YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Büyüyen davalar, küçülen insanlar...

Yıldıray Oğur'un yazısı;

 

Büyük bir rahatlık içinde televizyonda komşularını listelediğini, ailece 50 kişiyi götürebileceklerini anlatan orta yaşlı başörtülü kadını, ‘kadınlarınızı, çocuklarınızı bizden nasıl koruyacaksınız’ diye hayali darbecileri tehdit eden sosyal medya fenomenini, darbe olursa muhalif kadın siyasetçileri, gazetecileri nasıl aralarında paylaşacaklarını edepsiz şakalarla birbirilerine anlatanları düşündükçe insanın kafasında bu soru dolaşıp duruyor. 

Peki bu insanlar nasıl bu hale geldi? 

Evet bazıları kendisini göstermek istiyor, şahsi beklentilerle en öne atlıyor.

Ama bu malzemeyi tüketen, iştahla yeniden üreten daha büyük bir kitle var. 

Bir parti, ideoloji, din hakkında varılan totolojiler, kötülük, lümpenlik, cahillik üzerine yapılan analizler onların motivasyonunu açıklamıyor.

Sıradan insanları siyasi hasımlarına karşı kendi günlük hayatlarındaki temel ahlaki, dini, kültürel değerleri ayakları altına alma pahasına bu kadar acımasız, kıyıcı yapan motivasyon ne? 

Nasıl oluyor da hesap adı “Hak Dava” olan biri CHP’li kadın siyasetçi için Türk sinemasının tecavüz sahneleriyle ünlenmiş karakterlerinin fotoğrafını paylaşabiliyor?

Bu soruların daha evrensel cevapları olmalı.

Bir miktar geriye gitmemiz lazım. 

Eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi insanlığın büyük ideallerinin bayraklaştığı Fransız Devrimi’ni takip eden yıllara. 

Devrimci heyecanın zirveye çıktığı 1793 yılında Lyon’dan şöyle bir ses yükselmekteydi:  

“Halkın temsilcileri üstlendikleri misyonu yerine getirirken duygusal davranmayacaklardır. Halk intikamın topunu onların eline teslim etti ve onlar da özgürlüğün tüm düşmanlarını yok edinceye kadar vazgeçmeyeceklerdir. Yıkıntılar üzerinden ulusun mutluluğuna ve yeni dünya düzenine ulaşmak için daha pek çok hainin mezarları üzerinden geçecek cesaretleri olacaktır.”

Sesin sahibi, devrim karşıtı hareketleri bastırmak için Lyon’a gönderilen her devrin adamı Joseph Fouche’ydi. 

Özgürlük için adını Lyon Kasabı’na çıkaracak katliamlara giriştikten sonra kendini şöyle savunmuştu: “Evet, çok pis kan akıttığımızı söylemekten çekinmiyoruz ama sadece insanlık namına...”

Fransız Devrimi’nin öncü kadınlarından, eşi İçişleri Bakanlığı yapmış Madam Roland da devrimci kızıl terörün kurbanlarından biri olarak giyotine doğru giderken şöyle bağırmıştı: Ey özgürlük, senin adına ne cinayetler işleniyor!

Dünya tarihi, insanlığın kurtuluşu, yeni bir dünya, özgürlük, adalet gibi ulvi değerler, büyük davalar için işlenmiş büyük suçların ve katliamların da tarihi. 

20’inci yüzyılda iki dünya savaşından daha fazla insan faşist ve sosyalist ütopyalar için öldürüldü. Kore’de, Vietnam’da yüzbinler demokrasi için bombalandı.

Bir kutsal dava uğruna insan hayatının nasıl kolayca harcanabildiğinin, seçilmişlik sendromunun nasıl büyük yıkımlara neden olabileceğinin dünyadaki son örneği IŞİD oldu, bizdeki son örneği ise 15 Temmuz darbe girişimi ve FETÖ.

Türkiye yakın tarihinde de böyle devrimci aşırılık dönemleri var. 60’ıncı yıldönümü yaklaşan 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası böyleydi.

