Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Ali Bulaç ile Medine Sözleşmesi’ne Dair Bazı Konular Üzerine…

Sait Alioğlu, İlahiyatçı ve sosyolog yazar Ali Bulaç ile Medine Sözleşmesi üzerine bir röportaj gerçekleştirdi.

Ali Bulaç ile Medine Sözleşmesi’ne Dair Bazı Konular Üzerine…

Medine Sözleşmesi konusu, temeli itibarıyla Hz. Peygamber’in(s) sünneti içerisinde değerlendirilen ve kendi döneminde yürürlükte olan bir sözleşme olduğu halde, onun irtihali sonrasında ve ilk iki halifenin döneminin akabinde vukubulan hadiseler ile sözleşmenin muhatabı olan bazı dinî grupların anlaşmaya uymaması sonucu rafa kaldırılmış oldu.

Sözleşme hakkında, bilgisel anlamda tartışmalar yapılmış olmasına rağmen, bir yönetim belgesi(anayasa) olarak ele alınıp değerlendirilmemişti.

Bizler onun varlığından, günümüz dünyasında, siyer çalışması yapan ve o çalışmalardan elde ettiği bilgileri bizlere aktaran Muhammed Hamidullah saikiyle haberdar olmuştuk.

Bizde, bu konu ile ilgili olarak İslam dünyasında yapılan çalışmaların yanında, ülkemizde ilahiyatçı yazar Ali Bulaç’ın konuya dair makalelerini ve bunları da içeren “Medine Sözleşmesi” adlı eserinden hareketle sayın Bulaç ile konu hakkında bir röportaj gerçekleştirdik.

Umarız beğenilir.

 

1-Vesika’nın “Tarihi” Değeri…

Vesika’nın tarihi değeri için Rasulullah’ın bunu yazılı hale getirip onun şifahi olarak nesilden, nesile aktarılmasının önüne geçmesine koşut olarak İbn İshak ve İbn Hişam gibi ilk dönem İslam tarihi yazarının dikkati ve feraseti sonucu Vesika’nın bize kadar gelmesini sağlamış oldu. Ayrıca, onun tarihi değerinin teyidi sadedinde W. Montgomery Watt ‘ın dediği gibi şu veya bu tez bir yana, Vesika’nın bu şekil varlığının bile bizim için yeterli olduğu söylenebilir.

 

S-1) ”İnsanlık tarihi açısından… “ ifadesinden hareketle Vesika’nın tarih, değeri hakkında neler söylenebilir?

İnsanlık tarihi açısından Vesika’nın taşıdığı değeri, son ilahi mesajı iletmek üzere Elçi olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.)’in Vahy’in gözetiminde adalet ve hakkaniyet zemininde farklı insan topluluklarının nasıl bir arada yaşayabileceklerini göstermiş olmasıdır.

Vesika –ki ben artık ‘Medine Sözleşmesi’ tabirini kullanıyorum-, Kelime-i şehadetin (Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammed’en abduhu ve resulühü) ikinci bölümüne işaret eder. Başka bir deyişle, eğer biz varlık alemini üç ma’rifet (Ma’rifetü’n-nefs, Ma’rifetü’l-halk ve Ma’rifetü’llah) perspektifinden okuyup tevhid inancına ve fikrine ulaşabiliyorsak, Resülullah’ın 23 yıllık Nübuvvet ve Risalet hayatında ortaya koyduğu Sünnet’i ve Siyer’i takip ederek onun gerçekten Allah’ın Elçisi olduğunu anlayabiliyoruz. Medine Sözleşmesi, Kelime-i şehadetin  te’yidi ve tasdikidir.

Sünnet’in İslami hayat, tefekkür ve pratiğindeki yeri, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği hüküm ve mesajları kendisi pratiğe aktarmış olmasıdır. Vahiy alıncaya kadar “pasif” olan peygamber, vahyi alıp iyice belledikten sonra tebliğ (muhataplara iletmek), tebyin etmek (açıklamak), yaşamak ve yaşatmak (tatbik etmek), doğru anlaşılıp anlaşılmadığını, doğru uygulanıp uygulanmadığına (şahitlik etmek) ve bu istikamet üzere mü’minleri kin ve hasetten, bencil duygulardan, haksız düşmanlıklardan, sömürü ve haram yiyicilikten, utanç verici cürüm ve münkerlerden arındırmak (tezkiye etmekle) yükümlü “aktif peygamber” olur. Bu görev kategorilerdeki Nübüvvet görevini Hz. Peygamber’in nasıl ifa ettiğini ancak Sünnet ve Siyer sayesinde öğrenebiliyoruz.

