Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Çok Yakın Tarih… 27 Nisan e-Muhtırası… 27 Nisan 2007’de Darbeye Teşebbüs…

Sürecin başlangıcını biraz daha geriye, 17 Mayıs 2006´da, Türkiye´de kaos oluşturmak üzere Danıştay´a yapılan saldırıya kadar götürmek de mümkündü.

Bir gazetenin Ankara temsilcisi, o günün akşamında(27 Nisan 2007 Cuma) makam aracıyla Genelkurmay Karargâhı´nın önünden geçme ihtiyacı hissetmişti. Karargâhta ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Onun öncesinde savunma muhabirini görevlendirmiş ancak bir netice elde edememişti. Kendisi de emekli asker olan Ankara temsilcisini tedirgin eden, haber kaynağından gelen ‘Genelkurmay´da ki çalışmaların bitmediği, komuta katındaki ışıkların yandığı ve bir çalışmanın olduğu’ bilgisiydi. Muvazzaf devre arkadaşları da bu bilgiyi teyit ediyordu: Komutanın karargâhta olduğunu ve çalıştığını belirttiler. Kaynakları, komutanın bir bildiri yayımlayacağını da ifade ediyorlardı.

Türkiye Gazetesi Ankara Temsilcisi Nuri Elibol, o gece kuvvetle muhtemel Karargâh kaynaklı bir hareketlenmenin olacağını düşünüyordu. 27 Nisan e-bildirisi, o akşam, gece yarısına az bir süre kala böyle çıkmıştı ortaya. Dönemin Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan´ın haberdar olur olmaz bildiriye ilk tepkisi ise, yakın çevresinden öğrendiğimize göre, ‘Gerekirse tankların üzerine çıkarım.’ şeklinde olmuştu.

O günlere nasıl gelinmişti? Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu; Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Ahmet Necdet Sezer´in cumhurbaşkanı seçilmesi sırasında hiç aranmayan bir hukuk´ icat etmiş, Meclis´te 367 milletvekilinin bulunmasının şart olduğunu ortaya atmıştı. Kanadoğlu´nun 28 Aralık 2006´da heybesinden çıkardığı fikrin amacı, 16 Mayıs 2007 tarihinde görev süresi dolacak Cumhurbaşkanı Sezer´in yerine Köşk´e çıkacak yeni ismin ‘karşı taraftan biri´ olmasını engellemekti.

Kanadoğlu´nun icadı, barikatlardan sadece biriydi. Sürecin başlangıcını biraz daha geriye, 17 Mayıs 2006´da, Türkiye´de kaos oluşturmak üzere Danıştay´a yapılan saldırıya kadar götürmek de mümkündü. Ondan bir iki hafta daha geriye, mayıs ayı başına geri döndüğümüzde, 2007 yılı dâhil, yaşanacakların ipucu apaçık ortadaydı neredeyse. Orada ne mi olmuştu? İlhan Selçuk, 2006 yılının mayıs ayı başında, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer´le bir görüşme yapmış ve 8 Mayıs 2006 tarihli imzasız başyazısını o görüşmeye ayırmıştı.

Köşede, dikkatli gözler tarafından kayıt altına alındığında, Türkiye´nin geleceğine dair çok net ipuçları vardı. Selçuk, aynen şunları yazmıştı: ?2007´ye doğru Türkiye Cumhuriyeti büyük bir sınav yaşayacak ve gerilimden geçecek gibi görünüyor. Ancak, Ertuğrul Özkök, Selçuk´un yazısının yeterince dikkat çekmediğini düşünmüş olacak ki, bir gün sonra yazıyı Hürriyet´teki gündemine taşıyacaktı: ‘Cumhurbaşkanı Sezer, Erdoğan veya Arınç´ın Çankaya´ya çıkmasının önünü kesecek bazı girişimlerde mi bulunacak?’  Cumhurbaşkanı Sezer ile İlhan Selçuk´un baş başa görüşmesinde nelerin konuşulduğunu doğrusu çok merak ediliyordu, doğru.(1-http://harbi-harbiye.blogspot.com.tr/2013/04/27-Nisan-demokrasinin-direkten-dondugu.html)

Bildiri

27 Nisan gece yarısına az bir zaman kala resmi internet sitesi üzerinden yapılan açıklamada adaylık süreci ile 23 Nisan öncesi yurdun birçok yöresinde laiklik karşıtı ve din bezirganlığı olarak nitelendirdikleri olayların gelişiminin vahim derecede olduğu ve bunun rejime meydan okuma olarak değerlendirilmesi gerektiği yer almış, bununla birlikte TSK´nın yasalar ile kendine düşen görev ve yetkileri kullanmaktan çekinmeyecekleri de dile getirilerek dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt 2009 yılında katıldığı bir TV programında bu internet açıklamasının kendisi tarafından yazıldığını  fakat bunun bir muhtıra olmadığını söylemiştir.