Camide, kahvehanede, meyhanede hatta kadınların ev toplantılarında DP’lileri öven, darbeyi eleştiren tek bir cümle bile rejim düşmanları manşetlerinin atılıp, büyük gözaltı dalgalarının yaşanmasına neden olmaktaydı.

Ülkenin seçime gittiği 1961 yılının Mayıs ayında bu paranoyalardan biri daha patlak vermişti. 

İstanbul’daki taksicileri Menderes için gösteri yapmaya teşvik ettiği söylenen bir taksicinin ve eski DP’li bir ev hanımının da aralarında olduğu 170 “rejim düşmanı” daha kıskıvrak yakalandılar.

Ertesi günün gazetelerinde MBK üyesi ve Devlet Bakanı Sıtkı Ulay’ın sözleri manşetteydi:  

“İhtilali sünger zannedenler kafalarına vurduğu zaman kaya olduğunu anlarlar. Gerekirse kan akıtmasını da biliriz. Ortalık mezbahaya döner. Millet isterse her şeyi yaparız.”

Üniversiteliler “Başları ezdik, kuyrukları koparacağız”, “Son ihtar, son ikaz” pankartlarıyla meydanlara döküldü.
 
Kalabalığı teskin etmek için Devlet Başkanı Cemal Gürsel de konuştu:  

“Üç- beş yüz hatta üç-beş bin değil elli bin dahi ayaklanıp bu idareyi düşürebileceğini düşünmek hayalidir. Bir jet filosu hepsini yok eder.”

Bugünden bakınca zalimce ve delice görünen bütün bu sözler o günlerde ülkenin en eğitimli, birikimli insanlarına tuhaf gelmiyordu. 

Çünkü 27 Mayıs bir darbe değil bir “devrim”di, inkılap”tı, “İkinci Cumhuriyet” sözü ilk olarak 27 Mayıs sonrası için kullanılmıştı.

Ülkeyi diktatörlükten kurtardığına inanılan ‘devrim’in heyecanıyla Demokrat Partililer’den “düşükler” diye bahsediliyor, onların devamı olanlara “kuyruklar” deniyordu. 

Çünkü bir tarafta hürriyet, demokrasi nutukları atılırken, özgürlükçü bir anayasa yazılırken DP’liler ve DP’yi destekleyenler bu demokratik parantezin dışındaydı. O günkü gazetelere göre onlar yılanlardı, çiyanlardı, çakallardı. 

İnsan olmadıkları için insanlık idealleriyle muamele edilmeyi de hak etmiyorlardı. Mahkeme salonlarında linç ediliyor, çocukları okullarda aşağılanıyordu. 

Tam bu noktada bütün hikayeler ortaklaşıyor.

Kendini tarih üstü, mutlak hakikati temsil eden, insanlığın kurtuluşu, tek çare, kutsal dava, büyük devrim olarak görmenin sonu her seferinde aynı yere çıkıyor.

Bu büyük hakikate, ilahi davaya, muhteşem devrime, iyiliğe direnen, karşı çıkan, eleştiren, engel olan herkesin bir süre sonra düşmanlaştırılması, insanlıktan çıkarılması  (dehumanization) ve damgalanması (stigmatization).

Ancak o zaman onlarla mücadelede bütün ahlaki, insani bariyerler ortadan kalkıyor, her şey meşru hale geliyor.

Netflix’de yayınlanan Vietnam Savaşı belgeselinde bir Amerikalı asker, vicdanını rahatlatmak için çekik gözlü, kısa boylu Viet Kongları insanlık kategorisinden çıkararak,
 “Savaşta hiçbir insanı öldürmeyeceğim” prensibini benimsediğini anlatıyor. 

Türkiye’de de son dönemde iktidar çevrelerinde yaşanan ideolojik narsisizm benzer bir sonuca neden oluyor.

