Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Fatma Akdokur: “Diyanet’in İktidar ile Yan Yanalığı Dini Hedef Konumuna Getiriyor”

Fatma Akdokur, hemhal.org’da “Diyanet’in İktidar ile Yan Yanalığı Dini Hedef Konumuna Getiriyor” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşiyi aşağıya alıntılıyoruz.

İlahiyatçı Fatma Akdokur ile Diyanet’in siyasallaşmasından İlahiyat Fakültelerinin akıbetine, hak mücadelelerinden İslam’da müphemlik kültürüne, bir çok başlığa dair söyleştik. İyi okumalar…

 

Diyanet’in İktidar ile Yan Yanalığı Dini Hedef Konumuna Getiriyor Fatma Akdokur makale görseli

Mazlum-Der ve Başkent Kadın Platformu gibi hak mücadelesi veren örgütlenmelerin kurucuları arasındasınız. 80-90’lı yıllardan günümüzdeki hak mücadelelerine geldiğimizde nasıl bir manzara ile karşılaşıyoruz sizce? Bu manzara içinde dindar kesimin yaklaşımlarını, tavır alış/alamayışlarını nasıl değerlendirirsiniz?

Öncelikle belirtmek isterim ki, Başkent Kadın Platformu’nun kurucuları arasında resmen ve fiilen ancak Mazlum-Der’in kuruluş aşamasında resmî olmayan bir gönüllülük ile fiilen yer aldım.

80-90’lı yılları bilenler o süreçlerin, insan hakları alanında çalışanlar için oldukça zorlu yıllar olduğunu takdir edeceklerdir. Hak mücadelesi, tabiatı itibarıyla zorlu bir mücadele alanı, şüphesiz. Fakat öyle zamanlar olur ki bu zorluklar tahammül sınırlarını oldukça aşar. Bilhassa 90’lı yıllar, kendi adıma farklı hak mücadeleleri ve özelde Kürt hakları mücadelesinin farkına vardığımız, bununla birlikte çok ciddi kayıpların ve şiddetin de müşahede edildiği yıllardı. Tabii barış sürecinin (2013) akamete uğratılmasının ardından yaşananları görmezden gelerek konuştuğumu düşünmenizi de istemem. Ancak 90’lı yıllar nerede, ne zaman, başınıza neyin geleceğini tahmin edemediğiniz, iyi saatte olsunların kol gezdiği, belirsizliğin ve şiddetin bütün yıpratıcılığı ile hissedildiği yıllar olarak hafızalarda yer tutmuştur.

Öyle ki bu süreçteki kayıpların kimler tarafından ‘kaybedildiği’ çok da büyük tetkik gerektirmeyecek kadar açık olsa da hak savunucularının çabaları, itiraz ve eylemlilikleri bu kayıpların önüne geçememekte, hatta hak savunucuları dahi bu şiddetin kurbanı olmaktan kurtulamamaktaydı.

Bu bağlamda 1991’de kurulan Mazlum-Der de dar bir kadro ile insan hakları gibi bir alanda varlık göstermeye çabalayan, kendi dünyalarının dışında bambaşka bir hak mücadeleleri alanının farkında olarak toplumsal ve insanî ve de İslamî sorumluluklarını yerine getirme çabasındakilerin çatısı olmuştu. Öte yandan 1996’da kurulan Başkent Kadın Platformu, toplumda kadın olmanın dezavantajını katmanlı olarak yaşayan ve 28 Şubat süreci denen postmodern darbe döneminin hıncına maruz kalan kadınlar için bir çatıydı. Evet, o yıllar oldukça zorlu yıllardı, can tehdidi bilhassa Kürt hak savunucuları için sıradan sayılsa da kitlelerde bir hareket, bir dayanışma ve tehditlere meydan okuyan bir direniş dili vardı.

Oysa mevcut iktidarın başlarında bu alanlarda, örneğin işkence ve kötü muameleye sıfır tolerans gibi, birçok olumlu gelişme ve iyileşmeler gerçekleşmiş olsa da 2010’lu yıllar ve bilhassa barış sürecinin akamete uğratılmasının ardından yaşananlar, yalnızca Kürt toplumunun değil konuya dair hassasiyetleri olan farklı kesim ve grupların dahi en küçük bir itiraz ve direnişinin şablon bir ifade ile ‘terörist’ olarak yaftalanmayı göze almayı gerektirdiğini bilmek, çok büyük bir hayal kırıklığı.

28 Şubat döneminde dahi bizler, hak mücadelemizi sürdürebilmiş, toplumsal desteği geliştirebilecek çeşitli temaslar, beyaz yürüyüş gibi gösteri ve eylemlilikler gerçekleştirebilmiştik.

Belki bu kadar sözden sonra, sorunuzun tam da cevabını bulmaya çabalamamız gereken nokta burası. Ne oldu veya ne oluyor da geçmişte bir şekilde hak mücadelesinde yer almış olanların dahi büyük bir kesimi hak savunuculuğu konusunda bugün ses vermemekte, aksine artık statükonun bekçiliği ve savunuculuğunu yapmakta? Sorunuzdaki “dindar kesim” tahdidiniz çerçevesinde kestirme ve kolaya kaçar bir cevap vermek mümkün. Çünkü kendilerini iktidar zannediyorlar ve bu sanılarıyla kendilerine dokunulmamasından hareketle de ‘başkalarına da herhangi bir haksızlık yapılmıyor’ aldanmasının konforunu yaşıyorlar, diyebilirim. Bu ifademin dostlarımı kızdırmaktan çok üzeceğini de göze alarak, şunu da eklemek isterim; “dindar kesim” geçmişte de hak savunuculuğunun çok fazla farkında değildi belki veya en azından bu sahada farkındalığı çok yeniydi. Kendileri dayak yemeğe başlayınca etrafta birçok kişi ya da kesimin de dayak yediği gerçeğiyle yüzleştiler; ancak kendilerini hep öz evlat pozisyonuyla ‘ak’lamaya çalışan bir mahcubiyet içerisinde tutmaktan da bir türlü kurtulamadılar.

