Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


‘Eski Erdoğan’a haksızlık

İbrahim Kiras, “Eski AK Parti” ve “Yeni AK Parti” adlandırmaları üzerinden hemen herkesi kucaklayan bir partiden giderek otoriterleşen bir başka parti durumuna vurgu yapıyor.

Son dönem yazılarımda sıkça kullandığım “Eski AK Parti” ve “Yeni AK Parti” adlandırmalarını beğenenler ve beğenerek kullananlar olduğu gibi böyle bir ayrımın manasız olduğunu düşünenler de yok değil.

Ben bu ayrımı bir hakkın teslimi olarak görüyorum. Zira yöneliş olarak birbirine yüz seksen derecede zıt hedefleri olan iki ayrı hareketin “sırf adları aynı diye” aynı sayılmaları mantıklı değil. İkisinin de yanlışlarını ve doğrularını ayrı ayrı değerlendirmek lazım.

Örneğin, “Eski AK Parti”nin hazırladığı İstanbul Sözleşmesi hakkında “Yeni AK Parti”nin olumsuz tutumu neden şaşırtmıyor hiç kimseyi? Çünkü hem onu hem de bunu aynı kadronun yapmış olduğunu düşünen yok. Aralarında fark olmadığını düşünen de yok. Yani “Eski AK Parti” ile yenisinin aynı olduğunu düşünen yok aslında.

Yalnızca Erdoğan figürü var her ikisinde de ortak olan. Ama ilkinde ‘hiç kimseyi ötekileştirmeyeceğiz’ diye konuşan, ikincisinde ise ‘çatlasanız da patlasanız da...’ diyen, aslında iki ayrı Erdoğan belki...

“Eski AK Parti” bulunmaz Hint kumaşı mıydı? Hayır, o dönemde de her şey güllük gülistanlık değildi. O zaman da yanlış yapılan işler vardı. Bazıları siyaset acemiliğinden, bazıları ideolojik saplantılardan ve bazıları kişisel çıkar arayışlarından kaynaklanan...

Ama elden geldiğince bu yanlışlara itiraz eden, dili yettiğince bunları eleştirenler de vardı -parti içinde fazla olmasa da- ortak “mahalle”de. Üstelik partili olmayan “mahalle sakinleri” olarak biz bu tür dostane eleştiriler yüzünden “mahalle adına” hain ilan edilmiyorduk. İki dönem arasındaki farkın bir boyutu da bu.

İkincisi, yanlışlar hem de bazı vahim yanlışlar yapılıyordu ama kişisel çıkar parti çıkarına, parti çıkarı milli çıkara karışmıyordu bugünkü gibi. (Ya da “bugünkü kadar”...) Çünkü parti ne olursa olsun tek kişinin ve dar bir çevrenin kontrolünde değildi. Devlet yönetiminde de henüz kurumlar işlevsiz kalmadığı için ekonomide fanteziler denemek, dış politikayı veya milli çıkarları iç politikaya karıştırıp tüketmek kolay değildi.

***

Bunların hepsi yavaş yavaş ve sırayla oldu. “Neyin geldiğini” de çok kişi göremedi. Görenler de gözlerine inanmadı, inanmak istemedi.

“Buraya geliş” başlıca iki dış faktör sayesinde gerçekleşti. İlki eski rejim elitlerinin kapatma davası, muhtıra, 312 rezilliği ve cumhuriyet mitingleri organizasyonlarında ortaya çıkan antidemokratik hazımsızlığın etkileri... Bu “dış tehdit”ler hem seçmen tabanını iktidarın yanlışlarını tolere etmeye zorladı hem de iktidar partisinin nispî demokratik yapısını giderek mutlak otokratik hale getirdi.

Birinci dış tehdit bertaraf edildikten sonra ise ikincisi geldi: FETÖ tehdidi iktidarın her şeye rağmen desteklenmesini zorunlu kılmıştı kendi muhitinde. Bu süreçte başkanlık rejimine geçiş de mümkün oldu. Partiyi tamamen dikensiz gül bahçesi haline getirmek de. Çanakkale’ye boğaz köprüsü yapmak, Kanal İstanbul diye bir fantaziyi hayata geçirmeyi önermek için de cesaret bulunabildi.

Çünkü başkanlık rejimine geçiş de dahil olmak üzere o günlerde yapılan her şey FETÖ’ye karşı mücadelenin gereği olarak gösteriliyordu. İtiraz eden olursa da “Vay, sen FETÖ’cü müsün” denilerek susturuluyordu. Ardından, bütün muhalefet unsurlarının doğal olarak “iktidar cephesinde yer almama ortak paydasında” buluşmaları itibarıyla “HDP ile işbirliği mi yapıyorsun, PKK’yı mı destekliyorsun” suçlamaları sökün etti. Üst akıl, dış güçler, faiz lobisi vs. vs. irtibatlandırmaları da eksik bırakılmadı…

“Mahalle”nin içinden filizlenen muhalefeti “Ümmeti bölüyorsunuz” ithamıyla etkisizleştirmeye çalışan; karşıtlarını ise suçlayarak, dışlayarak, korkutarak ve böylelikle toplumu kutuplaştırarak siyasi bekasını temin etmenin yolunu arayan bir iktidar var karşımızda epeyce zamandır. Vaktiyle her fırsatta toplumsal mutabakattan, herkesi kucaklamaktan, sivil demokrasiden, hukukun üstünlüğünden vs. dem vuran o “Eski AK Parti” yok artık ortada.

***

Gelgelelim, şimdilerde bugünkü iktidarın karşısında yer almış bulunan “Eski AK Parti”liler, kendilerine sıkça yöneltilen “Mevcut durumun sorumlularından biri de sizsiniz, çünkü bunca zaman boyunca o partide yer aldınız” suçlamasına cevaben, “Kararların ortaklaşa alındığı ve genel başkanın eşitler arasında birinci durumda olduğu AK Parti’nin ilk dönemleri başka bir süreç; Gezi Parkı olaylarından itibaren yavaş yavaş oluşan tek adam yönetimi ve 2017’de resmiyet kazanan partili cumhurbaşkanlığı düzeni bambaşka bir süreç…” dediklerinde çoğu kimseyi ikna edemiyorlar.

Bunun sebebi biraz bu kişilerin bir bölümünün anılan dönemde itirazlarını yüksek sesle dile getirdiklerinin işitilmemiş olması, yani tepki göstermekte gecikmeleri; biraz da bizim toplumumuzun algılamasında siyasetçilerin parti kimliğinden bağımsız kişisel kimliklerinin olmayışı. Partilerin “marka değeri”nin bir bütün oluşu, tabiri caizse… Başka bir ifadeyle, “Bir kere AK Partili olan daima AK Partili kalır” diye bir kuralın işletilmesi…

Ne var ki bu yaklaşım sağlıklı, adaletli, çözüm üreten ve bu bakımdan şikayetçi olduğumuz siyaset modeline alternatif oluşturabilecek bir yaklaşım değil. Geçmişi bugün üzerinden yargılamak veya o zamanın yanlışlarıyla bugünün yanlışlarını aynı kefeye koymak adil bir tutum olmaz.

Bu bakımdan, “Yeni AK Parti”nin girmiş bulunduğu yol için “Eski AK Parti”yi suçlamak -eskisine karşı eleştirel ve duygusal mesafenizi mahfuz tutsanız bile- haksızlık olur. Hatta belki o günün Erdoğan’ına da haksızlık olur bugünkü Erdoğan’ın yaptıklarından sorumlu tutulması...

 




Anahtar Kelimeler: Erdoğan’ haksızlık