AK Parti: ?Oh mu olsun´ yoksa nerelerde hata yapıldı?

Sait Alioğlu´nun değerlendirme yazısı...

Hilafetin ilgası ve jakoben tarzlı cumhuriyet rejiminin kurulması ile birlikte, başsız kalan Türkiyeli Müslümanların, birde bunlara ek olarak, o sürecin gereği olarak yeraltına çekilmek zorunda kalan İslamcılığın yokluğu sonucu, ortam sessizliğe bürünmüş, hayat Müslümanlar açısından çekilmez olmuştu.

Bu süreçte, tek parti diktatoryasının işi azıya alması sonucu, İslam günlük hayatta görünür olmaktan çıkmış, medreseler kapanmış, camiler birer ahır haline getirilmiş, salt Kur´an tedrisatı dahi, yasaklı bir şekilde kaçak, göçek verilmeye başlanmıştı.

Bunlara ek olarak Osmanlı döneminde, aksayıp teklese de hilafet kurumu sayesinde Müslümanlar kendi ülkelerinde bir biçimde siyaseten temsil ediliyorlardı. Buda ellerinden alınınca Müslümanların bir temsiliyet makamı kalmamıştı. Buna rağmen, epey zamandır, oluşa gelen ortamın kendine has sakil durumu, buna hiç izin vermiyordu. Sözde, hilafet, TBMM´in şahs-ı manevisi içerisinde mündemiç hale getirilmişti, ama oysa bu koca bir yalandan ibaretti.

Yukarıda, gerek Osmanlı´nın son ve gerekse de, TC´in ilk dönemine ait hallerden çok, ama çok bahsetmiştik. Yine Osmanlı´nın o son döneminde yapılan birçok yanlışla birlikte, sözde, ülke insanını, yapıla gelen o yanlışlardan kurtarma düşüncesine rağmen, yeni devletin kuruluş felsefesi ve üzerine oturtulduğu ontolojik durumuna bakıldığında, ortaya konan pratiklerin, selefinin yaptığından daha fecaate sahip olduğunu, bugün bile çeşitli çevrelerce Kemalizm´e yüklenmek istenen misyondan çıkarımlarla elde edebilirdik?

İşte, bu ?yeni´ korku döneminde, İslamcılıkla kıyaslandığında, birçok açıdan ondan fersah, fersah geride duran sağcı-muhafazakâr hallerin gölgesi altında, birde yeni devletin kuruluş mantığının bir ve değişmez gerekçesi olarak Batı´ya karşı verdiği, alabildiğine özgürlük ortamı oluşturulmasına koşut olarak, tek parti yönteminden, demokratik çerçeveli çok partili bir siyasi ortama geçme durumu içerisine CHP´nin dışında birçok parti kurulmuştu.

Başta Demokrat Parti, Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi ve Refah Partisi çizgisinde, bir kısmı İslamcı olmayan, ama sözde Müslüman halkı ?rejim karşısında´ temsil eder görünen partiler kurulmuştu.

Bunlar içerisinde, birçok eksiğine ve gediğine rağmen İslamcı olarak tanımlanabilecek partiler; MSP ve RP idi.

12 Eylül sonrası oluşan görece özgürlük ortamının, Müslümanların hafızasına ?örtülü darbe yılları? olarak kazınan doksanların bitiminde, Milli Görüş Hareketi içerisinden kadronun kurucuları olduğu AK Parti´nin, dışarıdan ona nispet edilen ?İslamcı´ söylemine rağmen, toplumun tümü ile birlikte, özellikle de Müslümanlara da umut ?veren´ bu partinin, izlediği ideolojik yolun muhafazakâr liberalizm olmasına rağmen, Müslümanlar bu harekete azımsanmayacak bir şekilde teveccüh göstermişlerdi. O da yüzyıllık yalnız ve perişanlık içerisinde bırakılmışlığın acısı ile AK Parti tek başına iktidara gelmişti.

O günden bugüne, bu partiye yönelik birçok olumlu eleştiri ile gerek Müslüman cenahtan ve gerekse de laik ve sol çevrelerden ?olumsuz ve şiddetli´ eleştiriler yönetilmişti.