Medine Sözleşmesi’nin diğer önemi, J.J. Rousseau, Hobbes ve John Lock’un bir faraziye olarak sözünü ettikleri sözleşmeyi Hz. Peygamber’in fiilen, somut olarak gerçekleştirmiş olmasıdır. Hayranlık verici bir toplumsal sözleşmenin referansı olan Vesika tarihidir, yazılıdır, tatbik imkanı bulmuştur.

İnsan yaratılışı itibariyle kan döker, yeryüzünde fesat çıkarır, çatışır, hak ve hukuk ihlal eder; dolayısıyla bir türlü bir arada ve hukuk dahilinde nasıl bir arada yaşabileceğinin formülünü bilemez. Hicret’ten önce bugünkü gibi Yesrib çatışma alanıydı; Hz. Peygamber (s.a.), bu kaotik yerleşim alanının zeminini hukukla döşeyerek “Medine”ye dönüştürdü.

***

2-Vesika’nın Kaynakkları ve Mevsukiyeti

 “Vesika’nın mevsukiyetiyle ilgili en ufak bir tereddüt hasıl olmuş değil. Bunu sadece Müslüman müellifler değil, İslam tarihi ve diniyle ilgili zaaf sayılacak en ufak bir bilgi kırıntısını dahi mercek altına alan oryantalistler itiraf ve kabul eder. Willhausen, Caetani ve Montogomery Watt gibi oryantalistler bu metni mucizevi telakki ederler.” ( http://www.haberdurus.com/haber/sorusturma/_1_medine_sozlesmesi_hz._peygambere_hakim_mi_hakem_mi_ali _bulac_cevaplandıırdı-52219.htlm)

“Vesika ile ilgili gündeme geldiği 1992’den buyana yapılan tezleri, yayımlanmış makaleleri ve kitapları gözden geçirdiğimizde değerinin yavaş yavaş farkına varıldığını tespit ediyoruz. Vesika hakkında tez hazırlayan Mustafa Özkan, bu belgenin sadece Müslümanlar için değil, insanlık tarihi açısından da öneminin büyük olduğunu söyler.” (S.52)

 

S-2) Buna göre vesika’nın kaynakları ve mevsukiyeti hakkında daha neler söyleyebilirsiniz?

Mevsukiyeti konusunda herhangi bir tereddüt yok, İbn Hişam, Ebu Ubeyd vd. klasik kaynaklarda tam metin olarak yer almaktadır. Hz. Peygamber, iki aşamada icab ve kabul usulüne göre gerçekleşmesini sağladığı maddeleri tek tek Hz. Ali’ye yazdırıyor, Hz. Ali de, yazdıklarını kılıcının kınına sokup saklıyordu. Kılıç ne kadar değerli ve bir savaşçının namusu ise, yazılı vesika da o nispette korunmaya değer tarihi bir belge olarak günümüze kadar bize intikal etmiş bulunmaktadır.

Tek metin olarak Kur’an-ı Kerim’de ve Hadis kaynaklarında yer almamış olması değerine halel getirmez. Zira ben özel bir bölümde (Medine Sözleşmesi, kitabı) kurucu ilkeleri ve bağlayıcı hükümleri açısından çok sayıda Kur’an’da referansı olan ayetleri, pasajları ve parça parça Hadis kaynaklarında gösterdim.

İnsanlar bundan 2.584 sene önce yaşamış önemli bir devlet adamı Yunanlı Solon’un (M.Ö. 640-560) kanunlarından veya Antikçağ Yunan filozoflarının bize bıraktığı felsefi metinlerden şüphe etmeyip son derece önemli düşünceler üretirken, Hicret’ten (M.S. 622) hemen sonra yazıya geçirilmiş bir metne daha çok önem atfetmeleri gerekmez mi? Bu, elbette metin kritiğinin yapılmaması anlamına gelmez ama ortada yazılı, tatbik edilmiş, somut bir belge var ve bundan şüphe etmek için geçerli makul bir sebep bulunmamaktadır.