Şunu demek istiyorum: “Dindar kesim”in büyük bir çoğunluğu veya bir şekilde “muhafazakâr” olarak tanımlanan insanlar, “devlet ebet müddet” veya “ya devlet başa ya kuzgun leşe” mantığıyla bir devletçi kabul ile zihnî bir malûliyet içinde tutulmakta; kabuğunu kırıp bir şekilde dayak atanların hep aynı merkez ve dövülenlerin ise zaman zaman değişerek ama bu arada birbirlerine karşı konuşlandırılmaktan da uzak tutulmayan halklar olduğunun çok farkına varamamaktalar. Büyük kitleleri, hak savunuculuğu gibi oldukça zorlu ve riskli bir sahada bir arada görmenin genel olarak çok doğal olmadığı varsayımımla, bu farkında olmayış konusunda mazur görmekteyim. Ancak üzülmelerinden korktuğum dostlarımın hele de geçmişte bir şekilde omuzdaş olduğum arkadaş ve yoldaşlarımın bugün, kendi sorunlarının fiilen de olsa bitmiş olmasından hareketle herkesin sorununun bittiği rahatlığında olmalarını veya başkalarının hak mücadele ve savunuculuğu konusundaki çaba ve taleplerine kör, sağır ve dilsiz kesilmelerini anlamlandırabildiğimi söyleyemem.

28 Şubat döneminde dahi bizler, hak mücadelemizi sürdürebilmiş, sorumlular sağır sultana yatsa da toplumsal desteği geliştirebilecek çeşitli temaslar, ‘beyaz yürüyüş’ gibi gösteri ve eylemlilikler gerçekleştirebilmiştik. Bugün ise belki farkında olunmayan şey, devletin sivil toplum alanını olabildiğince daraltarak, her hak, hukuk ve özgürlük arayış ve talebini terörize edici bir dil ile mevcut ‘seçili iktidar’ bünyesinde hükümranlık yürütmesinin çok da dikkate alınmamasıdır.

Şüphesiz devlet ve hükümet ayrımı siyaset bilimi çerçevesinde farklı tartışmaları içerse de mevcut iktidarın hem siyasal hem de eski tabirle derin devlet hüviyetiyle ‘dindar bir kimlikte tecessümü’, çoğunluk kitleyi kötürüm eden bir işlev görmekte; son bir-iki yılda ortaya çıkan ciddi ekonomik krizin aksine bir süredir yaşanan görece bir maddî refahın yatıştırıcı etkisi ile de kitleler denetimi kolay bir teslim alınış içinde tutulmaktadır. Yani bir tarafta sosyal ve ekonomik bir sürdürülebilirlik, öte tarafta mazisi çok bereketli bir dinî yaşam kısıtlılıklarının kalkmasının rahatlığı, farklı kesimlere karşı ne yazık ki duyarlılığı körelten bir uyuşturucu etkisi üretebilmekte. Oysa hak mücadelesi, kendi bulunduğumuz hâlin ötesinde bir duyarlılık ve ilgiyi geliştirebildiğimiz oranda güçlenebilecek bir mücadele sürekliliğidir. Her ne kadar çoğu kesimler bu mücadeleye katılmasa da yaşadığımız iyilikler ve hak kazanımları o mücadeleyi bir şekilde yürütenlerin çabasının meyveleridir. Ve sahip olduğumuz her bir hak, göz ardı edemeyeceğimiz özverilerin ürünüdür.

Bu durumun farkına varmak, bizim sorumluluk üstlenmemizi ve her kesimin hak mücadelesine duyarlılığımızı güçlendirecektir. Yani o sevdiğim sloganın da işaret ettiği üzere, şu üç maymunluktan çıkışın yolu “ya hep beraber ya hiçbirimiz” diye düşünmekten geçiyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı Toplumun Gerilim Odağı Hâline Geldi

Bugünün yükselen muhafazakârlığı, kadınların kendileri için çizilmiş sınırların dışına çıkmasından ve denetimsiz kalmalarından endişe duyuyor. Buna karşın, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi toplumun dinsel kanaatlerinin belirlenmesinde önemi haiz bir kamu kurumunun kadınların maruz kaldığı baskı ve ayrımcılığa karşı sessiz kalabilmesi, hatta kimi açıklamalarının bu durumu meşrulaştırır nitelikte olması oldukça düşündürücü. Siz, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kadınlara yönelik son dönemdeki yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)’nın durum ve tutumunu değerlendirmeden önce günümüzde kadınların kendi hak ve özgürlüklerini gerçekleştirebilme yönünde gösterdikleri özgün çabaların hem kendilerini hem de içinde yaşadıkları dünyayı daha iyi kılacağı ümidindeyim. Bu ümit, yalnızca kendi coğrafyamızda bile nerdeyse her gün hayattan koparılan birçok kadına, İstanbul Sözleşmesi gibi sadece kadınları değil bütün bir toplumu şiddet ve istismardan koruma yönündeki adımlar için önemli bir referansın iptaline rağmen, iddia ve haklarından vaz geçmeyen kadınların dayanışma ve mücadele azminden kaynaklanıyor.

DİB, gerek kurumsal varlığı gerek kimliği ve gerek de birçok açıklama ve uygulamaları ile toplumda sürekli gerilim odağı olan kurumlarımızın başında geliyor, maalesef. Aslında gerilimi yaratan şey, yüz yıldır bir imparatorluğun hem de egemen sınıfın ‘Müslüman’ olduğu bir bakiyenin değişip dönüşerek kendisini yeniden inşa çabalarıyla doğrudan ilintili. Çabadan ziyade bir yukardan ‘devrim’in toplumun kodlarını dönüştürmeye dair attığı veya atacağı adımlar için ‘aracı’ kılınmış kurumlarının niteliği ve misyonlarının ‘ne-nasıl’ olacağının bir türlü istikrar bulamamasıyla; ortaya çıkan çatışmanın, bu kurumların toplumsal yüzü/yönü ile resmî devlet kimliği arasındaki sıkışmasını daha bir görünür kılmasıyla bağlantılı.