 

Bildiri Süreci

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer´in görev süresinin Mayıs ayında dolacak olması sebebi ile başlayan Cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili olarak özellikle ana muhalefet Partisi CHP´nin Türkiye´nin tepedeki üç makamın da Milli Görüşçü olmaması ve Cumhurbaşkanı´nın tüm partilerin uzlaşısı ile seçilmesi gerektiği düşüncesine birçok sivil toplum kuruluşu  ve (Cumhurbaşkanı´nın TSK´nın başkomutanı sıfatı taşıdığı gerekçesi ile) müdahil olması, bu görüşlere AK Parti ve diğer sivil toplum kuruluşları tarafından itibar edilmemesi, ülkede gerginliği tırmandırmıştır. (2-Erol Manisalı, Hakimiyet-i Milliye Çevrimiçi 29 Nisan 2007)

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt 12 Nisan´da Cumhurbaşkanı´nın Türk Silahlı Kuvvetleri´nin Başkomutanı olması sıfatı ile bu seçimlerin kendilerini de yakından ilgilendirdiğini belirtmiş ve seçilecek Cumhurbaşkanı´nın cumhuriyetin temel ilke ve kuralları ile Atatürkçülüğün gereklerine özde bağlı olması gerektiğini beyan etmesine ve birçok sivil toplum kuruluşu tarafından organize edilen 14 Nisan Cumhuriyet Mitingi´nin netice vermemesi sonucu süreç doğal olarak başlamıştır.

AK Parti Merkez Yönetim Kurulu Erdoğan´a seçimle ilgili tam yetki vermişti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı adayını belirlemek üzere AK Parti içerisinde ağırlığı olan ve Milli Görüşçü olarak anılan TBMM Başkanı Bülent Arınç ile yaptığı görüşmeler sonucunda, sunduğu birkaç isimden hiçbirinin istenmemesi ve Arınç´ın ya kendisinin ya da Abdullah Gül´ün olmasını istemesi sonucu ´Bülent Arınç rolünü ilan ´Abdullah Gül-Bülent Arınç görüşmesi AK Parti´yi rahatlattı´ (3-30 Nisan 2007 Hürriyet Gazetesi)

Etkileri

Hükümet bildiriyi üzerine almış ve hükümet sözcüsü Cemil Çiçek ertesi gün bir basın açıklaması yaparak hükümetin de laiklikten yana olduğunu bildirmiştir. Hükümet alışılmadık bir şekilde, daha önceki askeri müdahalelerin ardından hükümetlerin takındığı tavırların aksine muhtırayı sert bir tepkiyle karşıladı. Cemil Çiçek konuşmasında Genelkurmay Başkanı´nın resmi olarak Başbakan´a bağlı olduğunu, görevleri itibarıyla Başbakan´a karşı sorumlu olduğunu belirtti. (4-http://www.msnbc-ntv.com.tr/news/406662.asp)

Eski Cumhurbaşkanı ve 12 Eylül darbesini yapan Kenan Evren ordunun gerek gördüğü için böyle bir açıklama yapmış olduğunu ve bunun görevi olduğunu belirtmişti.

Mecliste temsil edilen CHP, ANAP, DYP, HYP, SHP ile TBMM´de sandalyesi olmayan DSP, MHP, İP liderleri erken seçim kararı alınarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yeni Meclis tarafından yapılması gerektiğini basın açıklamaları ile belirtmişlerdir. Ancak hükümet böyle bir yolu tercih etmediklerini ve seçim sürecinin devam edeceğini açıklamışlardır. Abdullah Gül ise adaylıktan çekilmeyeceğini açıklamıştır.

TBMM´de 27 Nisan 2007 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi 1. turunda toplantı yeter sayısı olan 367 sayısına ulaşılamadığı gerekçesiyle CHP tarafından Anayasa Mahkemesi´ne yapılan itiraz başvurusu 1 Mayıs 2007 tarihinde haklı bulunarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 1.Turu iptal edilmiştir. Bu gelişmeler üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 24 Haziran ya da 1 Temmuz tarihinde erken seçime gidileceği açıklaması yaptı. (5-http://www.sandik.org/index.php?haberid=12902&parti=)

Ayrıca, 1973 ve 1980´de olduğu gibi askerlerin Cumhurbaşkanlığı sürecine artık müdahil olmalarını engellemek için, Anavatan Partisi´nin teklifi TBMM tarafından kabul edilerek Anayasa değişikliği yapıldı ve bundan sonra Cumhurbaşkanlarının 5 senede bir doğrudan halk (cumhur) tarafından seçilmesi kabul edildi. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve CHP itiraz ettikleri için bu değişiklik referandum ile halkoyuna sunuldu ve %68 oy oranı ile kabul edilerek kesinleşti.

