Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Gazeteler ve Gazeteciler: Laiklik İnn, İslamcılık: Out...

Mustafa Okur'un, Özgün İrade Dergisi 2020 Haziran (194.) saysında ve aynı zamanda yayımlanan yazısı...

"Muhafazakâr Laik Gazetecilik: Çevir, gaz yanmasın"

İnsanlık tarihi boyunca toplumlar, yekdiğeriyle haberleşmek, içerisinde yaşadıkları çağı, dönemi tanımlamak, konumlandırmak ve birde ahval-i dünya ile ilgili bilgi sahibi olmak adına birçok iletişim aracını ya icat ettiler, ya da bu araçları alıp kullanmaya çalıştılar.

İletişim araçlarının neşvünema bulmasında her şeyden önce kalemin ön plana çıktığını görürüz. Şekli dönem dönem, farklılık arz etse de bilginin –yanlış ve doğru- kalıcı hale gelmesinde onun, önemli bir yeri olduğu görülür.

Kendini En iyi haber” (38/67) olarak vasıflandıran Kur’an’da kaleme atfen Allah kalem ile yazı yazmayı öğretti!” (96/4) vurgusunun öne çıktığı görülür.

Kalem, burada bir nesne olmaktan ziyade olgu olarak yer almakta ve fiiliyata maddi bir araç ve gerekçe olmaktadır.

Bir araç olarak kalem vasıtasıyla en basit ticari hesaptan tutun da önemli bilgileri içeren nice kitap vs. o vasıtayla kayda geçmiş olmaktadır. Kalemin konumuz açısından birde iletişim araçları yönü söz konusudur.  Matbaanın icadından önceki dönemlerde karşı tarafa iletilmesi gereken bilgiler o nesne vasıtasıyla kayda geçiriliyordu.

Daha kırk, kırk beş yıl öncesine kadar eski bir bilgilenme yöntemi olan destanın, bir münadi (Nida eden-seslenen) yani çağrıcı vasıtasıyla yaşadığımız ülkenin her köşe, bucağına kadar girdiği ve bu yolla da dönemin gazetelerinde arayıp da bulamayacağınız aile dramlarından haberdar olabiliyordunuz…

Gazete çağdaş bir nesne olmakla birlikte, destanın vb. hakimiyetini sona erdiği çağda, onun yerini, hiç de öngörülmedik bir şekilde alması gelecek açısından bakıldığında, bu nesnenin kendi sultasını devam ettireceği, ya da ona benzer başka araçların giderek yükselen hakimiyetine rağmen, yerini koruyacağı düşünülebilirdi. Ki, zaten, o gün, bugündü...

Matbaanın icadıyla birlikte devran değişti ve ardı ardına, Batı'dan Doğu'ya hemen her yerde el emeği mahsulü kitaplar, dergiler ve en önemlisi de gazeteler yayımlanmaya başladı. Haliyle ilk gazeteler devletlerin, hükümetlerin elde tuttukları, kayıt altına aldıkları belge ve bilgileri içeren ‘resmi’ gazetelerdi, günümüzde de olduğu gibi…

Asıl ilk gazeteler, düşünce dünyalarını yansıtmaya çalışan ideolojik grupların, hem kendi düşüncelerini kitlelere iletmek ve hem de ideolojileri üzerinden dönemin müstebit güçlerine karşı çıkışlarını simgeliyordu. Her yerde olduğu gibi topraklarımızda da Batıcısından, sosyalistine, Türkçüsünden İslamcısına kadar, bir yığın çevrenin sesi, soluğu hükmünde mütalaa edilebilecek gazeteler ve hatta dergiler dünden bugüne gündemimizi işgal edip durmaktadırlar.

 

Gazete: En körü ve Banal Kültürlenme Aracı...

Yerine göre, en kötü kültürlenme aracı olan gazete(şimdilerde ise internet!) haddizatında ise yerelden evrensele bir paralellik içerisinde gündemi takip etme açısından önemli bir araçtır. Öyle ki, o kendi ağırlığı açısından klasikleşerek tahtını daha uzun bir dönem koruyacak, önemsiz olmadığını ortaya koyacak ve gücünü gösterecektir.