***

3-Vesika’nın Akit Değeri…

Hz. Peygamber’e atfedilen ve izaha muhtaç olduğu belirtilen “İslam’da hilf yoktur” hadisi… “…hadisin vaz’ettiği hükmün Ensar ile Muhacirlerle kayıtlı olup mutlak olmadığını, başka zamanlarda ve başka toplumsal durumlarda anlaşmalar yapılabileceğini söyleyebiliriz. Muahat, hilf/(anlaşma) değil, kardeşleşmedir. Medine Vesikası’ndaki konumlarına bakıldığında Muhacirler ve Ensar sözleşmede taraftırlar, aralarındaki ilişkinin niteliği hilf”tir.” (S, 66, 67)

Kadim Arap geleneğinde aralarında nüanslar olsa da vela ile hilf aynıdır. Belirgin özellikleri bir sebepten dolayı bir toplumsal grubun kendini korumak üzere kendisinden daha güçlü olan bir gruba bir tür sığınması, onun koruması altına girmesidir. Neticede ilişki ‘hilf’ olması yönüyle anlaşma-ittifak, vela koruma altına girmektir.

Hz. Peygamber geleneğin bu iki yerleşik teamülünden istifadeyle muhacirler ile ensar arasında çok daha derin, kalıcı ve geniş kapsamda organik bir ilişki kuruyor. Evet Mekkeliler hicret etmiş, Medinelilerin koruması altına girmişlerdir, bu Akabe biatlarında görüldüğü üzere Hz. Peygamber’in şahsı için dahi öyledir. Bunu biat görüşmelerinin son aşamasında tereddüde düşen Hz. Peygamber’in amcası Abbas’ın Medinelilere “-Eğer yeğenimi korumayacaksanız, anlaşma yapmayalım” demesinden anlıyoruz; yine Hz. Peygamber ve ilk muhacirlerin Medine’ye bir hafta gecikmeyle ve gece yarısı şehre girişleri, günlerce açıktan namaz kılınamamasından –çünkü bugünkü tabirle Yesrib’in ırkçıları şehre gelen muhacirleri istemiyor, ta’ciz ediyordu- ve bir sahabenin “Bu nasıl koruma?” diye söylenmesi bunu teyid ediyor.

Fakat Hz. Peygamber’in vela ve hilf üstü geliştirdiği muahat bir kardeşleştirme olup neredeyse her türden sosyoekonomik ilişkilerde iki tarafı birbirlerine ortak, hak sahibi ve sorumlu kılmaktadır. Bu son ilahi mesajın tebliğcisi ve tatbikçisi Elçi’nin Arap geleneğine getirdiği yeniliktir. İster vela bağlamında bir topluluğa sığınan/iltica eden, ister hilf teamülüne göre koruma anlaşmasından istifade olsun, taraflar “kardeş” değildirler; ilişki korumadan ibarettir.

Bugünkü aktüel bir olaya tatbik edecek olursak, Türkiye’ye gelen Suriyeliler veya mucbir sebeple gelen başka bölge insanları, tam değilse de vela statüsündedirler yani bizden koruma talep etmektedirler. Türkiye koruma hakkını veriyor ama “mülteci, sığınmacı vb.” adlar verilse de onlara “misafir” diyor. Misafir, misafir olduğu evin/yerin meskun ahalisiyle kardeş değildir. Muahat ise kardeşliktir. Muhacirler, misafir olup ilk fırsatta Mekke’ye dönmek üzere Medine’ye gelmiş değildirler, artık Medine’nin ahalisidir ve ilk nüfus sayımında “mü’min Müslümanlar” olarak şehrin sakinleri olarak Vesika’da yer almaktadırlar. Bu, tarihte örneğine sadece Hz. Peygamber’in Sünneti’nde ve Sireti’nde müşahede edilen orijinal bir modeldir.

İşte Vesika’yı diğer yazılı ve sözlü diğer bütün anlaşma biçimlerinden, ittifak veya koruma modellerinden ayıran husus budur. Buradan bugünkü yerküresinin tamamını içine alan “mülteciler” sorununa baktığımızda üç kurucu ilke ve değerin altını çizebiliyoruz:

1. Zulüm, baskı ve şiddetli ihtiyaç durumunda olan insanlar, bulundukları yerden hicret ederler. Mülk Allah’ındır, kim ne kadar muhaciri alabiliyorsa almak durumundadır

2. Muhacirler ikinci sınıf insanlar değil, diğerleriyle eşit haklara ve fırsatlara sahiptirler

3. Muhacirler muahat statüsünde tutulurken, aslolan insanları hicrete mecbur eden sosyopolitik, ekonomik, ekolojik sorunların kökten çözülmesi, böylelikle kitlesel göçlerin önüne geçilmesidir.

