AK PARTİ’NİN ANDICI: SETA GAZETECİLER RAPORU

Gazeteci Yazar İslam Özkan'ın, Özgün İrade Dergisi 2019 Eylül sayısında yayımlanan yazısı...

28 Şubat’ın Andıç skandalını şöyle bir hatırlayalım: 1998 yılında yakalanması büyük bir sansasyona neden olan PKK'nın üst düzey yöneticilerinden Şemdin Sakık'ın soruşturma zabtına, yalan ifadeler eklenerek basına sızdırılmıştı. Sakık’a ait olduğu iddia edilen ifadeler, 25 Nisan 1998 tarihinde Hürriyet ve Sabah gazetelerinde iki gün boyunca ona atfen ve sanki o söylemiş gibi yayımlandı. Bu “itiraflar”ın yayımlanmasıyla burada adı geçen gazeteciler işinden oldu. Daha sonraki süreçte ise Akın Birdal burada geçen suçlayıcı ifadeler nedeniyle saldırıya uğradı. Sonradan çıkartıldığı mahkemede Sakık, böyle bir ifade vermediğini açıkladı.

O dönemde yayınlanan bilgiler, bütün bunların Genelkurmay istihbaratında hazırlanan bir psikolojik savaş taktiğinin gereği olduğu ortaya çıktığını gösteren kanıtlarla doluydu.  Nitekim psikolojik savaş taktiğinin kanıtlarından biri gazetecilere ulaştı ve belge kamuoyuna intikal ettikten bir süre sonra Genelkurmay Başkanlığı, "andıç" adı verilen belgenin varlığını kabul etti, etmesine ama bu taktiği kendi vatandaşlarına karşı başvuranlara, birileri hakkında yalan ihtiva eden haber isnad edenlere karşı hiçbir işlem yapılmadı. Geri kalanını Wikipedi’den aktaralım:

Çevik Bir ve Erol Özkasnak'ın gönderdiği sahte belgeye göre Sakık ifadesinde bazı gazetecilerin ve sivil toplum kuruluşlarının "para karşılığı PKK’ya destek verdikleri" iddia edilmişti. Sabah gazetesi sahibi Dinç Bilgin başta olmak üzere bazı medya patronları adı geçen gazetecilerin işine son verdi. Bu gazeteciler arasında Kürt sorununda devletin resmi politikasına uyum göstermeyen Cengiz Çandar, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Mehmet Barlas, Mehmet Ali Birand gibi gazeteciler bulunuyordu. Bu kişilerden Cengiz Çandar'ın yazıları durdurulurken; Mehmet Ali Birand, Sabah'tan atıldı ve Show TV'deki 32. Gün programı yayını askıya alındı. Belgede adı geçen Akın Birdal ise suikasta uğradı. Birdal suikasttan ağır yaralı olarak kurtuldu.

Daha sonra bu belgenin Çevik Bir ve Özkasnak tarafından "Andıç" adı verilen bir yazıyla hazırlandığı anlaşıldı. Belgenin Genelkurmay'ın bir andıcı olduğunun anlaşılmasıyla beraber olay hakkında hiçbir komutandan açıklama gelmedi. Olaydan 11 yıl sonra belgenin sahte olduğunun anlaşıldığı dönemde 2. Başkan olan orgeneral Yaşar Büyükanıt, 32. Gün programında Mehmet Ali Birand'ın sorusu üzerine "Evet hata idi..." açıklaması yapmıştır.

28 Şubat sürecinin şu an içinden geçmekte olduğumuz zaman dilimine benzerliğine ilişkin hukuksuzluk, yargı bağımsızlığının zedelenmesi, yasama-yürütme-yargı arasındaki ilişkilerin flulaşması, toplumun bir kesiminin diğerine düşman edildiği keskin bir kutuplaşma hali, vs. gibi örnekler verilebilir. Ancak bu benzerliğin en çarpıcı şekilde kanıtlayacak ve teyit edecek olan şey, kuşkusuz SETA’nın hazırlamış olduğu gazeteciler raporu, bir başka ifadeyle tarihe AKP’nin andıcı olarak geçecek utanç belgesidir.