İdeolojik narsisizmle neyi kastettiğime sadece son bir kaç günün gazetelerinden ve sosyal medya mecralarından  gelişi güzel bir kaç örnek:

“Yeni asrın kapısı açıldı Ve nice zorluklarla dolu bir belirsizlik dönemi insanlığı bekliyor Millet olarak Devlet olarak insanlığın yükü omuzlarımızda. Yeryüzünde insanın varlığını tehdit gören bir ateş aklına karşı insanın varlığının kainatı anlamlı kıldığını ifade eden ve insan fıtratına sahiplenen aklın haykırılacağı yerdir ANADOLU. Evet yükümüz ağır ancak müjdelerin muhatabı bir MİLLETİZ Müjdelerin muhatabı ÜLKEYİZ Öyle müjdeleri ifade edecek gelişmeler yaşayacağız ki kendimiz bile şaşıracağız O halde ümitsizlik yok Hep birlikte inanmak ve yükselişteki ÜLKEMİZE inanmak var”

“Biz başardık, bütün Batı yolda kaldı. Bize ayar verenler, yol çizenler, denetlemek isteyenler, vesayetçiler çaresiz kaldı. Biz başardık, onların yardımına da koştuk. ABD’den Avrupa’ya, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar her yere ulaştık. Gönül coğrafyamıza, kimlik coğrafyamıza zaten ulaşacaktık. Ama yüzyıldır bize patronluk taslayanlara da yardıma koştuk. Artık “Türkiye ekseni” coğrafyanın tamamı.. Türkiye yeni bir şey anlatıyor. Yepyeni bir şey inşa ediyor. Salgın sonrası mucizevi bir yükselişin ön haberini veriyor. Bunu anlayabilenler bu ülkenin geleceğinde yer alacak. Kavrayamayanlar kaybolup gidecek. Bu ülkeyi bugünlere taşıyan herkes mübarektir”

“Bu Dava'nın Liderine, erlerine, çaycısına, bayrak asan çocuğuna sahip çıkın... Omuzlarda insanlık tarihinin en ağır yükü var, ya "Allah" diyerek ayağa kalkacağız, ya da İslamın zaferi 100 yıl ertelenecek... Mesele İktidarda kalmak filan değil... Mevzu çok daha büyük! Anlıyor musun?”

Bütün insanlığı kurtaracak mutlak bir hakikati temsil etme iddiası, tarihsel bir misyonu olduğunu düşünmek, bunun artık zamanının geldiğine inanmak, 100 yıl sonra bir millet uyanıyor, ayağa kalkıyor, tarihe geri dönüyor sloganları, sürekli bu tarihsel devamlılık hissini yükleyen televizyon dizileri, 15 Temmuz tecrübesiyle birleşince çok geniş bir kesimin ruh hali tümüyle değişti. 

Artık ortada bir siyasi parti yok, tarihi bir misyonu olan kutlu bir dava var. 

Siyasi parti yerini kutlu davaya bıraktıkça da karşısındakiler kolayca siyasi rakipten düşmana dönüşüyor. 

Çünkü bu kutlu davayı, İslam, Türk milleti, insanlık için verilen mücadeleyi eleştirmeye sadece muhalefet demek yetmiyor, bu ancak ihanet olabilir. 

Muhalif de artık kibar bir kelime, Türk milletinin tarihe geri dönüşüne karşı çıkan biri  ancak kökü dışarıda bir hain, başka ülkelere hizmet eden bir ajan, bu topraklara yabancı, dönme, mason ya da kılıç artığı olabilir.

Böylece büyük oyunların, 100 yıllık planların, ihanetlerin içinde olan, ontolojik olarak kötü, tarihsel olarak yanlış tarafta duranlara karşı ahlaki, insani davranma yükünden de kurtulmuş olduk. 

Sadece dindarların değil, laiklerin, solcuların büyük davalarının mutlak hakikatlerinin sonu da hep aynı yere çıktı.

Davalar büyüdükçe, insanlar ve insanlık küçüldü. 

Büyük hakikatlerin, ulvi davaların  ayaklarını yere bastırmadıkça, onları yeniden diğer hakikatler ve davalarla eşit bir demokratik yarışa girmeye ikna etmedikçe, tarihi günlük siyasetin içinden çıkarmadıkça bu delilik hali sürecek.

Haber Kaynak : Karar Haber


HABERLER