Bir zamanlar, anayasal bir kurum olan TSK’nın iç siyasetin seyrine dair görünür görünmez yapıp ettiklerinin nasıl bir alan ihlâli ve yetki aşımı olduğu bir türlü kabullenilemiyor idiyse, yine bir anayasal kurum olan DİB’in birçok tutum ve açıklamaları da bir yetki aşımıyla bağlantılı görülebilir. Burada ordu ve din sahalarının mahiyet farkları dikkate alınarak yanlış bir kıyas yaptığımı düşünebilirsiniz. Belki bu düşüncenizde haklı da olabilirsiniz; ancak Cumhuriyet’e geçiş aşamasında, büyük bir kurtuluş mücadelesi vererek savaştan yorgun ve bitkin çıkmış bir toplumda ordunun yeri, gücü ve bu gücün nerelere hükmedeceği pratiklerde baskın bir görünürlükle kendine alan bulurken; terk edilen eski imparatorluğun ‘hastalık/gerilik’ kaynağı görülen dinî yapı, anlayış ve kabullerinin bir şekilde kontrol altında tutulma arzusu ile geliştirilen kurum da yer yer kendisine biçilen rol ve misyonu gerçekleştirme, yer yer de bunu aşıp genişletme gayreti içine girmektedir.

Tabii TSK’nın doğal, yapısal ve misyon sınırlılığı dikkate alındığında ‘dinî alanın’ bireysel ve toplumsal sirayetinin tabiî genişliği elbette kıyas kabul etmez. Evet, güvenlik varoluşsal bir talep; ancak dinî duygu ve ritüellerin tatmini ise bu varoluşun huzur ve istikrarı için vaz geçilemezdir. İşte sözümün en başında ifade ettiğim gerilim, tam da buradan hayat bulmakta; lâik bir devletin, toplumun bu temel ihtiyacını karşılamada ona sunduğu kurumsal yapının alanı nasıl sınırlanacak veya sözler ve anlatılar lâik yapının dayattığı kaba ne ölçüde sığacak?

DİB, kendisini bir yönüyle geleneğin olumsuz kuşatıcılığından kurtarmaya çalışırken öte taraftan hem iç dinamiğinde yer alan hem de toplumun önemli bir kesimini ‘cemaat-tarikat’ vb. oluşumlarla elinde tutan gelenekçi grupların boyunduruğuyla bağlanıyor.

Sorunuz özelinde DİB’in kadınlara dair yaklaşım ve ‘fetva’larının ortaya çıkardığı çelişki, çatışma ve düşündürücü gelişmeler, bana göre iki boyutlu olarak sorun içeriyor. Birincisi bizzat DİB’in kendi içindeki dinî anlayışın gelenek ile modernlik karşılaşmasındaki “varoluşsal değişim, gelişim ve dönüşümünü” kavrayamamasından kaynaklanan sorun alanı ki bu çok ciddi anlamda ilmî, akademik çalışmalarla paralel bir arayışı zorunlu kılıyor; diğeri ise anayasal olarak kendisine biçilmiş rolün dışında bir misyonun icracısı olmaya öykünmenin getirdiği çelişki ve çatışmalar.

Bu ikinci durum, birinci sorunun aşılamaması ile de birleşince her gün toplumu ve bilhassa kadınları derinden yaralayan bir açıklama ya da ‘fetva’ ile karşılaşmak şaşırtıcı olmuyor. Üstelik bütün bu negatif üretim; yapılan birçok yenilik, bilhassa kadınlara yönelik her türlü şiddet ve saldırıya karşı hem personelini hem de toplumu farkındalık sahibi yaparak sorumluluk üstlenmeye çağıran oldukça kıymetli uğraş ve projelere hatta toplumsal iyileştirici misyonun ağır yükünü taşıyan çok sayıdaki kadın personeline rağmen gerçekleşebiliyor!

DİB kendisini bir yönüyle geleneğin olumsuz kuşatıcılığından kurtarmaya çalışırken öte taraftan hem iç dinamiğinde yer alan hem de toplumun önemli bir kesimini ‘cemaat-tarikat’ vb. oluşumlarla elinde tutan gelenekçi grupların boyunduruğuyla bağlanıyor; buna bir de lâik bir devlet anlayışı içinde kendisine biçilen rolün sınırlarıyla mücadele işin içine girince ne genel olarak muhafazakârları ne özelde bu dinî grupları ne de lâikçi çevreleri memnun edebilecek bir söylem geliştirebiliyor. Esasta sahip olduğu kurumsal yapı ve temsil ettiği dinî grubun bilhassa Alevileri dışarda bırakan tek tipliliği de dikkate alınacak olursa anayasal varlığı dahi ciddi haklı eleştirileri celp ediyor.

Neticede bütün bu ikircikli durumdan dolayı kadınlar hakkındaki ‘fetva’ ve açıklamaları da ister istemez bu yapısal çelişkilerle malûl olmaktan kurtulamıyor, maalesef. Belki son söz olarak şunun altını ısrarla çizmek yerinde olacaktır. DİB verdiği bazı ‘fetva’larla anayasal sınırını zorlamaya çalışırken, yargıya ait bir zemine taşıyor ve bireyleri ya da inananları uygulaması olmayan bir hukuksal sonuçla karşı karşıya getirmiş olduğunu ya bilmiyor ya da görmezlikten geliyor.