Bu eleştirilerin bir kısmını, var olan ve devam eden süreci anlamamak üzerine kurulu bir mantıkla sürdüren kesimlerle birlikte, eleştirilerini. salt AK Parti fenomeni üzerinden gizlenerek İslam´a, kutsal değerlere doğru yönelten laik ve birçok sol kesimle birlikte, hem AK Parti´ye oy vermiş, onu her şart ve hal içerisinde desteklemiş olan İslamcı/Müslüman kesimlerin yapmış oldukları eleştiriler kapsamında değerlendirebilirdik?

Yine bununla birlikte, özellikle de AK Parti´nin, devletleşmeye başladığı bu son süreçte, özellikle Müslüman kitlenin ve birde rejimin yapısından kaynaklanan birçok olumsuzluğa binaen hoşnutsuz kalan toplumsal kesimleri işin içerisine dâhil ettiğimizde, yok yere bir beka meselesi ve rahip Bronson üzerinden ?ekonomik savaşçı´ rollere bağlı olarak gelişen süreci görmemekte ısrar eden ?kalıcı´ tabanın da eleştirisizliği söz konusu idi. Halen, bu eleştirisizlik, o tabanda devam etmektedir.

Bunlara bağlı olarak, mahiyetine bakılmaksızın söylersek dahi, siyasi parti hüviyeti olmayan, örgüt ve cemaat(ör. Fetö) benzeri yapıların, peyderpey devlete adeta ortak kılınması, onlara devlet ve iktidar mekanizması üzerinden toplumu ve devleti ele geçirme girişiminde işin vahametinin görülememesi; Kürt sorununun çözümünde, iktidar ve bizzat Erdoğan´ın iyi niyetine rağmen, yine Erdoğan´ın bizzat kendisinin, bölgede yaşayan kanaat önderlerini, sivil toplum teşkilatlarını pas geçerek, Sırrı Süreyya benzeri şahıslar üzerinden Kandil´in muhatap alınması, gerek ?devletli´ birçok yapı ile birlikte, bölge halkının ve tüm toplumun, yapılan bu yanlışa yönelik eleştirileri pek karşılık bulmamıştı.

Devlet kalkıp bir terör örgütünü muhatap alacağına, yasal çerçevede faaliyeti bulunan sivil yapıların ve bireylerin kendisini muhatap almış olsaydı, süreç, nice zorluklarla ilerleyecek olsaydı da, çözümde o kadar sağlam ve kalıcı olurdu. Ama bu defter, AK Parti iktidarının ortaya koymaya çalıştığı çabaya rağmen, hiçbir yasallığı olmayan ve toplumun ezici kesimince samimi bulunmayan, bu anlayışı destekler mahiyette oyun bozucu, mızıkçı, ahlaksız ve emperyalist uşağı olan Kandil tarafından iç edilmişti.

Kısacası; perde arkasında ne ve neler gördü bilinmez, ama kuruluş felsefesini dışlarcasına rejimin fabrika ayarlarının ?bilerek, ya da bilmeyerek- kurbanı olan, kendi iktidarında, kendini sağlama almak için FETÖ´ye bel bağlayan, ekonomik anlamda üretmekten ziyade kendi burjuva sınıfını oluşturup, tüketimci olan, her alanda var olan değerleri kendi iktidarının devamı için kullanmaya çalışan, öteden beri sorunlu bir şekilde süre gelen eğitim konusunda dahi ciddi bir iyileştirme yapamayan; onun üzerinden dindar bir nesil oluşturmayı devlet olarak üzerine almaya çalışıp, bu işi topluma bırakmayan refleksler sergileyen bir eğitim anlayışı, yine toplumun alt, yoksul katmanlarını, serbest piyasacı kapitalist mantığa teslim eden, onları tanzim satış noktaları ile oyalayan; bununla birlikte adeta ?Bağdat harap olduktan sonra? esprisine uygunluk içerisinde, teknik altyapı konusunda bir hayli ?iyi işler´ çıkaran, ama bunun da faturasının yine, toplumun yoksul kesimlerine yükleneceği öngörülen durumlarda söz konusuydu.

