Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Din istismarına karşı etik duruş

Dindarıyla, seküleriyle adaleti sağlamaya dönük topyekûn bir mücadele ve hukuk devrimi gerçekleştiremezsek gelecek nesillere aktaracağımız tek sorun, din istismarı olmayabilir.

İslam Özkan yazdı;

Dinin şeklî yönlerine, yani fıkha odaklanıp işin özünü ıskalamak, Emevilerden Abbasilere, Memlüklülerden Osmanlı İmparatorluğu’na 1400 yıllık İslam tarih kitaplarına bir şekilde girmiş devletlerin ve siyasi yapıların ana karakteristiğidir. Hatta hukuk anlamına gelen fıkıh bile zaman zaman imparatorlukların oyuncağı olmuştur. Tasavvufun çıkış nedeni de fukahanın halka yabancılaşması da siyasi tarihe damgasını vurmuş devletlerin gerileme ve çöküşleri de sofuluğun yanı sıra gösterişe dayalı, şekilci ve koyu dindarlığın meydana getirmiş olduğu tahribatın sonucudur. Elbette bir siyasal sistemin ya da koca bir imparatorluğun çöküş ya da gerilemesi yalnızca aşırı sofuluğa indirgenecek kadar basit olmayıp ilaveten başka sosyal, ekonomik ve siyasi birtakım dinamikleri gerektirse de bütün bunlara her halükârda giderek daha koyulaşan bir dindarlaşma eşlik eder, etmiştir.

Örneğin yükseliş döneminde Osmanlı Devleti’nin daha seküler olduğunu, Fatih ve Süleyman kanunnamelerinin büyük ölçüde şer’i hukuka ilaveten örfi hukukun, yani padişahın ulemanın ve fukahanın imal ettiği fıkhi kaidelerin dışında, tamamen kendine tahsis edilen bir alan çerçevesinde özel bir hukuk imal ettiği bilinen bir olgudur. Örfî hukukun en yoğun şekilde kodifiye edildiği dönemler ise ilginç bir şekilde yükseliş dönemi özelliğiyken, gerileme ve çöküş dönemlerinde bir taraftan dinden uzaklaşmadan şikâyet eden ve çöküş nedenini buna bağlayan nasihat geleneğine mensup bilim adamları göze çarpar; diğer taraftan da halkın ve ulemanın şeriat talepleri daha da artar. Padişahın bu talepleri göz ardı etmesi elbette düşünülemezdi ve toplum/ulema baskısı büyük ölçüde meyvesini vermiş ve “şer-i şerif”in toplumsal hayatta daha baskın hale gelmesi bir şekilde sağlanmıştır.

Ancak burada bir şerh düşmeli. Her ne kadar dindarlık ve onun şeklî boyutuna vurgu, çöküş dönemi alameti olsa da aynı zamanda dinin fakir ve ezilen kitlelerin zengin ve güçlülere karşı sığındığı bir liman, direniş motivasyonu sağlayan bir inanç sistemi olduğunu görüyoruz. İsyanların çoğunda halkın şeriat talebi, bunun arka planında ne olursa olsun aslında hukuk ve eşitlik talebidir. Bu sosyal ve ekonomik talepler İslam dünyasında geçmişte ve günümüzde hep “şer-i şerif”in meşruiyet sağladığı bir çerçeve içerisinde gerçekleşmiş ve Padişaha karşı bu bir koz olarak kullanılmıştır. Ya da Osmanlı’daki diğer isyanlarda ortodoksinin karşısına heterodoksi ya da heretik bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. Kısacası dine karşı yine din ya da başka bir inançla çıkıldığını görüyoruz. Burada Ali Şeriati’nin Dine Karşı Din kavramını tekrar hatırlatmakta fayda var.

Dolayısıyla tarihte bir taraftan mevcut konumunu güçlendirmek ve iktidarını tahkim için dini kullananlara karşı her zaman, dinin özüne daha sadık, ahlaki ilke ve kriterleri şekli birtakım kurallardan çok daha fazla özümseyen kitle olagelmiştir. Bu kesimler dini, egemen değerlerin taşeronluğuna kılıf yapma gayretinden ve dinin bu istismarından rahatsız olmuşlar, samimi olmayanların dini araçsallaştırma tutumuna karşı ahlak önemli bir kaygı olarak hep ön plana çıkarmışlardır. O nedenle bütün din yorumlarını ve dindarlık biçimlerini aynı kefeye koyamıyoruz. Burada asıl sorulması gereken “kimin dini, ezilenlerin mi yoksa ezenlerin mi?” sorusudur.

Kısacası din ne iktidarların tekeline bırakılabilecek ne de tamamen toplumsal hayattan dışlanacak bir olgu. Dini ve inancı bütünüyle sıfırlamak isteyen birileri modern dönemde her zaman olageldi ancak hepsi de dinin toplumsal gücü karşısında geri çekilmek ve en azından onun toplumsal gücünü kabul etmek zorunda kaldılar. Burada dine ayar vermek, dinin toplumsal yapının ne tarafında duracağına karar vermek bizim haddimize olmamalı. Hayatın akışına müdahale edemeyiz, dinin yeniden kendi doğal konumuna dönmesi için mücadele vermeliyiz. Tarihte mühendislik ve toplumu dizayn çalışmalarının hiçbiri sonuç vermedi, aynı şey toplumu kendi dini yorumuna sığdırmak, toplumu kendi dini anlayışı yönünden yeniden yapılandırmak için uğraş veren ham softa kaba yobaz için de geçerlidir. Ancak din istismarına bir gem vurulabilir. Nitekim mevcut iktidarın Ayasofya’nın açılışından adli yıl açılışında dua ettirmesine, eğitimde yaptığı düzenlemelerden “ona dokunmak bile ibadettir” gibi parti liderine yapılan abartılı övgülere kadar hepsi, dinin açık istismarıdır ve bu şekilde muamele görmesi gerekir.

Devamı >>>




Anahtar Kelimeler: istismarına karşı duruş