Meselâ boşanmaya dair sitelerinde yer alan birkaç ‘fetva’, bunlara fetva denir mi bana göre o da bir başka tartışma konusu, insanları ister istemez hukuksal bir çıkmaz içerisine sokuyor. Kişi ya da kişileri dinî-vicdanî bir çatışmaya sürüklemekten öteye geçmeyen, bizatihi fıkhın özünde olan değişim ve gelişmeleri dikkate alıcı canlılığı da hiç ama hiç taşımayan, geçmiş toplumların aile, kadın-erkek algılarına dayanan açıklamalardan hareketle bugünün ailesine, kadın ya da erkeğine çözüm üretmiş gibi yapmak ne anlam taşıyabilir? Bu durum olsa olsa inananları vicdanları ile gündelik hayatları arasında çatışmalı bir pozisyona sevk ediyor ki bu da ne yazık ki şizofrenik bir dindarlığı intaç etmekte.

DİB/İktidar Eleştirisi Din Karşıtlığına Bürünüyor  

Yine Diyanet’ten devam edecek olursak; siyaseten gündem yaratan açıklamalarıyla toplumsal kutuplaşmanın sahnesine dönen bir Diyanet ile karşı karşıyayız. Siz Diyanet kurumunun bu angaje söylem ve uygulamalarını nasıl buluyorsunuz?

Türkiye’deki birçok anayasal kurumun siyasiler ve iktidar sahipleri tarafından her dönemdeki istismarı ve dejenerasyonun çok daha nobran bir şekilde DİB’de izleniyor olmasından hareketle bir şeyler söylemek mümkün. Burada yeni olan, DİB’in bu istismar ve dejenerasyona olan âleni heveskârlığı denilebilir. İktidara bu kadar tâbi bir görünüm vermek toplumun farklı kesimlerini kızdırıyor diyebilirim. Bu da zaten sorunlu olan kurumsal varlık, kimlik ve misyonunu daha da tartışılır kılmakla kalmıyor; ciddi bir itibarsızlaşma ile de ters tepen bir sonuca dönüşüyor. Hatta öyle ki bilhassa gençlerin siyaseten yürütülen haksız ve adaletsiz birçok uygulamalara olan çok doğal vicdanî itirazları, bu siyaset/iktidar-Diyanet yan yanalığı sebebiyle ‘din-dinî değer ve söylemler’e yöneliyor; neticede siyaset eleştirisi din karşıtlığını da içeren bir hüviyete bürünüyor. Sanırım böyle bir dönüşümün vebali hiç de taşınabilir bir şey değil.

Siyasal dengeler değişmeye başladıkça iktidar cenahından kimi yazarlar, yorumcularca muhafazakârların endişesinden söz ediliyor. Bu endişeli olduğu iddia edilenler, sizce hangi sosyolojik kesime tekabül ediyor? Olası bir siyasi iktidar değişiminde bu endişe realize olur mu size göre; bu endişedeki haklılık payı nedir kısacası?

Bir süredir tartışılan ve bazı kamuoyu yoklamaları ile de temellenen ‘muhafazakârların endişesi’ meselesi ilk anda bir zamanların ‘genç subaylar kaygılı’ veya “modernlerin endişesi” gibi bir takım spekülatif kullanımları hatırlatsa da bir yönüyle onlarla benzeşen bir yönüyle çok da uzak sayılmayan somut birtakım tehditlerin hafızalarda kolayca diriltilebildiği bir verili durumu da ifade ediyor bana göre. Dünün endişe ve endişelilerini tahfif etmek istemem. Ancak bu endişelerin önemli bir kısmının, egemenlerin egemenlik kaybını ve uzun yıllar ötekileştirdikleri ve belki de öyle bile olmayan bir yoksanmanın ‘merkez’ denilen siyasal idarî çerçeveye dâhil olma çabaları karşısındaki telâşlarını işaret ettiği gayet açıktı. Belki bu anlamda, “muhafazakâr endişelilerin” deveyi havuduyla yutan iktidara yamanmış dar çevresiyle de benzerlik kurabilirim.

Ancak bugün mevcut iktidarın değişiminden haklı olarak endişe eden diğer bir kesimin bu hâllerinin anlaşılmaya çalışılmasını önemli buluyorum. Bu endişeleri yok saymak, küçümsemek, siyasal fotoğrafı doğru okumaya mâni olacağı gibi, bir başka açıdan herkesi kendi acı, kaygı ve endişesinde yalnız bırakmayı doğuracaktır ki, bu durum zaten kışkırtılan, bizim de toplumsal barış, hoşgörü ve sağlığımızın önündeki en büyük engel olarak gördüğümüz bloklaşmayı devam ettirecektir. Bir sosyolojik okuma için ne kadar yeterli olabilir bilmiyorum ama en azından kendi çevremdeki çok sayıda kadının bilhassa bu endişelerle yüklü olduğunu söyleyebilirim. Çünkü bu kadınların önemli bir kısmı geçmişte yaşadıkları zorlu günlerde yalnızca işlerini, okul ve fakültelerini kaybetmekle kalmadı; kendilerini bağımsız, özgür bir kadın olarak inşa imkânlarını kaybetme tehdidini de tecrübe ettiler.

En yakın çevremde hâlâ o yılların travmalarıyla boğuşan kadınların varlığı, o yasaklı yılların kimin hayatını hangi boyutuyla değiştirdiğini fark edemeyenleri, önemsemeyenleri sorgulu hâle düşürüyor. Üstelik ne yazık ki 28 Şubat’ın ekmeğini yiyen ve hâlâ da onun üzerinden toplumsal çatışma ya da ayrışmayı köklendirmeye çalışan mevcut iktidar döneminde dahi “içerde çürümeye” terk edilmiş insanların varlığı da ayrı bir sorun olarak önümüzde duruyor.