Günümüze geldiğimizde sol, sosyalist, sağcı ve milliyetçi/ulusalcı cenahta yayın yapan gazetelerin tümünü sarf-ı nazar edip, bizden, bize yakın çevrelerin çıkarmaya çalıştıkları gazetelere baktığımızda içeriğinde bizden doneler bulunmakla birlikte, zaman zaman bizleri şaşırtan, dahası sükût-ü hayale uğratan yayın organlarını ve oralarda yazan,çizen, -çoğu da günlük, anlık, hatta bir kullanımlık- fikir üreten  gazeteci taifesini de  görmekteyiz…

İlk çıktıklarında bir kısmı için bir şey denmese dahi,, çoğu, o da adetten olmak üzer sözde Müslümanların  gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, çarpan kalbi gibi; büyük iddialarla çıkışlarını el, aleme duyururlardı.

İşin arka planında ne vardı, ne yoktu; bu kendi açımızdan pek bilinmemekle birlikte, zaten o gazetelerin çıktıkları ve yayınlandığı dönemlerde, laik oligarşi vardı. Onun var olmasının ağırlığıyla da "Müslümanlar adına" kımıldayan bir tek yaprağın dahi yaşatılmama düşünce ve pratiğine bakıldığında, bu gazeteler, demiştik ya, arka planlarında, heybelerinde her ne var ise, bunun,zamanı açısından bilinememesinin getirisiyle, şimdi, bal gibi muhafazakâr, devletçi gazeteler o dönemlerde muhalif, 'devrimci' ve İslamcı olarak tanınıyordu. Gerçi, o dönemlerde,bunların 'bazı yanlışları' söz konusu olmuşsa da, o oligarşik düzene karşı 'var oluş' o hataların üzerin örtüyordu.

Hatta, bazı gazetelerimiz, ortalık sakinleştiğinde "Türkiye'nin birikimi" edasıyla kendine yeni bir kulvar belirliyordu. Sormak gerekmez miydi; Hangi Türkiye? Hangi birikim? Kimin birikimi?

Laik cumhuriyet'in birikimi mi; muhafazakar Türkiye'nin birikimi mi, ya da bu topraklarda yaklaşık yüz yıllık bir geçmişi bulunan ve gerek sistem ve gerekse de muhafazakarlık saikiyle yok sayılan, üzeri örtülen, İslamcılık nam-ı hesabına oluşan, ama kayıp olan,yitip giden birikim mi? Sahi , hangisi?

Daha öncesini başka bir zeminde ele alma düşüncesiyle hareket edip işe altmışlardan itibaren başlarsak;  "millici, muhafazakar, İslami, İslamcı" çizgide yayın yapan gazetelerimizde -hatta dergilerimizde de dahil- bu mevkutelerimizde yazan, çizen kalemlerin kahir ekseriyetinin; o dönemin ideolojik şartlarına binaen bulanık bir görüntüleri var olmuşsa da, niyet ve çabalarından ötürü bu kesimi İslami kaygıları ile hareket eden, İslam'ın tekrardan bu ülke de toplumsal zemininde filizlenmesini isteyen ve arzulayanlar anlamında,  "İslamcı" olarak tanımlayabilirdik.

Zaten, gerek o dönemde ve gerekse de, daha  yakın zamanlarda; seksenlerde, doksanlarda, kendi gazetelerimizde kalem sahibi olarak, ya bu zevatı, ya da bu zevatın yetiştirmeye çalıştığı insanları görmekteydik.

İkinci kuşak kalemlerin bir kısmı, kendi köşelerinde, mütevazı bir şekilde kalem oynatmaya, Müslümanlara yol göstermeye devam ediyorlar. Bu kuşaktan sonra gelen yeni jenerasyon gazetecilerle birlikte, bu jenerasyonun ustası sayılabilecek evsafta bulunanların bir kısmı da, ya o çok muhalif oldukları devleti el'an yöneten kadronun yanında yandaşlığı oynamakta, ya da bir kısmı, yandaşlık yapmadan, ama kendi çıkarımları sonucu, demokratik çerçeveden alabildiğine çıkıldığı, demokratik teamüllerin boşlandığı savıyla, demokrasi adına mevcut iktidara karşı bir konumda bulunmaya çalışmaktadırlar.