Şuna da vurgu yapalım, o da normal şartlarda, Türkiye´nin modernliğe koşut olarak, ülkenin teknik altyapısının 20. Yüzyılda tamamlaması gerekirdi. Ama Rejim, bir nevi, bu işin kanununa uymazlık göstermiş, bu işi alabildiğine savsaklamış, espriyi kaçırmış, onun yerine, Müslüman kitleyi konsolide ederek onu, toplumsal hayatın periferisine atmaya çalışmıştı. Varsa yoksa laiklik, ondan başka bir şey düşünmemişti.

Bu altyapı işi, az da olsa, çoğu kez eleştirdiğimiz sağcı ve muhafazakâr iktidarlar döneminde, o da rejim bir nevi insafa geldiğinde yapılabiliyordu. Hatırlayın Süleyman Demirel´in ?barajlar kralı´ ünvanını. İşin içerisinde başka saikler olduğu halde, örneğin Ecevit´in ciddi, hemencecik hatıra gelen teknik bir icraatı olmuş muydu? Hatırlayan söylesin lütfen! Sadece, vefatından kısa bir süre önce, o da rejimin içerisine girmiş olduğu yönetim bunalımında(doksanları sonu ile iki binlerin başı) ona ?elleri titreye titreye´ Başbakanlık yaptığında, kamu yararı adına Ordu/Mesudiye´de açmış olduğu bakkal dükkânını da unutmayalım lütfen!!!

Her neyse?

Onların ya eksik bıraktığı, ya da hiç mi hiç el atıp başlatmadıkları teknik altyapı konusunda AK Parti´nin ortaya koyduğu icraatları, konut sorununu tamamen çözmek için, şehirleri dikeyleştirmesi, bunun üzerinden rant ekonomisine kapı aralaması, nihayetinde açması gibi işlere baktığımızda, iyi güzelde, dışarıdan gelen sıcak paranın faturası kime kesilecekti, ya da el´an kime kesiliyordu?

Birde, ülke güvenliği ve savunulması konusunda, bundan önceki iktidarların, işi Batı´ya, özellikle de İsrail´e havale ettiklerini bildiğimiz silah sanayi konusunda, son dönemde ortaya koymaya çalıştığı çabaların yanında, tarımda, özellikle de et ve gıda konusunda giderek dışa bağımlı hale gelmemizi de görmeliydik.

Teknik altyapı, tarım, ekonomi ve silahlanma konusunda yapılanları bir tarafa koyup, adeta ?dünya bize düşman´ mantığı içerisinde güvenlikçi bir konsepte bağlılık içerisinde, tavanda tavana milliyetçileşmenin faturasını kim  ve nasıl ödeyecekti?

AK Parti´den İslamcılık türü bir düşünce beklemiyorduk, ama milliyetçileşmese idi, 31 Mart seçimlerinde olduğu üzere, zahiren kazanmasına rağmen, genel anlamda kaybetmezdi.

Demek ki her şeyin bir başı ve sonu olduğu gibi, toplumsal yapıların ve özellikle de siyasi partilerinde bir miadı vardı. Gerçi, genel geçer sosyal kanunlara bakıldığında miadı çoktan dolmuş bulunan bir CHP´nin halen varlık göstermesi bizi aldatmamalı. Niye? O da Kemalizm´in rüzgârıyla iteklene, iteklene gelen CHP´nin varlığına bakıp AK Parti´nin de ?iteklene, iteklene´ on yıllar sürecek olan bir varlığından bahsedemeyebilirdik. Ki her yapıyı kendi özgül ağırlığı içerisinde değerlendirmek icap ederdi?

CHP vardı, ama metropollerde, kenar mahallede yaşayan ?hakiki´ solcuya rağmen, Boğaz´da yaşayan, beyzade çocuğu, laik entelijansiyaya hizmet ediyordu. Arada sırada ise, kenar mahalledeki sol kesime ise ? bir parmak bal´ kabilinden bir şeyler ikram(!) ediyordu, o kadar.