On Yedi yıl sonrasından 27 Nisan 2007´ye bakmak?

Laik oligarşik sistem karşısında Müslüman kitleyi siyaset sahnesinde temsiliyeti üzerine aldığı görünen Refah Partisi´nin doksanlarda elde etiği görece başarılar laik sitemi ve yandaşlarını ürkütmüştü. Birde bunun yanında, o da salt batıcı kulvarda bulunmasına rağmen, yapıp ettikleriyle mevcut Kemalist sistemi korkuttuğu görülen Özal´a karşı yapılan sistemli saldırlar sonucunda doksanlı yılların örtülü darbe yılları olduğu konusunda hiçbir şek ve şüphe bulunmamaktaydı?

Özal´ın ölümü/öldür(t)ülmesi sonrasında vuku bulan 28 şubat darbesinde, anlaşılan balans ayarı iyi yapılmamış olacak ki, 2002 sonrasında iktidarı alan ve bir daha iktidar elinden alınamayacak olan´ AK Parti başarı elde ediyordu. Bundan dolayı iktidar karşısında ‘devleti´ temsil eden kurumsal güçlerle onların yarenlerinin hazırlanmaya çalıştıkları karşı çıkışlara olası bir ivme kazandırma adına askeri bir muhtıranın, ?dışarıda bulunmalarına rağmen´ ‘iktidar elitleri’ tarafından mevcut iktidara veriliyordu.

Özal sonrasında, liberal çerçeveli özgürlükçü ortam ve buna bağlı uygulamaların, Batıcı olmalarına rağmen, Batının, dönemi açısından ? artık´´ farklılaştığını görmeyen, görmek istemeyen laik cephe, elbirliği etmişçesine, Özal´ın ölümü sonrasında, dönemi örtülü darbe olarak tesmiye ediyordu? AK Parti ile birlikte, kendini merkezden alıkonulmuş olarak görmeleri sonucunda, oligarşik kurumlarla birlikte, mevcut iktidarın her tür icraatını vetolarla engellemeye çalışan sabık Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer´in uğraşılarına ek olarak, Cumhuriyet Başsavcılığı´nın AK parti´ye yönelik açmış olduğu ?kapatma davası da 27 e-muhtırasından güç alarak ortaya konuyordu.

Dönemin Genelkurmay Başkanı sıfatıyla Yaşar Büyükanıt´ın, iktidara yönelik ileri sürdüğü gerekçelerden bel aldığı görülen Başsavcılığın, dördüncü kuvvet ‘laik´ medya organlarından AK Parti aleyhine, çoğu da yalan, yanlış ve düpedüz iftiraya dayanan manşet haberlerini, kapatma konusunda delil olarak değerlendirmesi, komik, komik olduğu kadar da salt iftiraya dayanmaktaydı.

Bu e-muhtıradan bir yıl sonra AK Parti’nin ‘külliyen’ kapatılması için, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından kapatma davası açılmış, ondan sonra birçok iç ve dış güçlerin mel’anet kokan birliktelikleri sonucu, Gezi hadisesi patlak vermiş ve Güneydoğu’da da bazı bölgesel güçlerle uluslar arası güçlerin taşeron olarak kullandığı PKK’ye ‘sözde’ özerklik örtüsüyle hendek savaşları başlatılmış, bu da yetmemiş, din istismarcısı FETÖ tarafından 15 Temmuz 2016 Cuma günü, onların eliyle bir darbe girişimi başlatılmıştı. Ama başarılı olamamışlardı.

Belki de bu türden olaylardan dolayı, hatta 12 Eylül referandumundan buyana, AK Partinin giderek millileşmesi ve otoriterleşmesi de bu meyanda okunmalıydı. Tabii ki, bu durumu normal karşılamıyoruz, ama merhum Necib Fazıl’ın ifadesiyle ‘düşman’ için söylediği; Sen, benim ifade ve hızımsın, gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın’ esprisine uygunluk oranında, ister istemez karşılıklı bir cepheleşme oluşmuştu. Ki bu cepheleşmeyi aşmak kolaydı, ama genetiğinde ve kanında darbecilik olanları ne yapacaktık?

 


Haber Kaynak : Haber Duruş Haber Merkezi


HABERLER