Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Bir Anayasanın Altyapısı Olarak Müzakereci Siyaset

Ali Bulaç Yazd

1) Prensipler

Birçok kesim,  yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu söyler.

Peki, anayasa nasıl yapılacak? Daha doğrusu anayasayı kim yapacak?

Partiler mi, bilim insanları mı?

Genel kanaat şudur: Bir metin, “birileri” tarafından kaleme alınıp toplumun önüne konur. Bugüne kadar da anayasa metinlerinin tamamı bu yöntemle yapılmıştır. Ya Carl Schimit’in teorisine uygun “istisnai zamanlar”da yani savaş ortamında veya askeri darbelerde askerler ya da askeri-sivil bürokrasi tarafından dikte edilmiş veya siyasi partilerin desteğinde hukukçu akademisyenler anayasa metnini kaleme almış ya da metinde ta’dilata gitmişlerdir.

Tunus’ta 1861 ve Osmanlılar’da 1876’dan bu yana hazırlanan metinlerin sadra şifa olmadığını, tecrübe ederek anlamış bulunuyoruz. Aynı yöntemle hazırlanacak yeni bir metin de sadra şifa olmayabilir.

Yeni bir yol ve yöntem aramak lazım.  Bu yazıda bunun imkanlarını arayacağız.

Sovyetlerin dağılmasından sonra, totaliter ve otoriter olmayan bir rejimde nasıl bir arada yaşayacaklarını araştıran Estonyalılar, aralarında geliştirdikleri “Ağaç Modeli”yle bunun bir yolunu buldular.  

Prof. Dr. Vamık Volkan, bu konuda bize şu bilgileri veriyor: “Estonya bağımsızlığına kavuştuğunda, birgün önce Rus kökenliler Estonya’yı yönetirken, birgün sonra Estonya kökenliler yönetime geçmişlerdi. Biz, Estonya’da etnik grupların barış içinde nasıl yaşayabileceklerini sağlayan bir sürece girdik. Bu süreç altı buçuk yıl sürdü ve çok başarılı oldu. Geliştirdiğimiz metoda ‘Ağaç Modeli’  ismini verdik… Ağaç Modeli şudur: Önce teşhis yapıyoruz ki bu, ağacın kökleri oluyor. Ağacın gövdesi, tarafları bir araya getirip konuşturmaktır, diyelim otuz kişi… Ağacın dalları da bu konuşmalardan ortaya çıkan sonuçları halka anlatmaktır. İşte buna ‘Ağaç Modeli’’ diyoruz.”   

Anlaşıldığı kadarıyla işleyen ve sonuç veren modelin özü, basitçe “müzakere”ye dayanıyor. “Ağaç Modeli”, bir yönüyle “Medine Sözleşmesi”ni çağrıştırıyor. Sözleşme; “takip edilen yöntem”, ona ruh veren “kurucu ilkeler” ve üzerinde varılan “mutabakat noktaları” açısından her tarihsel ve toplumsal durum için referans alınabilir. Bir topluma özgü sorunlar çözülürken “yöntem, ilkeler ve mutabakat noktaları” açısından model teşkil etme potansiyeline sahiptir. Yer, şahıslar, topluluklar ve somut konuların tarihsel olmasına karşılık, referans çerçevesi itibariyle evrensel değerleri ihtiva etmektedir. Medine Sözleşmesi üç anahtar terime dayanır: Muarefe (anlama ve tanıma), müzakere (karşılıklı alış-veriş ve pazarlık), muahede (anlaşma akdi-sözleşme)! 

Batı tarzı siyaset yapımı modelinden ve liberallerden ne kadar farklı bir biçimde olaya yaklaştığımıza örnek olması bakımından Umberto Eco’nun orta terim “müzakere” kavramından ne anladığına bakalım. Eco şöyle diyor: “Müzakere kavramı, siyasette olduğu kadar semantikte de önemli bir unsur haline geldi. Mutlak hakikat değeri diye bir değer yoktur; daima müzakere edilir. Ve ne kadar çok müzakere edilirse, o kadar iyidir. Müzakere yapılmazsa savaş yapılır. (Aslında) Müzakere, zaten Soğuk Savaş’ın dikkat çeken noktalarından biriydi. O dönemde iki blok şöyle yürüyordu: ‘Ben ayağımı oraya basmıyorum, ama sen de buradan ayaklarını çek’ veya ‘Ben atom silahlarını sınırlıyorum, fakat sen de onları yapmaktan vazgeç.’ Bu sessiz, zımni bir müzakere şekliydi. Bugün biz, bu müzakerenin anlamını kaybettik. Toplu-tüfekli siyaset, cepheden çatışma siyaseti dönemlerine geri döndük.”  

