Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Adalar Krizinde; Yunanistan’ın ve Türkiye’nin Haklılığı

Ocak Medya’dan Serkan Yıldız, Türk-Yunan ilişkilerine yönelik yazısında Türkiye’nin tezlerinin doğruları içerdiğini, bunu yanında 12 Adalar’ın İsmet İnönü tarafından verilmediğin altını çizıyor.

Yunanistan’ın adaları silahlandırması konusunda son günlerde Sayın Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın yaptığı sert çıkışlara hepimiz şahit oluyoruz. Diğer yandan, Yunan tarafından bu çıkışlar; “Tahrik gücü yüksek ve Türkiye’de ki hayat pahalılığı – Enflasyon – TL’nin yaşadığı değer kaybını halkına unutturmak amacında olduğunu ve yaklaşan seçimlerde “Milliyetçi” seçim aparatı” olarak kullanıldığını da okuyoruz. 

Bu konularda yazacak kelimem yok çünkü uzmanı değilim. Siyaseti, siyasetçilere bırakmak lazım.

Ancak “Yunanistan’ın Adaları Silahlandırması” yeni, bu yıl, geçtiğimiz birkaç yıl önce ortaya çıkan bir patoloji değildi!Hatta yakın tarihimizde, 2000’li yılların başında, İstihbarat Birimleri tarafından; birçok Yunan adasının silahlandırıldığı, adalara “Yedek Hava Meydanların” kurulduğu (Savaş zamanında kullanılmak üzere, sabit bir uçak gemisi gibi) hatta birçok adada ikmal ve mühimmat istasyonlarının oluşturulduğu, yine birçok adanın gemi ve denizaltıların demirleyebilmesi için uygun istihkâm çalışmalarının yapıldığı “resimlerle” belgelenip karar alıcı ve karar verici makamlara sunulduğunu da biliyoruz. Bu o dönem ulusal gazetelere de yansımıştı.

2004 – 2022… 18 yıldır bilinen ve o günlerde, o raporlar gittiğinde, hiçbir reaksiyon oluşmamışken şimdi bu kadar tepki ve kınına sığmayan kelimeler beni birazda düşündürmüyor değil… 

Evet, Yunanistan adaları silahlandırıyor, askeri birimler kuruyor ve hatta bununla da kalmayıp her bir adada üs oluşturuyor ve oluşturmaya da devam ediyor. Bu artık “Gizli Bilgi” olmaktan çıkmış durumdadır.

Ve Yunanistan, Uluslararası kurallara uymayıp, bu konuda kesin maddeler bulunan antlaşmaları hiçe saymaktadır. 

Bu da Türkiye’nin elini güçlendirmektedir.

Peki, hangi “Uluslararası Antlaşmalardır” bunlar?

Lozan Barış Antlaşması ve Paris Antlaşması…

Hani şu meşhur; Sağır (!!!) İnönü’nün 12 Adayı bırakıp geldiği ve çok gizli maddeleri olan, 2023’te yürürlükten kalkıp bir anda zengin olacağımız söylenen Lozan antlaşmasında… 

Ve aynı İsmet İnönü koydurmuştur Lozan Barış Antlaşmasına; “Adaların silahlardan arındırılması ve askeri amaçla kullanılmaması” maddesini. 

Yani bugün haklılığımızı, en yüksek sesle, İnönü sayesinde iddia edebiliyoruz. Ancak entelektüel anlamda donanımsız zihinlerin dile getirdiği ve yaptıkları asılsız propaganda ile 12 Adayı, İsmet İnönü, Lozan’da masaya bırakıp, dönüp geldiği söylenmekte ve yazılmaktadır aynı cahil ve kirli zihinler tarafından.

Yalandır, yanlıştır, asılsızdır.

