedir.

AİHM'in Demirtaş Kararı..

AİHM Büyük Dairesi, Ankara tarafından temyize götürülen Selahattin Demirtaş kararını onaylamış, Demirtaş'ın serbest bırakılmasına karar vererek Türkiye'yi haksız bulmuştu. Öte yandan Demirtaş'a üç ay içerisinde toplam 60 bin 400 euro tazminat ödenmesine hükmedilmişti. (Karar.com)

Tamam, Demirtaş'ın, dolayısıyla da HDP'nin PKK'nın yörüngesinden çıkmadığı/çıkamadığı için,siyasi bir parti olarak bir meşruiyeti kalmamış olsun; Demirtaş, 6-7b Ekim olaylarınd kendi tabanına sükûneti değil de, farklı yollarla sokağa dökülmeyi telkin etmiş osun. Sonuçta, böyle davranmak bir defa suçtu. Bunun da elbette bir karşılığı olacaktı. Buraya kadar bir sorun yok.

Ama, her mahkûm edilen kişinin,var olan haklarının  ihlali neticesinde, hakkını iç hukukta aramasının önü tıkandığında, kişinin dış hukuka, özellikle de, her açıdan Batı kampına dahil olmuş, geleceğini oda bulmuş olan,kendi kaderini,Batı'nın kaderiyle tevlit etmiş bulunan Türkiye Cumhuriyeti'nin yetkili organlarının, "iç hukukta sorun yaşandığında, "AİHM kararları geçerlidir" kuralına uyması gerekmez mi?

Buna,aklı başında hiçbir insanın ve yetkili kurumun farklı bir cevap vermesi ve kendi almak istediği kararda ısrar etmesi,bir defa resmiyet açısından uygun,makul ve mantıklı değildi.

Sonunda, iktidar, bu kadar salvoya rağmen, AİHM'in kararını uygulamak zorunda kalacaktı.

Eğer kalmayacak ise, ya bu kamptan tamamen ayrılacak,kendine muhayyel ve müphemDoğu'da güvenebileceği bir liman arayacaktı. Ya da şark kurnazlığına teşne olacaktı.

Ne olursa olsun, şimdilik ve galiba her zaman güveli liman, "bir küskün, bir barışık"ta olsak, Batı'nın bizzat kendisi idi.

Bu meyanda ifadeler, dönem, dönem en yetkili mercide bulunan Erdoğan tarafından da söylenmiyor muydu?

***

Geçen hafta medyada, asgari ücret yer aldı.

Bununla birlikte, yaklaşık bir yıldır Dünya ile birlikte bizleri de etkisi altına alan ve aşı uygulaması yapılacak olsa da, uzun bir dönem bizlerle birlikte tüm Dünya'yı etkilemeye devam edeceği görülen  Kovit-19 pandemisi medyada yer almaya geçen hafta da devam etti. Edeceğe de benziyor.

Ayrıca, 28 Aralık 2011 tarihinde Şırnak'ın Uludere ilçesine bağlı Robsoki köyü'nde, Hava kuvvetlerine ait jetlerele gerçekleştirilen ve maalesef suçluları bir türlü açığa çıkmayan, hatta çıkarılamayan Roboski katliamı, vardı. Ama, bir iki sol ve İslamcı medya organı dışında, hiçbir medya organında(gazete, internet, televizyon) kendine yer bulamamıştı.

Bunu da, not edelim deriz...




Anahtar Kelimeler: GEÇEN HAFTANIN"HABER" ANALİZİ ( ARALIK - )