Bizim sözünü ettiğimiz müzakere, “Hakikat’in, inançların, dini değerlerin müzakereye açılması” değil, herkesin kendi hakikatini koruyarak tabiatı gereği medeni olan ve bu yüzden bir arada yaşamak durumunda olan farklı beşeri toplulukların, nasıl çatışmadan gevşek markaj bir sosyo-politik sistem içinde yer alabilecekleri konusudur. Bireyler ve topluluklar inandıkları hakikatleri değiştirebilir, geliştirebilir ama istemiyorlarsa tartışmaya açmazlar. Temel ilke, kimsenin kendi hakikatini veya doğrularını başkalarına güç kullanarak empoze etmeye veya kabul ettirmeye kalkışmamasıdır.  Burada zikri geçen “güç”; kaba-fiziki kuvvet, tehdit, işinden etme, aç bırakma olabileceği gibi devletin gücü, rızaya dayalı olmayan yasama marifeti de olabilir. Kamusal ve medeni hayatı rengârenk bir bahçe gibi tasarlamalı; aslında bir ve tek olan Hakikat’e birden fazla yol, ifade ve görünürlükle ulaşılabileceği, toplumsal beşeri deneyimin bunun sahnesi olabileceği gösterilmelidir. Liberal bakış açısı veya Habermas’ın eleştirdiği şeyin, post-modernizm tarafından Hakikat’in, bireyin ve toplumun parçalanması dolayısıyla zaten temeli aşınmış bulunmaktadır.

2) Müzakere Yolu

Hükümetler, kronikleşmiş bir sorunu gerçekten çözmek gibi samimi niyetleri varsa, öncelikle kendilerini yanlış ittifaklardan ve yanıltıcı telkinlerden özgürleştirebilmeli; şarlatanlardan, muhteris çıkarcılardan uzak durmalı; özellikle sorumluluk mevkiindeki şahıslar, duymak istediklerini söyleyenlerin dışındaki kimselerden de görüş alma alçak gönüllülüğünü gösterebilmelidirler.

Müzakereci siyaset; sivil, yaygın ve aşağıdan yukarıya doğru toplumsal grupların/sosyolojilerin katılımını esas alan mutabakat temin etme sürecidir. Bu yol ciddiyetle takip edilmediğinde iyi niyetle başlatılmış bir süreç sorunu sürüncemede bırakır, çözüm bekleyenler hüsrana uğrar.  

Müzakereye katılacak aktörler toplumda var olan yelpazenin her diliminden meşru, ma’ruf, kabul ve itibar gören temsilci, sözcü ve kanaat önderinden seçilir. Seçimi hükümetler veya partiler değil, bizzat toplulukların kendileri yapar. Dolayısıyla müzakere esas olarak toplumsal temsil kabiliyeti olanlar ile yapılacağından, bu kesimlerin temsilcileri ile görüşerek sürece başlamak doğru bir yöntem olur. Şu veya bu hükümet sadece kolaylaştırıcı fonksiyon görmeli, kendi görüşlerini empoze etmeye kalkışmamalı, siyasi irade beyan etmek ve cesaretlendirmekle sınırlı olmalıdır. Böyle bir teşebbüse devlet birimleri değil, yaygın, etkili sivil kurum ve kuruluşlardan biri ev sahipliği yapmalıdır.

Müzakere şöyle yürütülür:

Toplantılara katılan temsilciler, konuyla ilgili tahlillerini, kanaatlerini ve çözüm önerilerini serbestçe dile getirirler. Müzakere demek, bir meselenin teşrih masasına yatırılması, ayan beyan anlaşılmasının sağlanması, tarafların sıkıntı ve dertlerini özgürce dile getirip ne istediklerini açık yüreklilikle ifade etmesi demektir. Müzakere sırasında teşhis ve kanaat beyanında taraflar birbirlerine bazı hatırlatmalarda bulunur, bir tarafça bilinmeyen ve yeterince vuzuh kazanmayan noktalar belirginleşir, böylece konunun ve tarafların sıkıntılarının anlaşılması sağlanır. Müzakere, hatırlama ve hatırlatmadır. Bilgi, öğrenme, değerlerin öne çıkması, ihtiram, vicdan-akıl, hak, hakkaniyet ve adaletin rehberlik yapması, ancak müzakere ile mümkündür. Çözümün kalıcı, adil, tarafları  ikna ve tatmin edici ve gerçekçi olması  için:  

a) Toplumsal tarafların inançlarına, kutsallarına saldırgan ve aşağılayıcı dil kullanmaktan kaçınılması  

b) Toplumun meşru ve yerleşik örflerinin dikkate alınması  

c) Uluslararası temel hak ve sözleşmelerin göz önünde bulundurulması gerekir.  

Burada “tarafların inançlarından ve kutsallarından”  kastettiğim, tarafların kendilerine ait inançları ve kutsallarıdır. “Yerleşik örfler”den kastettiğim de “kötü adetler, zalimane töreler veya saçma görenekler” değildir. 

Devamı >>>