Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


1921 - 2022... SAİD ÇEKMEGİL 101 YAŞINDA… ADİL AKKOYUNLU: MÜTEFEKKİR SAİD ÇEKMEGİL VE MÜCADELESİ

Merhum mütefekkir Mehmed Sait Çekmegil’in doğumunun yüz birinci yılı münasebetiyle, zamanında onun talebesi olmuş bulunan eğitimci yazar Adil Akkoyunlu, konu ile ilgili görüşlerini dile getirdi.

İmam – Hatip Okulu’nun ortaokul kısmında okuyordum Said ağabeyi tanıdığımda. Bir program dâhilinde, Cuma günleri camilerde imamlık ve müezzinlik yapıyor, vaaz veriyorduk. Önce öğretmenlerimiz dinliyor, yeterli görürlerse izin veriyorlardı. Malatya’da İslami kitap satan ilk yer Hüseyin Yabacı’nın Sönmez Kitapevi’ydi. Bir hutbe kitabı almak için oraya gittim. İstediğim kitabı tezgâhın üzerine bıraktı. Orada bulunan babam yaşlarda bir adam:

  • Bu kitabı ne yapacaksın, diye sordu.

İmam – Hatip’te okuduğumu, camilerde vaaz vereceğimi ve hutbe okuyacağımı söyledim. “Hazırcı olmayın. Böyle tembellik ederseniz kendinizi geliştiremezsiniz. Bir konu belirle. Onunla ilgili ayet ve hadis araştır. Kendin açıklamaya çalış. O konuda yazılmış kitaplar varsa onlardan da istifade et. Gerektiğinde sahabeden, tarihten, günümüzden örnekler verirsin.” dedi, kitabı bana aldırmadı.

Doğrusu, kızdım o adama. Ben nasıl hazırlayabilirdim? Eve gittim. Birkaç gün bir şey hazırlayamadım. Tekrar gidip o kitabı almaya kaç defa niyetlendim. Yine o yaşlı adamla karşılaşmaktan çekindiğim için gitmedim. Oturdum, bir konu belirleyip bir şeyler hazırladım. Öğretmenimiz sordu:

  • Bunu sen mi hazırladın?
  • Evet, dedim. Kızacağını sandım.
  • Aferin. Çok güzel olmuş. dedi ve bazı yerleri düzeltti; çıkardı, ekledi. Arkadaşlarıma da, kendilerinin kitaplardan faydalanarak bir şeyler hazırlamalarını söyledi.

Sıtmapınarı Camiinde ilk vaazımı verdiğim günü hiç unutmuyorum. Camiden çıkınca, babam:

  • Allah’a hamt olsun. Rabbim bana bu günleri de gösterdi, dedi, yüzümü gözümü öptü, ağladı.

Kızdığım o yaşlı adama bu defa minnettar kaldım. Beni cesaretlendirmiş, kendime güvenimi sağlamıştı. O günden sonra bütün konuşmalarımı kendim hazırladım. Bir gün yine kitap almak için Sönmez Kitabevi’ne uğradım. O yaşlı adamın kim olduğunu sordum. Said Çekmegil, dedi. İsmini çok duymuştum. Babam da çok bahsederdi. Ben ilk defa orada görmüş ve tanımıştım Çekmegil’i.         

Emeksiz’de, Kız Meslek Lisesi’nin yanında bulunan bir terzi dükkânının vitrininde bazı kitaplar ve bir yazı gördüm. “Çekmegil’in eserleri burada satılır.” yazılıydı. İçeri girdim. Kitaplara bakacak ve beğendiklerimi alacaktım. O kitapevinde gördüğüm Çekmegil’di karşımda duran adam. Tanıştık. Kitap alacağımı söyledim. “Ben öğrencilerden para almıyorum. Bu kitabı okursan, sana başka kitaplarımdan da hediye ederim.” dedi. Çoğu kitabını okudum böylece.

Said ağabeyle tanıştıktan sonra -Allah rahmet eylesin.- ölünceye kadar irtibatımı kesmedim. “Tevhid”, “şirk”, “bidat” ve “hurafe” sözcüklerini ilk defa ondan duydum. Daha önce biz İslam adına kim ne söylerse inanırdık. Onların bazısının şirkle, bidat ve hurafelerle kirletilmiş olduğunu, Said ağabeyin delil isteme, sorgulama, araştırma metodunu benimseyip tevhidi tanıdıkça anladım. Kirletilmemiş, katıksız, arı duru saf tevhid inancı şuurunu, dini Allah’a has kılma hassasiyetini biz ondan öğrendik. İlkokul sıralarındayken, annem ve mahallenin kadınlarıyla az mı yatırlara gidip onlara kurban kesip mum yakarak dilek dilemiştik. Her ihtiyacımızı kabirde yatan ölülerden isterdik. Neden Allah’tan istemiyorlardı? Kabirlerin, Allah’tan daha merhametli, şefkatli, daha çok ikram sahibi ve daha güçlü olduğunu sanıyordum o çocukluk dönemimde.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                             