Bu toplumun ve bu coğrafyanın şifa bulmaya ihtiyacı var. Şifa; birlikteliklerimizi, karşılaşmalarımızı ve yüz yüze görüşmelerimizi çoğaltmaktan geçiyor.

Tabii ki bu coğrafyada 28 Şubat süreciyle bir yasaklılık yaşayan yalnızca başörtüsü kullanan kadınlar veya sınırlı sayıdaki “içerdekiler” değil. Ancak her ateş önce düştüğü yeri yakar derler. Fakat şunu ilk sorunuza belki ek olacak şekilde söylemek de benim vicdanî duruşum açısından önemli. Acıları yarıştırmak veya bir mütekabiliyet oluşturmak amacında da değilim; bu çok anlamsız olur. Bu topraklar kara yazılı nice toplumlar, halklar, kadınlar, erkekler ve çocukların sesli sessiz çığlığına şahit olmuştur.

1915’in Ermenilerin hafızasındaki yerini, Dersim denince hangi can’ın nasıl bir yangın hissettiğini, 6-7 Eylül olaylarının yanı başımızdaki komşunun ocağına nasıl ateşler düşürdüğünü, neredeyse yüz yılı aşan bir “dilsiz” toplumun Roboski’de, ölü bedenleri çıplak olarak sokaklarda süründürülen kadınlar konusunda, Sur’un alt üst edilişindeki çaresizliklerini, bir annenin ekmek almak üzere gönderdiği yavrusunun ölümüne ağlamasına duyarsızlık bir kenara meydanlarda yuhalanışını görmezden gelerek kendi ‘acı ve endişelerimize’ gömülmenin bir çıkış olmadığını da ısrarla hatırda tutmak gerek. Bu toplumun ve bu coğrafyanın şifa bulmaya ihtiyacı var. Bunun yolunun ne endişelerimizin birileri tarafından kışkırtılarak kullanılması ne de onları hafifseyip görmezden gelmekten geçmediği açıktır.

Şifa; birlikteliklerimizi, karşılaşmalarımızı ve yüz yüze görüşmelerimizi çoğaltmaktan geçiyor. O her iki tarafta var olan çıkarcı ve elitist çevrelerin kendilerine her durumda bir ‘kâr’ ürettiği ötekileştirici dillerine prim vermeden, toplumsal barış, huzur, dayanışma, adalet ve özgürlük ortamını geliştirecek birliktelikler için birbirimizin yaralarını sağaltacak ortamlarda buluşmak gerek. Bütün bunlar “endişelere” karşı toplum olarak bizim yapabileceklerimiz; ancak unutulmaması gereken şey bu ülkenin siyasal sisteminin bu ayrıştırıcı ve ötekileştirici, hak ve adaletten uzak söz ve uygulamalara meydan veren yapısının köklü bir değişimle özgürlük, eşitlik ve adalet temelli bir demokratik yapıya kavuşturularak, bir yapısal istikrar ve süreklilik kazanmasında. Öyle bir yapının yerleşmesi, ‘iktidar değişimiyle benim özelim nasıl değişir ya da tehdit edilir’ kaygılarının da panzehiri olacaktır.

Otoriterleşen Her Yönetim Akademyayı Kontrolüne Alma Hevesine Kapılıyor

Bir ilahiyatçı olarak İlahiyat Fakültelerinin güncel durumuna dair gözlemlerinizi sormak istiyoruz. Günümüzde, İlahiyat Fakültelerinin özgürlüğü ve özerkliğine dair neler söylenebilir? İkinci olarak, kadın ilahiyatçıların fakültelerdeki konumunda geçmişe göre bir farklılıktan bahsedebilir miyiz?

Yine öncelikle belirtmek isterim ki, akademik özgürlük, üniversiteler için can ve kan gibidir. Üniversiteler yalnızca geçmişin ve mevcudun müzakere edilip aktarıldığı değil aynı zamanda bilimsel ürünlerin üretilip geliştirildiği, bilimin yapıldığı ortamlardır. Akademisyenler, geçmişi bugüne taşıyan, bugünün doğru ve iyi anlaşılmasını sağlayarak gelecek için temeller atan, fikirler, paradigmalar ve teorilerle geleceğe de konuşan insanlardır. Onların özgürlüğü, toplumları olduğu kadar insanlığı da geliştirecektir. Bu sebeple olsa gerek kendisine otoriterleşme yönünde yön çizenler, ağırlıkla akademyayı kontrol altına alma konusunda pek heveskâr oluyorlar.

1980 ihtilâl yönetimi, YÖK gibi bir kurumu üniversitelerin başına sararken hep bu otoriter tutumda ve üniversiteleri kendilerince dizayn etme hevesindeydi.  Hatırlanacak olursa mevcut iktidarın sahibi olan Ak Parti dahi başlangıçta YÖK’e karşı bir söylemi dile getiren bir siyasal hareketti. Ancak sistem içerisine dâhil olununca bu tür anayasal olsa da temel özgürlükler ve gelişmiş bir ülke olmanın esaslı niteliğiyle uyuşmayan bazı kurumların, demokratik olmayan birçok talep ve dayatma için ne kadar elverişli olduğunun farkına varıldı. Bu farkındalık iktidarı, başlangıçta geçmişin tortulanmış bazı yanlışlarını temizleme gerekçesiyle beslense de bugün artık YÖK gibi bir kurumun akademya üzerindeki heyulasını daha bir güçlendirme tavrına yöneltti. Bunun neticesidir ki bugün Boğaziçi gibi bir üniversitemizde teamüle aykırı yapılan atama ve baskılara karşı neredeyse bir yıldır akademisyenler eylemde, öğrenciler ise tut-bırak göz altıları ile terbiye edilmeye çalışılmaktadır.