Yani iki taraf ta demokrasicilik yapmakta, oyununu o şekilde kurmakta, kurgulamakta...

Yukarıda bir yerde, dönemin laik oligarşisinin varlığı altında, kendini şu ya da bu yollarla,gerekçelerle İslami, İslamcı ve 'muhalif' olarak tanımlayan gazetelerin büyük bir kısmında, belki de önplanda bulunan bu muhaliflik olgusundan dolayı, bugün mevcut iktidara karşı kalem oynatan- çoğu da muhafazakar, liberal- kalemlerin büyük kısmı, bir kısmı günümüzde de yayımlanan gazetelerde değil de, oldukça laik ve oligarşi taraftarı olan, her biri sermayeye bağlı, kartellerin çıkardığı 'iri' gazetelerde yazı yazıyorlardı.

Devir değişip iktidar  muhafazakarların eline geçince ve belki de devlet katında yapıldığı düşünülen birtakım görüşmeler, tartışmalar vb. dolayısıyla, sermayenin el değiştirmesinin bir neticesi olarak, gazetelerin ve bir bütün olarak medyanın da el değiş(tiril)mesinin istenmesine binaen, o iri gazetelerin sahipliği el değiştirmiş oldu. Bu sayede de, "ha, o gazete, ha, bu gazete" ayrımı yapılmadan; kalemler, gazetelere dağıtılmışlardı. Dışarıdan görünenler ve izlenimiz o yöndeydi.

Ama daha sonra, o da mevcut iktidarın, yine kendilerini devlet olarak gören Kemalist zihniyete sahip olup özellikle de 'rantçı ve faizci' sermayeden yana ve  her ne olursa olsun, sadece ve sadece laiklik aşkı ve sözde "ileri(!) Batı  sevdası uğruna darbe yapma, yaptırma seçeneklerini de devreye sokmaya çalışan devletluların, yoğunluklu propagandaları neticesinde, rüzgarın estiği düşünülen yöne kaykılan birçok insan gibi, gazetecilerin de önemi bir kısmının, işin mahiyetini çok iyi bildikleri halde, mevcut iktidara muhalif tavır takınmaları, her şeyden önce, serde bulunan laikliklerinin eseri sonucu olduğu söylenebilirdi.

Alt katmanda bulunan Müslüman çoğunluk için, laiklik hem içerik ve hem de uygulaması adına değerlendirildiğinde, "din ve devlet işlerinin" birbirinden ayrılması olup İslam'ın da, toplumsal hayatın dışında tutulması, İslam'a ket vurulması olarak algılanıyordu. Bu gazeteci zevatla birlikte birçok kişiye göre de, laiklik,"din ile devlet işlerinin" birbirinden ayrılması olarak kabul edilmesinin yanında, laiklik, devletten hareketle toplumsal düzlemde en geçerli yol ve yöntemdi.

Bu çerçeveden hareket edildiğinde, bu gazetecilerin büyük bölümünde, gerek geçmişinde olsun, gerekse de sonradan arız olsun; laiklik vazgeçilmez bir kuraldı. Çoğu kez Müslüman kitlenin, bu konudaki hassasiyetinin dikkate alınmadan, ola ki mevcut iktidar laikliğe bir eleştiri getirmiş olsun, iktidara ya tam cephe alıyorlardı (kafadan laikler); ya da "yahu, şimdi sırası mıydı? " (muhafazakar laikler) yollu eleştiri getirerek, onlarda işin neresinde durduklarını ayan beyan ortaya koyuyorlardı.

Tabii ki haklarını yemeyelim, bizim taife, kafadan laikler, laik gazeteciler gibi, adeta gaza basarcasına, kalabalığa dalar gibi, işin içerisine girmiyorlardı, ama onlar içinde maksat şu ya da bu şekilde laikliğin yaşaması, yaşatılması söz konusuydu.