***

4-Sünnet  ve Siret Açısından Vesika’nın Değeri

“Medine Sözleşmesi” adlı eserinizde Ramazan el-Butti’nin Medine Vesikası hakkında onun vahiy ürünü olduğunu dile getirdiğini belirtiyorsunuz ve şu ifadeleri de ekliyorsunuz; “Elbette Cibril aleyhisselam Peygamber’e böyle bir metin getirmiş değildi, çünkü öyle olsaydı bunu vahiy kâtiplerine yazdırılması ve mushafta yer alması gerekirdi” … Kur’ani mesajı Hz. Peygamber, kendisi fiili hayata geçiriyor, eğer uygulamada bir yanlışlık, bir hata yoksa ikrar kabilinden onaylanmış oluyordu.” (S. 157, 158)

 

S. 4)O şahıslara göre bu vesika vahiy ise, bunun” nasih ve mensuh” teorisine göre bunun bir hükmü kalmamış oluyor. Sizde konu ile ilgili görüşlerinin ışığında buna yönelik olarak daha neler söylemek istersiniz?

Ben Sünnet’in Kur’an vahyinin anlaşılması ve yaşanmasında temel/belirleyici kaynak olduğuna inanıyorum. 23 sene boyunca Hz. Peygamber sadece ilahi vahyi tebliğ etmekle, muhataplara iletmekle yetinmedi, bunun yanında Kur’an’ın nasıl anlaşılması ve nasıl yaşanması gerektiğini de gösterdi. Hiç kimse vahyi alan Hz. Peygamber’den daha iyi hükümleri anladığını/anlayacağını iddia etmeyeceğine göre, onun vahyi aktaran, taşıyan sünneti ve sireti bizim için hayati derecede önemlidir.

Tabii ki sünnetten “sahih”, siretten de kritik edilmiş olanını kast ediyorum.

Hz. Peygamber’in doğrudan aldığı vahiy sadece Kur’an-ı Kerim’dir ve o bize Cibril aleyhisselamdan neyi aldıysa olduğu gibi bize aktarmıştır.

Peki sünnetin ve siretin anlamı nedir?

Ben sünnet ve sirete –sahih olanlarına- metluv olmayan (gayr-ı metluv) vahiy denmesinin doğru bir hüküm olduğunu kabul ediyorum. Bunu öyle gören çok sayıda İslam bilgini var. Şu anlamdaki:

Hz. Peygamber, doğrudan vahiy almadığı zamanlarda kendi içtihatları, değerlendirmeleri, akli ve fıtri muhakeme ve beşeriyetin Arap örfünde karşılığı olan teamüllerini kullanarak hükümler veriyor, Müslüman topluma önderlik yapıyordu. Allah’ın “Kitap” yanında “hikmet” de vermiş olmasının anlamı budur. Hikmet, Resülullah’ın sünneti ve siretidir. Hz. Peygamberde en yüksek düzeyde tecelli eden hikmet ve ilim sünnet ve siyerde tezahür eder ki, Kur’an’ın peygambere ilim ve hikmet indirildiğini belirtmesi bunu ifade eder. Başka bir deyişle hikmet Resülullah’ın Kur’an’ı anlama, açıklama, tatbik etme yetisidir.

Bütün bunları yaparken de tabii ki vahyin kontrolü altında idi. Yani ilahi murada aykırı herhangi bir tutum içinde değildi. Hz. Peygamber bazen yanılır, küçük düzeyde yanlış kararlar verirdi, böylesi az sayıdaki durumda vahiy ona müdahale eder, bizim ‘zelle’ kabilinden dediğimiz yanılma ve yanlışları düzeltirdi. Bu düzeltme birkaç kere vuku buldu ve bunlar Kur’an-ı Kerim’de açıkça zikredilmiştir.

Bu ne demektir? Hz. Peygamber’in müdahaleye maruz kalmayan bütün söz, eylem ve tutumları vahiy onaylıdır, demektir. İşte gayr-ı metluv vahiy budur.

Medine Sözleşmesi de bu kategoride gayr-ı metluv vahiydir. Rahmetli hemşehrim Ramazan el Buti doğru bir tanımlama yapmıştır.

“Nesih-mensuh” meselesine gelince. Ben bu konuyu “Kur’an Dersleri” adlı tefsirimde ilgili ayeti tefsir ederken uzun uzadıya anlattım. Kur’an’da mensuh ayet yoktur, tarihsel duruma ve toplumsal şartlara göre askıda duran hükümler vardır. Basit bir örnek vermek icap ederse, Kâfirun suresinin hükümleri biz Türkiye’de yaşayanlar için geçerlidir; kıtal ayeti ise Filistin’de ve bugünlerde Gazze’de savaşanlar için amir hükümdür. Kâfirun suresine göre İstanbul’da yaşayan bir kişi, uçağa atlayıp Filistin’e gidecek olsa, iki saat sonra Kâfirun suresinin hükümleri askıya çıkar, kıtal/savaşla ilgili hükümler hayata geçer.

