BARIŞ PINARI HAREKÂTININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Milat Gazetesi yazarı ve İslam Felsefesi uzmanı Prof. Dr. Bayaram Ali ÇETİNKAYA’NIN “KONUYA DAİR” ANALİZİ…

Anadolu İslâm coğrafyası, tarih boyunca mağdurlar ve mazlumlar için güvenli bir barış limanı ve sığınağı olmuştur. Bu merhamet sığınağı topraklar; din, dil, ırk, renk, mezhep ve etnik köken farkı gözetmeksizin zulme uğrayan insanları kucaklamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu ve onun devamı Türkiye Cumhuriyeti, on beşinci yüzyılın İspanyol (Seferad) Yahudilerine, yirminci yüzyılın başında Rusya’dan zorla çıkarılan/kovulan Yahudilere, Kurtuluş Savaşı’nda Selanik Yahudilerine, İkinci Dünya Savaşında Avrupalı Yahudilere topraklarını açmıştır. Yine iki asırdır, Balkanlardan ve Kafkaslardan gelenlere; Doğudan gelen Afgan Türklerine; Körfez Savaşı’nda Peşmergelere, yani Irak Kürtlerine; Suriye iç savaşında Araplara, Türkmenlere, Kürtlere, (Y)ezilere, Hıristiyanlara, Süryanilere kapılarını açmış, zulüm görenleri kendi kaderlerine bırakmamış ve onların yok olmalarını önlemiştir. İnsanlarımız, zulme uğrayanlarla ekmeğini ve suyunu paylaşmış, Türkiye’nin her tarafından bu mazlumlara yardımlar yağmıştır.

Bugün bu zulme uğrayanlarla -hiç olmazsa bir kısmı- onlara zulmeden zâlimler, ortak hareket ederek Türkiye’nin güvenliğine ve bütünlüğüne karşı büyük bir gayret içine girmişlerdir. Bir de utanmadan “biz size ne yaptık” diyerek Türkiye’nin terörle ve teröristlerle mücadelesini, adete bir ‘işgal’ gibi sunmaya çalışmaktadırlar. Suriye’ye yönelik yapılan Barış Pınarı Harekâtı, kendilerini Kürt haklarının savunucusu olarak gören terör grupları, onlardan kaçan ve Türkiye’ye sığınan üç yüz bin Kobani Kürtlerinin varlığını dünyadan gizleyip perdelemektedir. Ki buradaki Kobani Kürtlerinin mağdurlarına yine Türkiye’nin her tarafından giysi ve yiyecek yardımları yapılmıştır ve yapılmaktadır. Tıpkı Körfez Savaşı’nda ülkemize sığınan Peşmergelere yapılan yardımlar gibi.

Bu necip millet, Doğudan Batıdan, Kuzeyden ve Güneyden gelen bütün mazlumları açlıktan, soğuktan ve sefaletten koruyup ölüp yok olmalarını önlemiştir. Açlıktan kıtlıktan ölümle pençeleşen İrlanda’ya (II. Abdülhamid’in emriyle) gemilerle yardım gönderen; Müslüman Türklere ülkelerinde işkencelerle baskı içinde zulmeden Bulgaristan, aç kaldığında onlara buğday gönderen yine Türkiye olmuştur.

Milleti Sadıka olarak tarih boyunca, bizlerle beraber yaşamış, ancak sonraları Batı’nın tazyikiyle ihanet içinde olan elçilerimizi şehit eden, yöneticilerimize ve devlet adamlarımıza suikastlar yapan Ermenistan açlık içinde kıvrandığında Türkiye onlara yiyecek yardımında bulunmuştur. Bugün bile, binlerce Ermenistan vatandaşı ülkemizde geçimini sağlamaktadır. Hatta kaçak olarak gelip çalışan Ermenistan vatandaşlarının çocuklarının eğitimleri için okul açılması bile bu ülkenin kerim ve cömert olduğunun göstergesi değil midir?

On altıncı yüzyılda ülkesi ve kendisi yok edilmesin diye Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım isteyen esir Fransa Kralını kurtaran bu milleti, bugün Birleşmiş Milletlere şikâyet eden ilk ülke olması ironik bir tabloyu karşımıza çıkarmaktadır.

Suriye’de olan baskı, zulüm ve savaşın sonuçları, mülteci kitlelerini tetiklerken, bundan en çok rahatsız olan Avrupa ülkelerinin, kendilerini bu sorundan kurtaran ve koruyan Türkiye’ye saldırmaları tarihin anlaşılmaz(!) sorulara olarak kalacaktır. Bir taraftan ‘mülteciler gelmesin’ söylemi, diğer taraftan da mültecileri doğuran sebepleri ortadan kaldırmaya çalışan Türkiye’ye tacizlerde bulunmak…

Yüzyıl önce bu Osmanlı topraklarını bölüştürüp paylaşan ve her zaman problem çıkaracak şekilde cetvelle harita çizenler (İngiltere ve Fransa), bugün buradaki sorunlar için hiçbir katkı sunmadıkları gibi, çözüm sunanları engelleyerek atalarının mirasını devam ettirmektedirler.

Yüzlerce yıldır bu topraklarda varlığını sürdüren Osmanlı Barışı, din, dil, ırk, mezhep demeden bütün toplulukları ‘insan’ olarak kabul etmiş ve değer vermiştir. Onları birbirine yok ettirmeden sulh içinde yaşamaları için adaleti sağlayan Osmanlı Devleti’nden Batılı ve Doğulu bütün devletlerin önemli dersler ve sonuçlar çıkarmaları gerekmektedir. Çıkar ve emperyal amaçlar gütmeden, kan, savaş ve zulüm içerişine sürüklemeden insanların hayatlarını petrol, gaz, yeraltı ve yer üstü zenginlikleriyle değiştirmemek, sadece Türkiye’nin değil, bütün dünyanın/insanlığın görevidir.

            Ordumuz, mazlum Suriye ve insanları için, özetle yaşanabilir güvenli bir bölge oluşturmak için sefere çıkmıştır. el-Hâfız olan Hak Teâlâ, tüm askerlerimizi, yani ‘Muhammed’in Ordusunu” her türlü görülen ve görülmeyen saldırı ve tehlikelerden muhafaza etsin ve harekâtı zaferle sonuçlandırsın.

Haber Kaynak : Milat Gazetesi