Biz, yine zahire bakarak söyleyelim: Müslüman bir ülkede, Müslüman toplum adına, 'İslam için' yapılması gereken işlerin bir kısmı toplumun kendi inisiyatifi çerçevesinde, sivil toplum bağlamında ele alınıp değerlendirilir ve ona, şer'i bir meşruiyet kazandırılabilirdi. Örnek verecek olursak: resmiyet dışında, nikah kıymak, fitre ve zekatların doğrudan Müslüman eliyle Müslüman'a ulaştırmak; hakkı ve sabrı tavsiye eden çekirdek bir kadroyu elde tutmak vs...

Birde toplumun üstesinden gelemeyeceği, mutlaka, işin içerisinde bir resmiyetin bulunacağı işler için, şartlar gereği "bugün olmazsa, yarın" düşüncesiyle devletin, var olan iktidarın işe el atması ve ne kadar olabilecek ve ne kadar yürüyebilecekse, İslam'ın, 'kaçak, göçek' değil, açıktan bu ülkenin vazgeçilemez bir gerçeği, hakikati, dahası varlık sebebi(ontolojik) olduğu apaçık ilan edilmeliydi.

Ama gelin görün ki, mevcut,  iktidarın, o da kıyısından, köşesinden bu işleri ele aldığında; karşısında kafadan, laikler ile bizim laikçi taife çıkmakta olup o konuda laikliklerini konuşturmaktaydılar. "Yahu, şimdi zamanı mı?" dediklerinde, ama "şimdi değilse, ne zaman?" diye soru sorma hakkımızı da, kendi gazetecilik bakış açılarıyla sol açığa düşürüp gündemden kaldırmaya çalışıyorlardı. Niye?  Mevcut yapı korunmalıydı! Ama nasıl? Müslüman bir ülkede İslam dışı bir anlayışın ve uygulamasının Müslümanlara dayatılması ile mi?

Bizim laikçi gazeteciler -tümü değil, birkaçı- içerisinde bulunduğumuz bu pandemi döneminde; hemen herkesin kendi önlemini alarak ve sosyal mesafeye de uyarak, hiçbir yerde mümkün mertebe toplu durmama gibi geçerli bir sebep varken; bu açıdan, camiilerde, vakit namazı, özelikle de cuma namazı ile teravih namazının birlikte toplu olarak kılınması yasaklanıp hatta yadırganırken, sağlık açısından iyi bulunmazken, pek âlâ bir başka zamanda yapılabilecek olan meclisin 100. Yıl açılış töreninde, siyasilerin sergilediği toplucu tutum, bizim, çoğu da muhafazakâr laiklerimizi, laikçilerimize öylesine uygun gelmiş olmalı ki, ona yönelik olarak toplumsal kesimden ve birçok İslamcı çevreden gelen eleştiriler adeta,'ti'ye alınmış, gereksiz görünmüş ve birbirinden farklı iki olayın kıyaslanması dahi, aculluk, cahillik, had bilmezlik olarak değerlendirilmişti.

Ne sayarsan, say...

Birde dikkat çeken bir şey vardı, o da, çoğunun geldiği çizgi, en gelenekselinden, en modern görünenine kadar İslamcı cenahta uzun bir dönem kalmışlıklarına, hiç olmazsa, bir teşehhüt miktarı bulunmuşluklarına kıyasla, bugün savundukları değerlere bakıldığında, dönemi açısından hak buldukları çizgiyi en azından yanlışlık içre görmeleri de bugün, bulundukları yeri ve konumu onlar açısından olumlamakta, resmileştirmekte, onlara bir 'yasallık' kazandırmakta, ama geçmişleri açısından, bizim için ise, adeta "elde var hüzün" olarak durmaktadır.