Kur’an şu anda dünyanın her yerinde ve her insan topluluğu için içinde bulunduğu tarihsel ve toplumsal durumlara uygun ilahi mesajlar ve hükümler taşımaktadır; dünyanın bir bölgesinde geçerli hüküm başka bir bölgesinde geçerli değildir, başka bir hüküm geçerlidir. Ama bu hükmün neshedildiği anlamına gelmez, askıya alındığını gösterir. Zamanı ve yeri geldiğinde hüküm askıdan iner, ilişkileri düzenlemelerin referansı olur.

Medine Sözleşmesi’nde şahıslar, kabileler, şehir, taraflar tarihsel öznelerdir ama Vesika’nın kurucu ilkeleri ve değerleri evrenseldir, küreseldir. Kurucu değerleri ve ilkeleriyle Medine Sözleşmesi dünyanın her beşeri havzasında aktüel hale getirilip uygulanabilir.

***

5-Hz. Peygamber’in Konumu…

Geçmişte de düşünüldüğü üzere günümüzde de konu üzerine araştırmada bulunan bazı şahıslar, Hz. Peygamber’i insanlığa gönderilen en son peygamber oluşundan ötürü ona, aynı zamanda Medine Sözleşmesi bağlamında oluşan toplum için hakim sıfatını uygun görürken, bazı araştırmacılarda, tam tersi olarak Hz. Peygamber’in hakim değil de hakem olabileceğini dile getiriyorlar.

Burada o’nun bazı şeyleri karşı tarafa dayatan değil de, sözleşmeci olduğu öne çıkmaktadır.

 

S-5) O halde sizce Medine toplumunu sözleşmeci esaslara göre inşa eden Hz. Peygamber Hakem mi, hakim mi?

Tartışmasız Medine hayatının ilk döneminde Resülullah (s.a.) hakemdi. Hakem ile hakim arasındaki fark, ilkinin adaletli konuma sahip kişinin taraflar karşısında eşit derecede yakın veya eşit derecede uzak pozisyon almasıdır. Bir peygambere yakışmayan şey ise taraf tutup adaletsiz davranmasıdır. Hz. Peygamber hiçbir tatbikatında din, ırk, renk, bölge veya sınıf temelinde karar vermiş değildir; gerektiğinde hatırlı-kabilesi kalabalık Müslümanın aleyhinde mağdur Yahudi’nin lehinde karar vermiştir. Tume olayı bunun örneğidir.

Hz. Peygamber’in Medine’ye birkaç gün gecikmeyle gece yarısı şehre girdiğini ve ilk kısa zaman içinde Müslümanların neredeyse Mekke’deki gibi açıktan namaz kılamadıklarını artık öğrenmiş bulunuyoruz. Bu demektir ki, bugünkü gibi muhacirleri istemeyen Yesrpli ırkçılar-yabancı düşmanı kimseler vardı; Evs ve Hazreç kısa zamanda Hz. Peygamber’in ve muhacirlerin güvenliğini sağladı. Ama Hz. Peygamber’i birkaç ay içinde “hakem” konumuna yükselten Evs ve Hazreç’in gücü değildi, üç önemli sebepti: a) Medinelilere, 120 yıldır süren bir kaos ortamından çıkarıp barış içinde yaşayabileceği bir model önermesi b) Çatışan Medine’de Hz. Peygamber’in bir grubun tarafından olmaması. Hz. Peygamber Evs ve Hazreç’in tarafında da değildi, zira zaten bu iki kabile de birbirleriyle çatışıp duruyordu c) Her karar ve icraatında en yüksek ahlaki düzeyde çözüm üreten adaletli, rasyonel davranışı.

Yahudiler şöyle düşünüyordu: Peygamberlik bizim hakkımız ama bu adam peygamberlik iddiasında bulunuyor, demek ki peygamberlik misyonundan haberdar, bizi putperestlere karşı kayırır. Medineli müşriklerin düşüncesi de buna yakındı: Eğer Muhammed peygamberlik iddiasında bulunuyorsa, misyon gereği tarafsız davranır.

