Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Babamın sandığı.. Biraz nostalji biraz da geçmişten çıkartılmasını arzu ettiğim dersler…

Fehmi Koru, şimdilik tatlıya bağlanan büyükelçiler ve iç yargı konusunun ve Türkiye’nin işin dışında bırakılacağı meselesinin ela alınacağı Avrupa Konseyi toplantısına işaret ediyor.

Neyse, ne için çıktığını anlasak da neden bu denli büyütülüğünü anlamakta herkesin zorlandığı bir krizi geride bıraktık ya, ne kadar sevinsek az.

Kriz halen devam ediyor olsaydı ülkemizin nelerle karşılaşacağını önceden kestirmek çok zor.

Ortaya çıkabilecek bazı sorunları tahmin edebiliyorduk, bir kısmını ben de yazdım, başkaları da; ancak yine de çok farklı sürprizlerle karşılaşmak da pekala mümkündü.

Gelişmeye bakıp “Operasyon bu” diyenlerin tespitleri doğruysa, operasyonu başlatanlar nasıl gelişeceğini ve nasıl bir sona erişeceğini de mutlaka hesaplamışlardır. İş, ülkemizin kurucularından olduğu Avrupa Konseyi’nden Türkiye’yi ihraca kadar varabilirdi.

O sürpriz hala ortadan kalkmış değil. Önümüzdeki ay içerisinde toplanacak olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin gündeminde Türkiye var ve o toplantıdan ülkemiz için ihraç kararı çıkabilir.

Konsey, o toplantıda, 1987 yılından beri ülkemizin bireysel başvurular ile ilgili kararlarını uygulama sözü verdiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bazı kararlarının yerel mahkemeler tarafından gözardı edilmesini görüşecek. Sözleşmesi’ne göre, böyle bir tavır Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkarılmayı gerektiriyor.

Avrupa Birliği üyesi olmayan, aday ülkelik yolundan da uzaklamış görünen ülkemizin Avrupalı sayılmasını sağlayan neredeyse tek özellik olarak ‘Avrupa Konseyi üyeliği’ kaldı. Oradan da çıktığımız veya çıkarıldığımız takdirde Avrupalı olma iddiamız bütünüyle ortadan kalkabilecek.

“Ne olmuş kalkarsa” diyenler çıkabilir. Onların unuttuğu, Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği anlaşması yaptığımız için elde edilen kolaylıklar sayesinde ürettiğimiz malları büyük çapta Avrupa ülkelerine satabildiğimiz gerçeğidir.

Reklam

Türkiye’nin ihracatının yarıdan fazlası Avrupa ülkelerine.

Babamın sandığı

Orhan Pamuk Nobel ödülü alması için yapılan ve bütün ülkelerde canlı yayınlanan törende, dünyanın dört bir tarafından gelen bir salon dolusu davetli önünde konuşurken, sözlerine babasının geride bıraktığı bavuluna dikkatleri çekerek başlamıştı. O konuşma sonradan ‘Babamın Bavulu’ adıyla kitaplaştırıldı.

Benim babamın da -bavulu değilse de- geride bıraktığı bir sandığı var ve ben de ara sıra ona göz atma ihtiyacı duyuyorum.

Dün yine o sandığa bakma günümdü; bir vesileyle rahmetli babamın geride bıraktığı anılarının içinde yer aldığı sandığı elden geçirdim.

Babamın 1964’te aldığı TC pasaportu.. En tepede ‘Avrupa Konseyi üyesi’ yazıyor..

İçindeki belgeler arasında yıllar boyunca kullandığı pasaportlar da var. Onlardan daha önce dikkatimi çekmemiş biriyle, kapağı sahibinin ismi olan bölümü içeriyi yansıtacak şekilde kesilmiş İngiliz pasaportlarını andırdığı için, bu defa ilgilendim.

Yanda babamın o pasaportunun kapağını görüyorsunuz.

Herhalde siz de fark etmişsinizdir: Kapakta, en tepede ay yıldız, alt taraflarında birinde sahibinin ismi, diğerinde pasaportun numarası, en üsttekinde de değişik dillerde ‘Türkiye Cumhuriyeti’ yazısı görülen üç göz bulunuyor.

Reklam

Dikkat çekici olan, ay yıldız ile gözler arasında yer alan üç dildeki “Avrupa Konseyi” yazısı.

Babamın 1964 yılında çıkardığı pasaportun kapağındaki yazı o günkü Türkiye’nin ‘Avrupa Konseyi üyesi’ olduğu için övüncünü ifade ediyor.

Avrupa Konseyi üyesi bir ülke olduğu için de, Türkiye’den Avrupa’ya gidenlerin hiçbir ülkeden vize alması gerekmiyordu. Babamın pasaportunda da gittiği ülkelerin sınırlarında memurların vurduğu giriş-çıkış damgalarından başka bir şey yok.

Birkaç Avrupa ülkesine vizesiz girip çıkmış.

Kendimin de 1970’in ilk iki yılında otostop yaparak Avrupa’yı dolaştığımda hiçbir ülkeden önceden vize almam gerekmemişti. O yılların sonlarına doğru gümrüklü alanda herkesten biraz daha fazla bekletildiğim oluyordu, fakat sonunda her seferinde “Geçebilirsiniz” dendiğini iyi hatırlıyorum.

Vize zorunluluğu 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden bir süre sonra Avrupa ülkeleri tarafından konuldu. Henüz Avrupa ülkeleri kendi aralarında Schengen Antlaşması imzalamadığı için her ülkeden ayrı ayrı vize almamız gerekiyordu.

Neden 12 Eylül sonrası?

Az bilinen gerçek şudur: Türklerden vize istenmesini Avrupa ülkelerinden iktidara el koyan askerler talep etmişti. Kimseler elini kolunu sallayıp başka ülkelere gidemesinler diye… 

Yine az bilinen bir gerçek daha var: Anavatan Partisi iktidar olana kadar Avrupa ülkelerinden vizesini alabilenler bankadan en fazla 400 dolar çekebiliyor ve ancak dört yılda bir yurt dışına çıkabiliyordu.

Ülkede döviz kıtlığı olduğu için…

Turgut Özal’ın ilk işlerinden biri, bu kısıtlamaları kaldırmak olmuştu.

Ne günlerden ne günlere gelinmişti; bunun için o günleri hatırlayabilecek durumda olanlar şimdi yaşananları biraz endişeyle karşılıyorlar.

Avrupa Birliği aday üyeliği suya düştü.

Gümrük Birliği anlaşmasının yenilenmesi gerekiyor ve o konuda ayak süründüğü belli oluyor.

Şimdilerde de Avrupa Konseyi’nin üyelikten ihraç mekanizmasını çalıştırması ihtimali konuşuluyor. 

Avrupa’da da yaşı müsait olanların bugünlerde yaşananlara bakıp Türkiye’ye vize konduğu günleri hatırladıklarını sanıyorum.

“Sakın ha” diyeceğim ama, bunları kime hatırlatacağım, hatırlattığımda kimler o günlerden ders çıkartabilecekler, işte bunu bilmekte zorlanıyorum.