Gerçi ülkedeki siyasal sistemin değişimiyle iktidar bu tür aparat kurumlara da çok fazla ihtiyaç hissetmez oldu. Hepimizin bildiği üzere, tek kişinin iradesiyle bin küsur akademisyen bir gece yarısı kararnamesi ile üniversitelerinden ihraç edilebildiler. Bilim insanı hüviyetli arkadaşlarının fikir ve ifade hürriyetine sahip çıkmak maksadıyla KHK’lı akademisyenlere destek olan yüzlercesi de aynı akıbetten kurtulamadı, maalesef.

Bu genel ‘kontrol etme’ tavrından elbette her ilde açılan İlahiyat Fakülteleri de nasiplendi. İlahiyat Fakültelerinin müfredatlarından, alınacak öğretim üye ve elemanlarına kadar her şey belli bir siyasal merkezden gelen veya geldiği iddia edilen talepler çerçevesinde biçimlendi. Hükümet başkanının iki dudağı arasındaki açıklamalar, doğru-yanlış, İlahiyat Fakültelerinin kaderini belirlemede kıstas ya da yerine getirilmesi gereken ‘emirler’ şeklinde telakki edildi. Mesela İlahiyat Fakülteleri müfredatının felsefe grubu bilimlerden arındırılması girişimi, akademide ciddi bir sorun olarak bir süre gündemde tutuldu ise de sağduyu sahibi ilim insanları hocalarımızın ciddi eleştiri ve direnişi ile rafa kaldırıldı. Ben 2015-2019 tarihleri arasında bir İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi olarak yer aldığımda bilhassa ilk üç yıl sürekli bir müfredat değişimi kargaşasına; yine akademide fırsat eşitliği ve akademik özgürlük bağlamında Ak Parti’nin özgürlükçü zamanlarında atılmış adımların nasıl yine kendileri tarafından geri alındığına şahit oldum.

İlahiyat Fakülteleri ve kadın akademisyenler konusu başlı başına ciddi bir söyleşiyi hak etse de kadın arkadaşlarımızla ilgili söylemeden geçemeyeceğim bir iki husus, diğerlerinin iç durumunu bilmemekle beraber, İlahiyat Fakültelerinde öğrenci olmanın sorunları da bir tarafa, kadın akademisyen olmanın nasıl da ciddi sorun bagajlarına sahip olduğuna işaret edecektir sanırım. Öncelikle belirtmek isterim ki, bilhassa Temel İslam Bilimleri’nde kadın bir akademisyene rastlamanız çok yakın zamana kadar mucize kabilindendi. Bu akademisyen arkadaşlarımızın önemli bir kısmının önünde birkaç katmanlı engel vardı. Başörtüsü kullanmak zaten devletin ‘üst aklına’ aykırıydı. Bunun aşılabildiği ara zamanlarda ise buralardaki erkek egemen anlayışı aşmanız nerdeyse deveye hendek atlatmaktan bile zordu. Hasbelkader bunu da aştı iseniz, gözden ırak, akademik olan olmayan çalışmalarda ‘varlık gösterme’den ve hep orada olmanızın nasıl da hem sistem hem din açısından sorunlu olduğu veya olabildiği ima ve hatırlatmalarıyla karşılaşarak bir ‘ilmî yolculukta’ olmanız sizden beklenendir.

Erkek idareciler ve ağırlıklı erkek kadroların, şüphesiz istisnalarını bir kenarda tutarak söylüyorum, zaman zaman kendi yanlış dinî inançlarının zaman zaman da ‘tarikat ya da dinî yapıların’ etkisiyle zaten zor olan akademya ortamını kadınlar için daha bir çekilmez kıldığını söylemek abartı olmasa gerek.

Kısa bir dönem de olsa ülkenin genelinde esen bir özgürlük rüzgârı İlahiyatlara da uğradı tabii. Başta asistan alımları olmak üzere getirilen merkezî yerleştirme sistemi, kadın akademisyenler için çok ama çok büyük bir imkânı üretti ve bugün İlahiyat Fakültelerinin bilhassa Temel İslam Bilimleri bölümleri bu yerleştirmeler için yapılan bir eşit yarış neticesi kadınlara kapılarını açabildi. Bu, oradaki erkek egemen yapının rağmına gelişmiş bir durumdur. Kadınların önünü açan bir başka durum ise, her ile bir İlahiyat açma girişiminin ortaya çıkardığı kurucu kadronun temini meselesiydi; kurucu kadronun tamamlanma zarureti ister istemez bazı kadınlara akademide yer alabilme fırsatını verdi.

Peki buralara öğretim üyesi veya görevlisi olarak atanan kadınların varlığı o fakültelerde nasıl sonuçlar üretti? Ben bilhassa öğrencilerin zihin dünyasında birçok olmazı yıktığını düşünüyorum ve ümitliyim. Ancak erkek idareciler ve ağırlıklı erkek kadroların, şüphesiz istisnalarını bir kenarda tutarak söylüyorum, zaman zaman kendi yanlış dinî inançlarının zaman zaman da mensubu olsun ya da olmasınlar ‘tarikat ya da dinî yapıların’ etkisiyle zaten zor olan akademya ortamını kadınlar için daha bir çekilmez kıldığını söylemek abartı olmasa gerek. Çoğunlukla bu yapıların baskısıyla gerçekleşen kız-oğlan ayrı sınıflar sistemi, bizzat kadın öğretim elemanlarının pozisyonuna dair zımnî bir olumsuzlamayı içermektedir.

İlahiyat, Yorum Yapmayı, Fikir Üretmeyi Belki de En Çok Zorunlu Kılan Alandır

Gerçi kadınlar bu konularda oldukça deneyimliler; erkek egemen anlayışla hayatın her yerinde ve aşamasında mücadele etmek onların doğal karakterleri hâline dönüşmüş durumda; ancak erkek-kadın öğretim üyelerinin aynı masada toplantı yapmasının dahi sakıncalı görülmesi gibi öyle basit sorunlar ve yasakçı zihniyetlerle karşılaşılıyor ki, bunlarla mücadele gerçekten hem Peygamberî ahlâkla kuşanıp içselleştirmekle hem de eşitlikçi, özgürlükçü ve âdil bir demokratik anlayışın ülke ve üniversite yapısına yerleşmesi ile mümkün.