Hz. Peygamber hem çözüm getirdi hem adaletli davrandı. Yahudileri bir süre sonra kızdıran ve sözleşmenin hükümlerini çiğnemeye sürükleyen şey, onun onları kayırmaması, herkese karşı olduğu gibi onlara karşı da adil davranması oldu. Onlar sözleşme sayesinde çatışmalara ara verildiğinde güç toplayıp eski imtiyazlı-avantajlı konumlarını kazanacaklarını umuyorlardı ama aksi oldu.

Tabii ki Yahudilerin tümü öyle kötü niyetli değildi. Medine içinde yaşayan Yahudilerin neredeyse tamamı sözleşmeye uydular, Bu Hz. Peygamber’in irtihaline kadar da sürdü, hatta Hayber fethinde Hz. Peygamber’in yanında yer aldılar, ganimetten de pay aldılar. Sözleşmeye ihanet eden banliyolarda yaşayan Beni Kaynuka, Beni Nadir ve Beni Kurayza oldu. Bu da gösteriyor ki, Sözleşme Hz. Peygamber’in irtihaline kadar sürmüştür.

Bu bize, müşrikleri olduğu gibi Yahudileri de ikiye ayırmamız gerektiğini ilham etmektedir. Medineli müşrikler sözleşmenin tarafıdır –ben bunlara “müslüman müşrikler” diyorum-, Medineli müşrikler muahiddir; Mekkeli müşrikler ise muhariptir; Kur’an kahir ekseriyetle Mekkeli muharip müşrikler üzerinde durur.

Daha önemlisi Kur’an-ı Kerim zaten açıkça Hz. Peygamber’in “hakim” değil, “hakem” olduğunu belirtmektedir:

“Allah’ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında olduğu halde, seni nasıl hakem kılıyorlar ve sonra bunun peşinden yüz çeviriyorlar? İşte onlar, inanmış değildir.” (5/Maide, 43.)

Hakim pozisyonda ısrar edenler, akıl dışı iddiada bulunuyorlar: Muhacir gelmiş, yerli destekçileriyle nüfusun ancak yüzde 15’ini teşkil etmiş bir grup nasıl olur da birkaç ay içinde Medine’nin tamamı üzerinde askeri ve politik hakimiyet kurabiliyor? Bu, teşbihte hata olmasın, Türkiye’ye savaştan, baskılardan iltica etmiş 3,5 milyon Suriyeli’nin, hem de birkaç ay içinde  90 milyon üzerinde hakimiyet kurmaları gibi bir şeye benzer.

Hakimiyet iddiasında bulunanlar –ki kitabın üçüncü bölümünde tek tek ve isim isim gösterdim- modern ulus devlet formunu İslam’ın ve nübuvvetin sosyopolitik modeli görme gibi zihni yanılgı içinde olanlardır ki, Medine Sözleşmesi ve kitabımın suskunlukla karşılanmasının, yokmuş gibi kendisinden söz edilmemesinin sebebi hala modern hakimiyet kuramı ve hayalinin dindar muhafazakar kesimlerin hayallerini süslemeye devam ediyor olmasıdır. Nasıl kemalistler veya diğerleri tek başlarına iktidarı ve ülkenin kaynaklarını temellük etme mücadelesi veriyorlarsa, İslam’ın ilahi mesajını ve İslamcılığın doğru sosyopolitik ve maddi ideallerini bilmeyen ve bildiği halde referans almayan dindar muhafazakarlar da iktidar ve kaynak temellükü dolayısıyla Medine Sözleşmesi’ni görmezlikten geliyorlar. Bunlar ilk Hıristiyanlar gibi Roma’ya karşı mücadele verirlerken, zaman içinde Roma’yı zihinlerinde Hıristiyanlaştırmalarına ve Roma formunda bir Vatikan üretmelerine benziyorlar. Oysa dikkatlice bakıldığında süren çatışmaların ana sebebi bu modern devletin ulus formudur ve gerek Türkiye’de, gerekse bölgede ve genel olarak dünyada çatışmalardan çıkışının yolu Hz. Peygamber’in gerçekleştirdiği modelden geçer.

***

6-Çağdaş Sorunların Çözümünde Medine Sözleşmesi…

Medine Sözleşmesi, ya da klasik adıyla Medine Vesikası, tarihi değeri ve mevsukiyeti itibarıyla ve Hz. Peygamber’in onu kendi zamanında kayıt altına aldırmasına bağlı olarak –bazı sebeplerden dolayı yüzlerce yıldır uygulanmamasına rağmen-  bugün modern paradigmanın giderek artan şiddetine ve hiddetine bir set çekme modeli olarak düşünülmektedir.