Ülke genelinde de sahillere çekilen bir yapısı vardı CHP´nin. Bunun yanında bozkırda, ve dağda yüzü ona dönük vatandaşa verilen görev ise, muhafazakâr iktidara karşı, entelijansiya karakterli partisine oy vermekten ibaretti oysa?

Biz CHP´ye değil, AK Parti´ye bakalım. Yüz yıllık bir parti olan CHP´nin artık ne övgüye ve ne de ciddi bir eleştiriye ihtiyacı vardı. Onun kerameti kendinden menkuldü.

Sonuçta, biz AK Parti´ye oy versek te, vermesek te, onun üzerinde yükselip durduğu zemin; dönemine göre muhafazakâr liberal, ya da bu süreçte olduğu üzere milliyetçi çerçevede olsa da, karşı cenahın büyük bölümünün, onu İslamcı olarak tanımlayıp eleştirdiği sürece, bizde, ?etrafını cami, ağyarını mani? bir biçimde ona yönelik eleştirilerimizi sürdürecektik anlaşılan. Amacımız ise, her şeyden ziyade İslam imajına yönelik eleştirileri boşa çıkarmak, ister AK Partili olsun, ister AK Parti dışında duran, ama üzerinde bulunduğu zemin açısından kendini İslam´a ait kılma uğraşısı içerisinde olan/bulunan herhangi partiye mensup olsun, ya da bu yapıların dışında bulunmuş olsun; hatası ve sevabıyla kaygısı sadece ve sadece İslam olan Müslümanlarla birlikte, yeri geldiğinde onları eleştiren, ama onların yıkılmasına da gönlü razı olmayan, hedefini Allah rızası olarak belirlemiş bulunan Müslümanlarla birlikte olacaktık. İman ve kardeşlik bunu gerektirirdi.

Övgüye övgü dizen, ama eleştiri kabul etmeyen kişi ve çevreleri de, bizleri de işin içerisine katarak Allah© ıslah etsin deriz.

İslami hareketin mütemmim, yani ?tamamlayıcı´ cüzü olmayıp, günümüzde hemen her kesim için seçme, seçilme, yönetme ve yönetilme konusunda genel geçer bir yol ve yöntem olan demokratik çerçevede; işin içerisinde ?her kesim için söz konusu olabilirdi- bir yığın alengirli işler ve işin esprisine ve mantalitesine uymaksızın, elde bulundurulan imkânlar vasıtasıyla tabamdan alabildiğine kopuk bir anlayış, 31 Mart´ta örneğini yaşadığımız başarısızlığı getirebilirdi.

Müslüman olduğumuz için, kalkıp demokratik yolu ve yöntemi eleştirebilirdik, AK Parti´ye de eleştiri sunabilirdik. Biz bunlarla birlikte, ortaya koymamız gereken işler ve sunmamız gereken eleştirilerle birlikte, günümüzden ziyade geleceğimizi daha yaşanılır kılmak için, kardeşlerimize yardımcı olmalıyız. Ki bu yardım onlara sırf Allah rızası için sunulması gereken bir minvalde olsundu. Onlar bunu kabul etmeyebilirlerdi, ama hakikat bu!

Kaldı ki parti yollardan sadece ir yol olabilirdi. Onu, ontolojik bir vazgeçilmez olarak düşünmemeliydik. Zira bizler, karşıtımız olan güçlere kıyaslandığımızda, sadece yüzü dünyaya dönük varlıklar değil, İslam´ı hayat dini olarak kabul eden ve sonunda da cenneti arzulayan Müslümanlar olup, özelde de bu toprakların geçmişinde olduğu üzere, bugününde ve olası geleceğinde de tek ve yegâne sahipleri idik. Keza dünyayı, çeşitli batıl ideolojilere mensup insanların yaptığı gibi imha değil, hayatı durmadan inşa etmekle yükümlüydük.

Bu yükümlülüğümüz ebedi ve geçerli olup parti ile pırtı yolu ile berhava edilemezdi.

Sonuçta AK Parti´de, partilerden bir parti idi oysa. Ona da makul bir çerçevede anlam verebilirdik.

Ne boşuna övgü ve ne de boşuna yergi.

Haber Kaynak : Haber Duruş Haber Merkezi


HABERLER