Son olarak İlahiyat Fakültelerindeki bilimsel özgürlüğün durumu konusunda ise belki bir uç örnek olarak görülebilecek Mustafa Öztürk’ü anmak gerek. Görüşlerine ya da görüşlerini ifade etmedeki üslûbuna dair bir yorum yapmadan şunu belirtmek isterim ki, İlahiyat alanı belki de en çok yorum yapmayı, fikir üretmeyi ve düşünsel ameliyeyi zorunlu kılan alandır, sanıldığının aksine. İtikat alanının oldukça sınırlı ve dar ancak içtihat ve tefekkürün ise alabildiğine geniş olduğu bir sahada çalışan akademisyenlerin orta çağ kilise baskısı ya da engizisyon vari tutum ve yaklaşımlarla kuşatılması, sahanın bizatihi niteliğine aykırıdır. Ancak dediğim gibi ister siyasi ister dinsel sebeplerle olsun düşünce ve bilim özgürlüğünü kısıtlamak akademyayı kansız ve cansız kılmaktır ki bu durum ne inanç sahiplerinin ne de insanlığın yararınadır.

Thomas Bauer’in ‘Müphemlik Kültürü ve İslam’ adlı çalışması, monolitik olana karşı farklı bir İslam tarihi okuması öneriyor. Sizce, Bauer’in vurguladığı hâliyle müphemlik, İslam’ın farklı yorum ve okumalarına, çok anlamlılığa alan açabilecek bir paradigma meydana getirebilir mi? Müphemliğin işaret ettiği çoğulculuğa İslamiyet’in kendi içinden bir arka plan üretebilmek mümkün müdür?

Hiç şüphe yok ki Bauer’in bu kitabı oldukça kıymetli. Gereken ilgiyi gördüğünü de kısa zamanda birkaç baskı yapması ve kitap etrafında yürütülen müzakereler göstermekte; ki bu durum, ilmî araştırma ve düşünce dünyamız için oldukça ümit verici. Ancak, Bauer gibi çağdaş başka İslam araştırmacılarına da yöneltilen, İslam tarihini başlangıçtaki sınırlı bir çoğulcu toplum anlayışından uzaklaşarak bütün bir İslam coğrafyasını, etkileri hâlâ süregelen otoriter bir yapı, tercih ve uygulamalarına mahkûm kılan anlayışları görmezden gelen, çoğulculuk imkânı varken onu ortadan kaldıran siyasal yapı ve kabulleri ihmal ederek tek yönlü resmetme yönündeki eleştiriler de oldukça kıymetli.

Ancak bir çalışmanın her yönü içerme iddiasının mümkün olmayacağı açıktır. Bu husus dikkate alınarak Bauer’in kültürel çoğulculuk vurgusu merkezli bir sınırlılıkla ortaya koyduğu çalışma, dediğim gibi oldukça kıymetli ve en azından bu sahalarda yeniden düşünme ve müzakere fırsatını yaratması açısından da minnet duyulasıdır.

Yani esasta bir ‘dokunulmaz kilise’ ve sorgusuz bir ‘din adamları’ sınıfının, bütün müesseseleşme çabalarına rağmen bir türlü gerçekleşememiş olması, insana/inananlara oldukça geniş bir hareket imkânı sunmaktadır. Bu sebepledir ki bugün için ne DİB’in Müslümanlar üzerinde mutlak otoritesinden ne de herhangi bir âlimin sorgusuz bir otoritesinden bahsedebiliriz.

Bauer’in “müphemlik kültürü” veya daha ileri bir duygu ifadesi olarak dile getirdiği “müphemlik hoşgörüsü” tespit ve anlatısına gelirsek; öncelikle din olarak İslam ile tarihte Müslüman toplumların İslam’ı yaşama biçimlerinin İslamiyet olarak isimlendirilmesinden hareket etmek, müphemlik kültürü bağlamında bize bir açılım sağlayabilir diye düşünüyorum. Çoklu bir İslam anlatısından ziyade yaşanmış ve yaşanmakta olan İslamiyetlerden söz etmek mümkün. Zira İslam, din olarak sabit bir öze sahip olup vahyedildiği çağ ve coğrafyada tevhid, ahiret ve nübüvvet bilinciyle toplumda büyük bir inkılâbı gerçekleştirmiş ilâhî dinin adıdır. Bu dine inananların ortaya koyduğu tarihî tecrübe ve örneklikler, o sabite etrafında gelişen doğru yanlış veya doğrusu yanlışıyla insanî süreçler ise İslamiyetler olarak farklılıkları hatta zıtlıkları muhtevidir.

Günümüz düşünce dünyasında sabit bir özden söz etmek her ne kadar başlı başına bir sorun olarak görülse de kendi adıma dinin bu sabitesinin insan ve Tanrı münasebetini anlamlandırmada kıymetli bir başlangıç olduğu inancındayım. İşte tam bu noktada bir sabite etrafında gelişen yeryüzü macerasının her aşama ve formunun, insan merkezli ve insanın özgürlüğü, dolayısıyla sorumluluğu ile gelişen çoklu, farklı ve çeşitlilik esaslı olduğunu söyleyebilirim. Bu bağlamda farklı İslamlardan değil farklı İslamiyetlerden söz etmek, hatta bireyler düzeyinde farklı alımlama ve yaşama pratiklerinden söz etmek mümkün. Zira İslam’ın kiliseleşerek, din adamlarıyla temsil edilme gibi bir formu söz konusu değildir. Yani esasta bir ‘dokunulmaz kilise’ ve sorgusuz bir ‘din adamları’ sınıfının, bütün müesseseleşme çaba ve oluşumlarına rağmen bir türlü gerçekleşememiş olması, insana/inananlara oldukça geniş bir hareket imkânı sunmaktadır. Bu sebepledir ki bugün için ne DİB’in Müslümanlar üzerinde mutlak otoritesinden ne de herhangi bir âlimin sorgusuz bir otoritesinden bahsedebiliriz.