İstisnaları bilinmekte ve olmakla birlikte, bu cenahta bulunan epey kişinin, adeta, 'sabah, uykudan uyanır uyanmaz, el yüz yıkamak ve bir şeyler atıştırma'ya benzer bir şekilde, "hükümetin gündeminde ne var; ekonomi, siyaset, dış politika... diyerek gazete sayfalarını açmak, internete girmek, okumak ve konu gereği yazmak" bir iş olarak düşünülse dahi, çoğu için, İslam adına, Müslümanlardan yana İslamcı tavırlar ortaya koymak; bu tavırlar ister bazı 'Müslümanları' ve 'laikleri' rahatsız edecek olsa dahi,, İslam'ı, Kur'anı ve onun değer ve ilkelerini gündemleştirmek ne diye es geçiliyor da, başka yol ve yöntemlere başvuruluyor?

"El'e verir talkını, kendi yutar salkımı" diye  bir öndeyişimiz vardı. Aynen bu öndeyişe uygun olarak, 'bizden' olan ve olduğunu düşündüğümüz birçok gazetecinin, zamanla İslamcı, 'şeriatçı' gazetelerden, hatta süreçte kendisi de sistemin boyasına boyanma suretiyle, laikliği savunan gazetelere dönüşen mevkuleler ile birlikte, kulvar değiştirmeleri; iyi niyetle söylemek gerekirse; iman açısından olmasa dahi, toplumsal statü açısından giderek 'geride kalan' Müslümanlardan, İslamcı cenahtan koptuklarını, kopmaya başladıklarına bakıldığında, sistemin kendini, bu zevatın sunduğu katkıyla; kan değişimi ile birlikte, ona alabildiğince enerjik kıldığını; meşruiyetinin önemli bir bölümünü, şekil ve muhteva değiştiren gazeteler ve o trende girip ona angaje olan gazeteciler üzerinden daha bir yenilediği söz konusu olmaktadır.

Bu trende birde, "körle yatan şaşı kalkar" fehvasınca, şekil ve muhteva değiştiren gazete unsuru, gazeteciler ve iktidara gelip kendini devlet gibi gören, hatta onun yerine koyan, 'eski' İslamcı, yeni muhafazakar-liberal bir iktidarla birlikte; bu gazetelerin ve gazetecilerin bir kısmı, şu ya da bu sebeple mevcut iktidara muhalefet etmeye başlamış olsalardı dahi, İslam, İslami değerler ve geride kalan Müslümanlar sistemin birer stepnesi konumuna indirgeniyordu...

Zaten bu indirgemede, mevcut iktidara, kendisi de muhafazakar olduğu halde muhalif olan bazı gazete unsuruna ve gazetecilerinin yanında, her hal ve şartta mevcut iktidarı savunan gazete ve gazeteci unsuru da; aslında bir noktada birleşiyorlardı, o da;  "Tamam Müslümanız, ama bu iş İslamcılıkla olmaz, yeni bir dil geliştirmek gerekir." ifadesi, aslında; İslamcılığın mevcut düşünce skalası içerisinde, 'insanımız'a İslam'ı anlatamama kaygısından ziyade, laik sistemi zorlamadan, ona da uyacak yeni bir dil geliştirerek; iktidara ortak olmak ve bu sayede de laikliği yine korumaya almak esas gibi duruyordu.

Yukarıda vurguladığımız üzere; bu mevkutelerin sahiplerinin ve oralarda arz-ı endam eden kalemlerin, İslam'la bir sorunları yoktu, Allah'a da iman ediyorlardı,ama gel gör ki, o da süreç içerisinde zihin dünyalarına etki eden, bir kısmı da muhafazakârlaştırılan Batıcı paradigmalar, özellikle de laiklik üzerinden bir farklılaşma içerisine girmişlerdi. Yine bu mevkutelerde yazan bazı muhafazakar kalemlerin de, İslam'a inandıkları bilindiği, ama geçmişlerinde milliyetçi bir duruşun varlığı ve o kulvarlardan geliyor olmalarına bağlı olarak İslamcılık ile kan uyuşmazlığı, onların, daha sonra, İslam'a yakınlık sadedinde milliyetçiliğin bir üst seviyesi olarak düşünülen muhafazakarlıkta karar kılmaları da hesaba katıldığında, cephe daha da büyümüş olup İslamcılığa karşı genişletilmiş oluyordu.


Haber Kaynak : Haber Duruş Haber Merkezi


HABERLER