Bu raporu hazırlayanlar yaptıklarından utanırlar mı bilinmez ama, tarihin tekerrürden ibaret olduğu gerçeğinden haberdar olanların, gelecekte İslami camia adına birilerinin onların adına utanacağını öngörebilir . Zira nasıl ki 28 Şubat döneminde ve öncesinde tek bir merkezden düzenlenen, sivillerin askeri komuta zincirine dahil edildiği ve askerler karşısında talimat alan birer ere dönüştürüldüğü süreçler günümüzde ülke adına utanç verici hadiseler olarak bizden sonraki nesillere aktarılıyorsa, sıcak yaz ayı Temmuzun da kamuoyuyla paylaşılan, gazetecilerin isim isim fişlendiği AKP andıcı da aynı derecede utanılacak bir belge olarak tarihte yerini alacaktır.

Böyle bir raporun gazetecileri fişlemesine mi, kendini bilimsel araştırma kuruluşu olarak gören bir kurumun, içeriği böylesine zayıf bir belgeyi kamoyuna sunmasına mı yoksa bir zamanlar aynı muamele ve fişlemeye maruz kalmış kesimlerin geçmişten hiç ders almamışçasına böylesine bir rapora  imza atmasına mı yoksa içeriğinin herhangi bir metodolojiden yoksun olmasına mı yanmalıyız orası muamma… Ama nerden bakılırsa bakılsın her yönüyle dökülen bir raporla karşı karşıya olduğumuz kesin.

Raporla ilgili ağır ve yoğun eleştirilerin yönelmesi gereken kesinlikle raporun üzerine adı geçen gençler olmamalı. Tabii içlerinde Takvim Gazetesinde tetikçilik yapan biri müstesna, diğerleri henüz çiçeği burnunda, daha hayatlarının baharında, yaptıklarının ne anlama geldiğini kavrayamayan ve uyandıracağı tepkiyi öngöremeyen gençler oluşu, aslında ilk bakışta raporun talimatla yazdırıldığını ele veriyor.

Andıcın daha öğrenimini bile tamamlamamış, gelecek tepkileri göğüsleyemeyecek olan kesimlere hazırlatılmış olması bile tek başına iktidara yakın çevrelerin bilimsel bir analiz raporu değil, daha çok fişleme amaçladıklarını ortaya koyar nitelikte. Böyle bir rapor, sadece muhalif kesimleri değil, hükümete karşı ılımlı bir duruş ortaya koyan, eleştirilerinde son derece itidalli olan kesimleri de sindirmek gibi bir amaç taşıması itibarıyla da oldukça sıkıntılı. Öyle görünüyor ki bu raporun, sırf iktidarın ideolojisinden farklı çizgide oldukları için ya da hükümetin talimatlarına boyun eğmediği için işlerinden kovulmuş, hükümetin medyayı dize getirme operasyonları sırasında yaptığı tasfiye operasyonlarında aç kalmaya mahkûm edilmiş gazetecilere, çalıştıkları kurumun patronajı yabancı bir ülkenin elinde olduğu için bir şey yapamayan iktidarın sopaya dönüşmesini umut ettiği aşikar.

Uluslararası medya kuruluşlarının Türkiye uzantıları adlı raporun andıç olarak isimlendirilmesinin altında zannedildiği gibi sadece bu raporun birilerini fişlemiş olması yatmıyor. Fişleme niteliği kazanmasının nedeni sadece bu değil. Zira bilimsel bir analizin yapılma yöntemleri vardır.