  Mehmed Said Çekmegil                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                      Mehmed Said Çekmegil… Sadece memleketi Malatya’da değil; Türkiye’de ezber bozan, insanlara ufuk açan, dünyaya ve dünya ötesine farklı bir bakış, “anlayış” düşünüş penceresi aralayan bir İslam mütefekkiriydi. Yanlışların karıştığı geleneksel / töresel din anlayışı yerine; Allah’ın saf ve temiz dinini vahiyden tanımak ve insanları o dine yöneltmek için çırpınıyordu.

Hayatı boyunca yapmak istediği şeyi bir cümlede özetleyebiliriz:

İnsanları cehaletten, adetleşmiş olan her çeşit bidat ve hurafelerden uzak tutup vahye yaklaştırarak tevhitle tanıştırmak…

Müslüman olmayanlara da çağrısı buydu.

“Vahiyden kastım; Kur’an ve sahih hadislerdir.” diyordu. Böylece sahih hadislerin de Allah tarafından bildirilen vahiy (gayrı metluv) olduğunu ifade ediyordu.

Bir gün bana:

- Adil, gayretlisin, okuyorsun, araştırıyorsun, yazıyorsun… Bütün çaban insanları Kur’an’a davet etmek olsun. Sürekli Kur’an’a çağır ve Kur’an’ı anlat insanlara, dedi.

- Said ağabey, ben zaten bunu yapıyorum. Bütün yazılarımı, Kur’an’ı esas alarak yazıyorum, dedim.

- Yeterli değil, Kur’an’ı anlat insanlara, Kur’an’a davet et, dedi tekrarlayarak.

O günden sonra elimden geldiğince, Rabbimizin en doğru ve en güzel söz olarak ifade buyurduğu Kur’an’ı anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Kur’an’a oldu davetim hep. “Kur’an’a Hicret” adlı kitabımı yazmamda da Said ağabey’in bu sözü etkili oldu.

Said ağabey, Kur’an’ı gündeminin birinci sırasına oturturken; Peygamberimizin sünnetini de gündeminin ikinci sırasına alıyordu. “Peygamberimizi örnek alıp ona (onun yoluna, sünnetine) uymayı Kur’an bize emrediyor.” diyordu.

Bir gün, ilimize bazı misafirler gelmişti. Bana da uğradılar. Said ağabeyle de görüştüklerini söylediler. Bunlar, peygamberin sünnetini önemsemiyorlardı, hadisini de kabul etmiyorlardı. Kendi ifadeleriyle; Peygamber (as)’ı sadece vahyi bildiren bir postacı olarak görüyorlardı.  

Said ağabeyle sohbet ederken söz onlara geldi. Şöyle dedi: “Telefon edip benimle görüşmek istediklerini söylediler. Olur, dedim. Nasılsın, iyi misin, diye sordum telefon eden kardeşimize. Kur’an’a bağlı olduğum sürece iyiyim.’ dedi. Ona: Ben de Kur’an’a ve sünnete bağlı olduğum sürece iyiyim, dedim.” dedi.

Babamın asker arkadaşıydı Said Ağabey. Beni çok severdi, “yeğenim” derdi. Kitaplarını imzalarken; “Yeğenim Adil’e…” diyerek imzalardı. Otuzdan fazla kitabını okudum. Şiirleri de çok güzeldi. “Tesbihim” ve “Limon Ağacım” adlı şiirlerini hiç unutamıyorum.

Kur’an’a ve sünnete çok bağlıydı. Ben, sünnete onun kadar bağlı olan ve hayatına uygulayan çok az insana tanık oldum. Fıkıh da okumuş ve müçtehit imamları iyi tanıyordu. Ömer Nasuhi Bilmen’in ilmihalini adeta ezberdi.

Bizde adettir: İnsanlar, bilmedikleri başka konularda susarlar da, konu İslam ve sağlık olunca, bilen bilmeyen herkes konuşur. Bunun ıstırabını çeken Said Ağabey, İslam dışı konuşulunca; “Doğru söylüyorsan delilin nedir?” diyordu. Hangi ayet, hangi hadis veya kimin sözü olduğunun da açıklanmasını istiyordu. Bu tutumu Türkiye’de yankı buldu. Çoğu insanlar, söylenen her sözü hemen kabul etmeyip delil istemeye başladılar.