Gerçek ise şöyledir; 1911 Eylül sonunda, İtalya Osmanlı İmparatorluğu toprakları olan Trablusgarp’a saldırır. II. Abdülhamit tarafından Haliç’te çürümeye bırakılmış donanmanın yerinden kıpırdayamaması sonucunda, İtalya hiçbir karşı deniz direnişi ile karşılaşmadan 12 Adayı da işgal eder. İtalya’nın bu saldırısından cesaret alan Balkan Devletleri de Osmanlı’ya savaş ilan eder. Zayıf Osmanlı Donanması, Yunanistan’ın iştahını kabartır ve “Averof” zırhlısı ile yani bir tane zırhlı ile önce Midilli’yi işgal eder ve sonrasında da durmaz. 

Ve Osmanlı Hükümeti, İtalya ile “Uşi Antlaşmasını” imzalamaya mecbur kalır. Uşi Antlaşması, İtalya Tarihinde “Lozan Antlaşması” diye geçer. Ama bizim bildiğimiz Lozan değildir. “Ouchy” Lozan şehrinde bir semttir ve orada; Mehmet Nabi Bey (Padişah Mehmet Reşat ve Osmanlı Hükümeti temsilcisi) ve Pietro Bertolini (İtalyan temsilcisi) arasında mutabakata varılarak, 18 Ekim 1912 tarihinde imza edilmiştir. İşte bu antlaşma ile Osmanlı Hükümeti 12 Adayı, İtalya’ya verir. Kaybeder. 

Evet, Lozan Antlaşması ile kaybedilmiştir 12 ada… Ama 1923 ‘te ki TBMM Hükümeti ve İsmet Paşanın imzaladığı “Lozan Barış Antlaşması” ile değil 1912’de Osmanlı Hükümeti adına Mehmet Nabi Bey’in imza attığı “Lozan Antlaşması” ile elimizden çıkmıştır. 

Türk tarihinde bu ikisi karışmasın diye 1912’de imza edilene Uşi (Ouchy) Antlaşması diyoruz. Ama belli ki; Türkçe olmasına rağmen hala anlayamıyoruz. 

O dönemlerde adaları kaybettiği iddia edilen İsmet İnönü ise Yemen Kuva-yi Umumiye Komutanlığında Binbaşı rütbesi ile görevinin başındadır. Yemen’dedir. Ve 12 Adalardan da baya bir uzaktadır. Eminiz ki çok sonra, üzülerek öğrenmiştir her vatansever subay gibi bu vahim olayı.

Kaldı ki iyi anlaşılması açısından yine tekrarlayalım; İnönü, kazanılan ulusal zafer sonrası Lozan’da, Yunanistan’ın tekrar Anadolu’ya saldırma ihtimaline karşı olarak adaların silahlandırılmaması maddesini koydurma başarısını göstermiştir. Çoktan kaybedilmiş ve başka bir ülkeye ait olan topraklarda “Hayır! Siz buraları silahlandırmayacaksınız!” demek diplomatik bir zaferdeğilse nedir bilemiyorum. 

Sadece bununla da kalmaz “Sağır” (!!!) İnönü; Gökçeada – Bozcaada – Tavşan Adaları ve Anadolu sahilinden üç milden az olan tüm adaları, adacıkları ve kayalıkları da tekrar geri alır. Ada kaybetmemiş tam aksine ada kazanarak kalkmıştır masadan…

Hani şu maddeleri gizli olan ve sadece belli bir kesimin bildiği Lozan Antlaşmasının 13. Maddesinde yazar bu. (Gizli maddeler de dâhil olmak üzere tüm antlaşma metnini okumak isteyenler için TBMM’de ki, resmi kayıtları buyurun sizlere de sunayım; https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc002/kanuntbmmc002/kanuntbmmc00200343.pdf)

Tarihler 1940’lara geldiğinde; İkinci Dünya savaşında İtalya, Yunanistan’ı işgal etmiş ve tabii ki adaları da kendi bünyesine katmıştır. Ancak savaşta yenilen Faşist İtalya, Paris Antlaşması ile adaları tekrar Yunanistan’a bırakıp geri çekilmek zorunda kalmıştır. Ve Türkiye bu antlaşmada, savaşa girmediği için taraf değildir. Hemen akabinde Sovyetler Birliği de, adaların silahsızlandırılması konusunda ısrarcı olur. Sovyet gemilerinin Ege’de sefer güvenliği için bunun tartışmasız kabul edilmesi gerektiğini öne sürer. Ve Yunanistan tüm bu şartları da seve seve kabul eder.