Örneğin yabancı haber siteleri ve medya kuruluşları, Türkçe olarak  yaptıkları yayınların ne kadar ve nasıl temsil edildiği içerik analizi yöntemi ile incelenmiş olsa ya da söz konusu haber sitelerinin ülkedeki olayları ne kadar önemli gördüğünü, haberlerin sayısını, kapladığı alan ve haberin manşet/sürmanşetten verilmesi bağlamında ölçmeyi ve olaylara ilişkin haberlerin tutumlarını ortaya koymayı amaçlasa bunun bir anlamı olacaktır. Ya da ortaya çıkan verilerin istatistikî olarak birbiriyle ilişkilendirildiği, araştırma evreninin tamamına yakını örneklem olarak ele alınarak yabancı basının bir karnesini ortaya çıkarmaya çalışsa, bunu bilimsel bir çalışma olarak adlandırmak mümkün olurdu. Böylece söz konusu çalışma, akademik bir araştırma çerçevesine girer, kimse de bu araştırmayı bir fişleme girişimi olarak yaftalamaya kalkmazdı. Ancak son derece magazinel ve dedikodu mesabesindeki bir takım sosyal medya atışmalarını ya da iktibaslarını ele alan bir raporu kimsenin akademik bir çalışma olarak değerlendirmeyeceği ve ciddiye almayacağı açıktır.

Söylem analizi, gazetecilik ve medya üzerinde yapılan araştırmalarda çokça başvurulan bir akademik enstrumandır. Söylem analizi, özünde, açık ya da gizli bir şekilde özne ve iktidar arasındaki ilişkiyi ortaya koymaya yönelik bir yöntem olması yanında metnin içindeki ikircikli, açık ya da örtük ifadelerden söylenenin yanında söylenmeyeni ortaya çıkarmaya çalışan bir analiz biçimi olması nedeniyle değerlidir. Böyle bir okuma ve analiz biçiminde haber metinleri yapı bozumuna uğratılır, haberin arkasında yatan ideolojik arka planlar ortaya konulmaya çalışılır. AKP andıcının başvurmadığı bu bilimsel yönteme biz başvurup raporun söylem analizini yapacak olursak, raporda söylenmeyen şey, aslında hükümetin bütün medyanın dizginlerini ele alıp uysal bir medya yapısı inşa etmeyi bir müddet için başardıktan sonra oyun bozancılık yapan yabancı medyanın hükümetin müdahale edemedeği bir alan oluşturması ve bunun da hükümet için son derece rahatsız edici bir durumu yaratmasından kayaklandığını görürüz. Hukukun DNA’sıyla oynayarak kanunları ve anayasayı istediği gibi dizayn eden, kendisine bağımlı kıldığı medya düzeninde haberleri vatandaşın karşısına eğip bükerek çıkaran iktidar, dış dünya ile ilişkilerinde kendisini son derece zor durumda bırakan medya yapısına bizzat kendisinin neden olduğunu unutmuş gibi görünmekte, yabancı medyanın oldukça etkin bir noktaya gelmesine karşı son derece hazımsız bir duruş sergilemektedir. 

Yabancı medyanın peki hiç yalanları ve yanlışları yok mu? Elbette var, hatta ürettikleri kaliteli içerik ve çok az yalan habere başvurmuş olması nedeniyle yabancı basının sansasyon ve toplumsal infial yaratma kapasitesinin, fabrikasyon ve uydurma habere sık sık başvuran yerel basından çok daha fazla olduğu bir gerçektir. Bunların bir kısmıyla Irak işgali ve Körfez krizinde bir kısmını ise son Suriye krizinde karşılaştık. Ancak hükümetin anlamak istemediği, kaliteli gazetecileri işten uzaklaştırıp işinin ehli olmayanlarla medyanın doldurulması, en küçük bir muhalefete karşı sergilediği anti-demokratik hazımsızlık vs. gibi bütün icraatının yabancı basını çekim ve cazibe merkezi noktasına getirmiş olmasıdır. Bu noktada tek günahkar hiç kuşkusuz iktidardır. 

Türkiye’de demokratik dönüşüm vaadiyle iktidara gelen AK Parti’nin hikâyesinin böyle sona ermemesi gerekiyordu. Erdem, değerler ve ilkeler adına gelecek nesillere olumlu bir miras bırakabilmek adına mütedeyyin kitlenin sonu böyle olmamalıydı….

Ksaynak:Özgün İrade Dergisi



Anahtar Kelimeler: PARTİ’ ANDICI: GAZETECİLER RAPORU

HABERLER