Mücessem Otorite Olmadığı için Bugün Farklı İslamiyetlerden Söz Edebiliyoruz

Böyle bir mücessem otoriteden söz edemediğimiz içindir ki farklı İslamiyetlerin, yaşam pratiklerinin ve fiil/amel dünyasının varlığından ve gelişiminden söz edebiliyoruz aslında. Belki Bauer gibi Batılı İslam araştırmacılarını şaşırtan ya da Müslüman bireyin hayatında ‘seküler’ bir alanın varlığından ya da genel olarak ‘sekülerliğe’ bir imkân bulunduğundan söz edenlerin farkına varamadığı ya da görmezden geldiği yer de tam bu nokta olabilir.

Öte yandan tarihen gelişip yerleşmiş, bugün için Müslüman dünyayı içinden nerdeyse çıkılması çok zor bir çatışmanın pençesinde kıvrandıran mezhepler ve mezhepçilikle bu söylediklerimi bağdaştırma sorunundan söz edebilirsiniz. İster itikadî ister amelî olsun mezhepler, aslen dinin insan merkezli olarak çeşitlenip biçimlenmesinin önemli düşünsel ve belki de ‘kurumsal’ yapılarıdır. Her ne kadar bunların tek tipleştirici, bütünleyici ve dolayısıyla da farklıdan ayrıştırıcı bir etkisinden söz edilebilirse de bu çeşitliliğin İslam bünyesinin bütünü içinde var sayılması da bir çoğulculuk örneğidir.

Neticede inananlara tanınan genişlik ve çoğulculuk, haramların belirli ve sınırlılığı karşısında alabildiğine geniş bir mübah/müphem alanla karşılık bulur. Her ne kadar din algımızda ve öğretimimizde tersine dair çok büyük bir veri yumağı ve yanlış uygulamalar olsa da esasta az önce sözünü ettiğim ‘sabit öz’ ve ‘mübah/müphem ya da serbest olunan alan’ meselesini müzakere ederken Allah’ın insana olan güvenini çok değerli buluyorum. Bu doğrultuda insan, vahyin karşılıklı bir inşa ile Kuran’da ifadesini bulan Peygamberî örnekliğinden de istifade ile kendi zamanının insanı olarak bizatihi örnekliğini geliştirmek durumunda. Bu örneklik, şüphesiz bir sabitenin zemininden neş’et eden çoklu bir karakteri de taşımakta. Belki Mevlânavari bir duruşla ifade edecek olursak; inanan insan bir ayağı sabiteler zemininde iken bütün bir evrenin seyrinde yeryüzünün halifesi kılınmanın sorumluluğu ile davranarak, her dili, her ırkı, her varoluş biçimini Allah’ın yaratışının işareti olarak okuma ve dolayısıyla da kendi varoluşunu gerçekleştirme tecrübesini de bu terbiye ile biçimlendirme ile yüklü.

Bilhassa bütün bir toplumu ve içinde yaşanan coğrafyayı doğrudan ilgilendiren ve etkileyen bir alan olarak siyasal sistem ve yaklaşımlar sadedinde bu alanın, tarihî tecrübe ve kabullerin aksine nasıl da bizzat Allah tarafından insana tevdi edildiğini de görmek durumundayız. İslam’da doğrudan tayin edilmiş bir siyasal biçimin olmaması bunun çok açık bir delilidir. Bilakis özgürlük, adalet, sorumluluk, liyakat ve istişare ile iyiliği işleme ve inşa çabasıyla geliştirilen her siyasal sistem insanî, insanî olduğu kadar da İslamî olacaktır. Yeryüzünün ister aynı ister farklı coğrafyalarında çeşitli geleneklerle yoğrulan insan toplulukları için esas ilkeleri içerir değişik modellerin geliştirilmesi, dinin yaşanabilirlik imkânını da intaç edecektir.

Yaşanan İslamiyetler ya da modern zamanların dayattığı ulus devletler modelinin aksine, Hz. Peygamber’in (s.a.v.), bir delikanlı iken dâhil olmaktan onur duyduğu Hilfu’l-fudul’e (faziletliler anlaşması) katılımı, süregelen kardeş kavgasının ürettiği şiddet ve savaştan kurtulmada kimliği ve kişiliği ile birleştirici rolü ve daha sonra da tüm farklı inanç gruplarını ve ırkları buluşturan Medine Sözleşmesi’nde hakemliği üstlenmesi nasıl barışçıl ve çoğulcu bir toplum ve siyaset arayışında olduğunu gösteren örnekliklerdir. Buradaki örneklikler ifadesi de bizatihi bir çoğulluğu içeren, birebir taklit değil yine ve yeniden modellenebilirlik anlamını içkindir.

Kısacası ister itikadî ister amelî fıkıh isterse de siyasal olsun, bireysel ve toplumsal alanlarda inanan insan, kendisini sınırlı sabite ve belirlenimin çevresinde alabildiğine geniş bir mübahlık, müphemlik sahasında gerçekleştirme ve bunu da tek tipçi ve tek hakikatçi bir anlayıştan uzak çoğulculukla yapabilme özgürlüğü ve sorumluluğundadır, diye düşünmekteyim. Bu sorumluluk onu, yalnızca dünyevî/seküler bir tutumla davranmaktan alıkoyan ve her yapıp etmesinin âhireti de inşa eden boyutunu dikkate alan bir inceliğe ulaştıracak olan şeydir.

 

Kaynak: Farklı Bakış




HABERLER