Said Çekmegil, Necip Fazıl’ın kurduğu Büyük Doğu Cemiyeti’nin de kurucuları arasındaydı. Büyük Doğu Mecmuasında ve döneminin en önemli dergi ve gazetelerinde yazıları yayınlanıyordu. Yazarlığından ve şairliğinden de öte onun en önemli özelliği; iyi bir okuyucu ve araştırmacı olmasıydı. Bir defa çarşıda karşılaştık. Ramazan’ın son günleriydi. “Pek göremiyorum sizi.” dedim. “Ramazan boyu çıkmadım. Elmalının tefsirini okuyordum. Çok şükür bitirdim.” dedi.

İslam’ın, cahiliye adetlerini, geleneklerini, törelerini kökünden temizlediğini, vahiy ile yepyeni, farklı bir fert ve toplum modeli inşa ettiğini Said ağabey öğretti bize. Kulağımıza fısıldayarak değil; kulağımızı sağır edercesine haykırarak, öğretti. Tozunu çıkarmak için halıyı çırparlar ya, Said ağabey, çırpa çırpa döküyordu yanlış bildiklerimizi. Bazıları eleştiriyordu onun bu metodunu. Bilmiyorum, silkelemeseydi, çırpmasaydı, incitmeseydi; seher meltemi gibi eserek, okşayarak anlatsaydı; belki de muhasebe etmeyecek ve vazgeçmeyecektik o yanlış düşüncelerimizden.

İlk hanımı, bir duvarın altında kalıp öldü. Tekrar evlendi. O günden sonra basılan kitaplarını hep önceki eşine ithaf etmeye başladı. Anlaşılıyordu ki; ilk hanımını çok seviyordu.

Ömrünün sonbaharını yaşıyordu. Hastalandı… Bir gün hanımımla birlikte evine ziyaretine gittik. İkinci eşi azarlayıp durdu onu yanımızda. Üzüldük. O da çok üzülüyordu. Mahcubiyetle: “Yahu bu hanım bana hep kızıyor.” dedi. Sonra ekledi: “Geçen gün bana dedi ki: Herkes sana hoca diyor. Sen ne biçim hocasın; hiç mevlid de okumuyorsun?”

Sorgulama ve İslami hassasiyet konusunda sadece Malatya değil; Türkiye, Said ağabeye çok şey borçlu. Müslümanlar artık İslam adına her söylenene inanmayıp sorgulamaya ve araştırmaya yöneldiler. Söylenen söz hakkında birbirlerinden delil istemeye başladılar. Söylenenlerin İslami mi, yoksa uydurma mı olduğunu araştırmaya koyuldular.

Said ağabey, sadece şirkle, cehaletle, bidat ve hurafelerle mücadele etmekle yetinmiyordu. Hastalığı teşhis edip hastayı kendi haline bırakmıyordu. Ona kurtuluş yolunu da gösteriyordu. “Şafi olan Allah, Kur’an’ı bize şifa reçetesi olarak gönderdi.” diyordu. Sosyal, siyasi, iktisadi, ahlaki bütün hastalıkların şifasının vahiyde olduğunu anlatıyordu. Yazdığı eserlerin ve konuşmalarının ana teması buydu. Kitaplarının çoğunu “Anlayışımız” diyerek isimlendirmişti. (“İman Anlayışımız”. “İktisat Anlayışımız”. “Ahlak Anlayışımız”. “Siyaset anlayışımız”. “Milliyet Anlayışımız” gibi.) “Mutlak doğru Allah’a aittir. Bizim söylediklerimiz, kendi anlayışımızdır.” diyordu.

Bütün yazılarında ve konuşmalarında hep Kur’an’ı ve sahih hadisleri merkeze alırdı. Vahyin penceresinden bakardı hayata. En tahammül edemediği şey; İslam’ın temiz tevhit inancının, şirkle ve bidatlerle kirletilmek istenmesiydi. “Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bundan başka her şeyi, dilediğine bağışlar.” ayetini hatırlatırdı sık sık.[1] En büyük zulüm; Allah’ın demediğini, dedi deyip Allah’a iftira atmaktır.” derdi. “Vahye Göre Büyük Zulüm” adlı kitabında bu konuyu detaylandırarak anlatıyor.

Bütün ömrünü, insanlara vahiy üzerinde düşünme bilinci kazandırmak için tüketti. (Allah, rahmet eylesin.)

 


[1] Nisa:4/48, 116