Tarihler 1974’e geldiğinde, Kıbrıs’ta yaşanan zulüm üzerine Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs’a çıkartma yapınca bu durumu adalar konusunu kendi lehine çevirmek isteyen Yunanistan hemen çalışmalara başlar. Muhtemel bir “Türk – Yunan Savaşını” ve Kıbrıs çıkartmasını bahane göstererek Yunanistan’da yönetimde olan “Albaylar Cuntası” adaları silahlandırmaya ve asker yığmaya başlar. Gerekçeleri ise; “meşru müdafaa” prensibi ile Birleşmiş Millet Antlaşmasının 51 nci maddesi gereği; 1974’de Kıbrıs’a çıkartma yapan “Türkiye’den gelebilecek olası tehditlere karşı önlem” olarak haklılıklarını iddia ederler. 

Peki, haklılar mıdır? 

Haklı kimdir? 

İki farklı antlaşma ile “Adaları silahlandırmayacağız” deyip, silahlandıran Yunanistan mı yoksa “Adalarda silah istemiyoruz”deyip bunu kabul ettiren Türkiye mi?

Naçizane fikrim şudur ki; Türkiye’nin bu konudaki kararlı adımları meşrudur. Sayın Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın adalar konusundaki çıkışları ve uyarıları yerlidir. 

Yunan Hükümetine zorla, istemsiz ya da muallakta olan bir kanunla dayatma yapılmamaktadır. Her şey kanunlarla ve o kanunların maddeleriyle çerçevelenmiş ve belirlenmiştir. Bunda bir haklılık ya da haksızlık olayı yoktur. Olan tek şey “Suçtur yaniCürümdür”

Ancak Türkiye haklı çıkışında geç kalmıştır. Adalarda birçok asker – askeri bina, üs, yerleşke, liman, hangar ve meydan / yedek meydan yapılmadan, yapılma aşamasındayken bu dirayet gösterilmeliydi. Gösterildi, gösterilmedi ya da cılız kaldı. Bu başka bir konu. Ancak şu durumda Türkiye Cumhuriyeti’nin adalar üzerinde ki “silahsızlandırılması” konusunda ki ısrarı, yüksek sesle dile getirmesi ve hak iddiası doğrudur. Meşrudur ve yerindedir.

Son yapılan Efes 2022 tatbikatında uygulanan, “Adaya Çıkartma” taktik – manevra senaryoları, Cumhurbaşkanının çıkışları, Türk İHA / SİHA’larının Ege semalarında cirit atması ve Yunan Hava Kuvvetlerinin buna bir önlem alamaması, Yunanistan’ı adalar konusundaki saldırgan ve tahrik eden politikalarında geri adım atmaya yardımcı olur mu bilemeyiz? Daha sert adımlar atılmalı mıdır, atılırsa bu adımlar “askeri” mi “diplomatik” mi olmalıdır bunu da bilemeyiz?

Ancak kanla, acıyla, demir ve gözyaşıyla kazanılmış bir hak, zamanında hangi sebeplerle olduğunu bilemediğimiz bir şekilde sessiz kalınarak, göz yumularak kaybedildikten sonra ve derenin altında çok sular akmasının ardından masaya yumruğu vurarak ve hatta en yüksek sesle bağırarak tekrar kazanılır mı, kazanılmaz mı bunu da siz okuyucularımızın takdirine bırakıyoruz. Bunun da cevabını uzman diplomat ve siyasetçilerimizden merakla bekliyoruz.