Hatta, bu modelin baz alınarak, çeşitli din, ideoloji ve formlar altında yaşayan, kendine ait inancını sürdürmek isteyen toplumları katılımıyla ahit altına alınabilecek bir anayasa dahi düşünülebilir.

Bu böyle olmakla birlikte, Müslüman toplumların, birbirlerine zıt bir oranda ayrı ayrı yaşadıklarını ve çağdaş sorunlarla birlikte, geçmişten aldıkları sorunlu ve sıkıntılı bir mirasla da yaşamak zorunda oldukları hepimizin malumu…

 

S-6) Müslüman olmayan toplumlarla birlikte günümüz Müslüman toplumlarının sorunlarını çözme açısından Vesika nasıl bir işlev görebilir?

Vesika’nın temeli hukuki bir zeminin inşa edilmesidir. Hukukun temelinde de ahlak yatmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.), ahlaki temelde ve hukuk kuralları işletilerek sorunları çözme yöntemine daha Nübüvvet’ten önce başvurmuştu; Hilfu’l fudul bunun somut örneğidir. Nübüvvet’ten sonra da bu ittifakı teyit etmesi, Hilfu’l-füdûl’a teşrii bir anlam katar, işin ilginç yanı bu ittifakın önemi, haktan ve hakkaniyetten yana olan Müslüman olmayanların da buna katılmasının sonraları Hz. Peygamber tarafından ihtirazî (çekinme, sakınma) kayıtla karşılanmamasıdır.

Bu şu demektir: Zulüm ve hukuk ihlallerinin olduğu her yerde, zulme karşı olan herkes, hangi din ve inançtan olursa olsun, bir araya gelebilir. “Herkes” kelimesi bir şemsiye oldu, ne var ki bu şemsiyenin altında herkes yer almayabilir. Mesela din ve vicdan özgürlüğünü tanımayan, bir etnik grubu imha etmek isteyen, sosyopolitik egemenliğe tek başına sahip çıkanlar Hilfu’l füdûl içinde yer almazlar.

İslam ülkeleri bugün tarihlerinin en zelil dönemini yaşıyorlar. Amerika ve Batı ülkelerini arkasına almış İsrail, Filistinlileri barbarca yok ediyor; hiçbir kurala tabi olmuyor. Öyle de olsa küçücük bir Gazze’de Hamas mücahitleri İsrail’e kök söktürüyorlar; İsrail tonlarca bombayı siviller üzerine atıp çoluk çocuk, kadın öldürüyor. Hamas’ın mücadelesinden anlıyoruz ki İslam ülkeleri bir araya gelse İsrail’in bölgedeki varlığı birkaç haftada biter.

İslam ülkelerinin bir araya gelememelerinin sebebi dış güçler değil, iç zaaflardır. Bunlardan ilki her bir ülke kendine belirlenmiş sınırlar içinde iktidarını korumaya çalışıyor; diğeri de tarih boyunca Müslümanların en büyük sınavı olan grup asabiyeti. Bu asabiyet dün kabilecilikti, bugün milliyetçiliktir.

İktidarı insanların Allah’ın mülkünü temellük etmelerinin Allah’a şirk olduğunu anlatarak, grup asabiyetini (kabilecilik ve milliyetçiliği) ümmet kavramıyla aşabiliriz. “Ümmet”ten kastım genel anlamıyla Müslümanların birliği ve birbirlerine karşı olan evrensel sorumlulukları, diğeri Müslüman olsun olmasın Vesika’nın 2 maddesinde belirtildiği üzere “siyasi birlik”in Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Budist, laik-seküler vb. din ve inanışa mensup topluluklar tarafından eşit ortakların katılımıyla, müzakere ve mutabakatıyla tesis edilmesidir. Bunun yegane doğru yolu bir “toplum sözleşmesi”nden geçer. Eğer farklı gruplar Vesika’nın bize Kur’an’ın ve Sünnet’in ilham ettiği gibi muarefe, müzakere ve muahede yolunu takip edebilirlerse bir arada yaşamayı, iktidarın ve ekonomik-beşeri tabii kaynakların adilane bölüşümünü hedefleyen bir Medine Sözleşmesi akdedilebilir.

***

7-Medine Sözleşmesine Göre Bir Anayasa

Muhammed Ammara bir eserinde(*), anayasa konusunu ele aldığı bir makalesinde Kur’an’ın bir anayasa kitabı olmadığını, vahyi ilkeler çerçevesinde bir anayasa metnine kaynaklık teşkil edebileceğini belirtiyor.

Bundan hareketle böyle bir anayasanın “sivil” bir anayasa olması akla uygundur. “Sivil anayasa” tabiri her ne kadar ilk kez Fransız İhtilali döneminde kullanılmış olsa da, bunun İslam’ın muradına uygun düştüğü ve bu haliyle de hikmete mebni olduğu söylenebilir.

 

S-7) Maddi doneler ve hikmet baz alındığında toplumsal bir sözleşme olan anayasa için, Medine Sözleşmesi çerçevesinde nasıl bir yol ve yöntem takip edilebilir?

Rahmetli Ammara ve diğerleri doğu söyler. Kur’an bir anayasa değildir. Normlar hiyerarşisi yasaların ve anayasaların, daha ilerisi toplumsal sözleşmelerin üstündedir. İnsanlar tarafından bir yasa, anayasa yapılacaksa, bu metinlerin Kur’an’a aykırı olmaması icap eder; “Kur’an’a uygun” değil, “Kur’an’a aykırı olmaması.” İkisi arasında fark var.

Bu açıdan bakıldığında anayasalar beşeri metinlerdir; Vesika da beşeri mutabakat metnidir. Onu bizim için önemli kılan Hz. Peygamber’in fikri, girişimi ve eseri olarak ortaya çıkmasıdır, bu açıdan yüksek düzeyde Sünnet değeri vardır.

Modern zamanlarda anayasalara büyük ihtiyaç hissedilir, bu anlaşılır bir şeydir, çünkü monarşilerin veya mutlakiyetçilerin yetkilerini sınırlandırmak ancak anayasa ile mümkündür. Anayasaları belli bir insan grubu yapar veya yaptırır. Bana göre anayasayı bilim adamları, hukukçu akademisyenler, askerler veya siyasi partiler yapamazlar. Anayasalar geniş katımlı ve müzakere esasına dayanan bir toplum sözleşmesinin ürünü olarak belirlenmelidir. Bu da yukarıda değindiğim üzere sosyal grupların (sosyolojilerin, hukuk topluluklarının) muarefe (tanıma ve anlama, tanışma), müzakere (pazarlık, tartışma ve istişare), arkasından muahede (sözleşme) yöntemini takip ederek tahakkuk edecek bir süreci gerektirir. Eğer üç aşamalı süreç başarılı bir şekilde tamamlanırsa, ortaya çıkan sözleşmenin ruhundan, kurucu ilke ve değerlerinden hareketle uzman hukukçular bir anayasa metni hazırlar, buna teknik çalışma diyebiliriz, arkasından halkoylamasına sunulur, kabul görünce yürürlüğe girer.

Anayasalar donmuş metinler olmaz, ihtiyaçlar ortaya çıktıkça, yeni toplumsal ve maddi şartlar zuhur ettikçe yine mutabakatla değişiklikler yapılır.

Bana göre yeni dönemin sosyopolitik ve küresel düzeyde İslami/İslamcı projenin beş temel ilkesi vardır: Özgürlük, ahlak, hukuk-adalet, ihtiram ve sözleşme hakkının bireye ve sivil-medeni alana tanınması.

Ben tam otuz yılımı bu Vesika’ya verdim, yine de ismimle anılmasından kaçınıyorum. Çünkü birkaç senedir ben “sakıncalı piyade” gibi “sakıncalı fikir adamı”yım. Kimisi entelektüel yetersizliğinden, kimisi bir türlü vazgeçemediği yanlış ideolojisinden, kimisi de benimle anılmak istemediğinden bu konuyu suskunlukla karşılıyor, nisyana(unutulma) mahkum ediyor. Ancak gerek bölgemizde gerekse dünyada kriz giderek derinleşiyor; liberal veya sosyalist modeller çözüm getirmiyor, eninde sonunda selim akıl ve vicdan sahibi insanlar beşeri kriz alanlarını Yesrip’ten Medine’ye dönüştürmek için bu Nebevi modele dönecekler. Çünkü gerçekten “Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal!”

 Ali  hocam, bu sorulara içtenlikle cevap verdiğiniz için sizlere teşekkürü bir borç biliriz..

 Ben de çok teşekkür ederim.

Ali Bulaç, İlahiyatçı ve sosyolog

 ----------------------------

*)Dr. Muhammed Ammara, Laiklik ve Dini Fanatizm Arasında İslam Devleti, Endülüs Yayınları, İST.1991

 

Kaynak: hertaraf.com

 



Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


YAZARLAR

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

HABERLER